Yargı Reformu ve İktidar Çatışması

Yargı alanında yaşanan son gelişmeler, görevden alma gözaltı ve tutuklamalar, iktidar kavgasının geldiği yeni boyutları gösteriyor... Devletin tepe noktaları toplantı üstüne toplantı yapıyor açıklamalar birbirini izliyor. Ortalık toz-duman olmuş durumda… Balyoz operasyonu kapsamında gözaltına alınan Kuvvet Komutanları serbest bırakılırken generallerin bir kısmı ise tutuklandı… Taraflar bir birini kıyasıya eleştiriyor ve suçluyorlar. Karşılıklı hamleler yapılıyor… Hükümet referandumu göze aldığını belirterek “yargı reformundan” söz ediyor.

Erzincan-Erzurum savcılarının yetki savaşı biliniyor... Erzurum yetkili başsavcısı Şanal’ın isteğiyle Cihaner “Ergenekon” soruşturmasına bağlı olarak “üyelik” gerekçesiyle gözaltına alındı ve Mahkemece tutuklandı. Şanal’a göre, “İrticayla Mücadele Eylem Planı, 3. Ordu Komutanı Orgeneral Saldıray Berk ve Cihaner öncülüğünde uygulanmak istenmişti.” (Radikal 2010–02–21) Hamle sırası Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulundaydı. HSYK hemen harekete geçti. HSYK bu soruşturma ve tutuklamanın “usulsüz” olduğu açıklamasını yaparak Erzurum savcılarının özel yetkisini ellerinden aldığını açıkladı... Bu açıklamaya Yargıtay ve Danıştay destek verdi… Hükümet yetkilileri ise HSYK’nın kararına tepki göstererek “yargı reformu’nun” şart olduğunu açıkladı. Erdoğan, yargı reformuyla ilgili olarak: "Muhalefet destek verir ya da vermez. Biz, parlamentodan referandum için yeterli sayıyı almamız halinde bunu halka götüreceğiz" dedi. Yine aynı süreçte Başbuğun Brüksel’de yaptığı konuşmanın ses kaydı internet sitelerinde yayınlandı. (Radikal 2010–02–22)

Öte yandan aynı süreçte Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı da yeniden devreye girerek "yargının siyasi güçlerin etkisi altında bulunup bulunmadığını”(Habur-Erzurum-Erzincan somutunda) incelemeye alındığını belirterek, AKP’yi kapatma davası açma hazırlıkları yaptığı imasında bulundu... “Yargı Reformu” için referandumun göze alındığının Erdoğan tarafından açıklandığı ve TBMM Anayasa Komisyonu Başkanı AKP’li Burhan Kuzunun, "Kapatma davası açılırsa seçime gideriz" dediği bir ortamda “balyoz planıyla” ilgili gözaltılar yeni gündem oluşturdu… 'Balyoz planı'yla ilgili yapılan operasyonda arasında eski Hava Kuvvetleri Komutanı emekli Orgeneral İbrahim Fırtına ve eski Deniz Kuvvetleri Komutanı emekli Oramiral Özden Örnek'in de bulunduğu üst düzey rütbeli subaylar gözaltına alındı. Bunun üzerine tüm orgeneral ve oramiraller Genelkurmay Başkanlığı karargâhında bir araya gelerek toplandıkları ve “ortaya çıkan ciddi durumu” değerlendirdiklerini TSK adına kamuoyuna açıkladılar… Bugün ise gözaltılarla ilgili Cumhurbaşkanı, Başbakan ve Genelkurmay Başkanı Çankaya köşkünde 3 saatlik toplantı yaptıktan sonra, akşam saatlerinde kuvvet komutanları serbest bırakıldı.
Devlet güdümlü basına göre bu gelişmeler yargının siyasallaşmış olduğunu ve yargının bölündüğünü gösteriyor. Bu yaklaşımla hareket edenler “son kale”lerden biri olarak görülen “bağımsız yargının” ve Ordunun Hükümetin müdahalesiyle elden gitmekte olduğunu ifade eden yorumlar yapıyorlar… AKP yandaşı ile liberal basın ise Türkiye’nin demokratikleştiğinden, dönüşüm sancılarından ve normalleşme sürecinden söz ediyorlar… Yargının ve Ordunun, siyasetten, Ergenekoncu zihniyetten kurtarılmaya çalışıldığını,“Yeni bir Türkiye’nin” kurulmakta olduğunu iddia ediyorlar…

Oysaki yaşanan gerçekler ezilenlerin penceresinden bakıldığında farklıdır. AKP Hükümetiyle birlikte yargının ikiye bölündüğü doğrudur. Ancak siyasallaştığı gerçeği ise yeni değildir. Yargı TC’nin kuruluşundan beri hukuki değil, siyasi kararlar almış ve davranmıştır. Yargının bağımsızlığına gelince hiçbir zaman bağımsız olmayan bir yargının bağımsızlığı da tehlikeye düşmez. Bu kadar gürültünün koparılması sadece bir “usul” tartışması, hukuki hatalar vs. olmadığı gibi, devletin veya Türkiye’nin demokratikleştirilmesi çabalarının bir ifadesi de değildir.
Yargı zemininde süren bu tartışmanın özünde egemenler arası iktidar savaşının yansıması olduğu herkesçe bilinir ve kabul edilir hale gelmiştir. Ancak resmi düzeyde hukuki bir görünüm ve tartışmaymış gibi gösterilmeye çalışılıyor. Ezilenlerin, yaşayarak bildikleri-öğrendikleri açık gerçek ise yargının hiçbir dönemde “bağımsız” olmadığı sömürgeci oligarşinin ve bu iktidarın bel kemiği olan generallerin istekleri doğrultusunda siyasi kararlar aldığı ve “adalet” dağıttığıdır.

TC yargısı burjuva demokrasilerinde olduğu gibi hiçbir zaman “hukuksal” davranmadı. Defalarca hukuku çiğnedi. TSK darbelerini destekledi. Kendi işleyişini düzenleyen Anayasaya bile sahip çıkmadı. Yargıçlar defalarca esas duruşa geçip generalleri dinledi. 93 konsepti döneminde binlerce köy yakılıp yıkıldı, milyonlarca insan yerinden yurdundan göçertildi. On yedi bini aşkın faili meçhul cinayet işlendi. Anadiliyle konuşarak yemin etmek isteyen Kürt Milletvekilleri TBMM den gözaltına alınıp yıllarca cezaevinde çürütüldü. Defalarca savaş hukuku çiğnenerek katliamlar yapıldı. Ancak faillerden biri bile yargılanmadı. 28 Şubat döneminde yargıçlar Genelkurmay’da verilen “brifinglere” katıldılar. Andıçlanan insanlar vurulurken, cezaevlerine doldurulurken, onları andıçlayanlar ise yargılanmadığı gibi itibar gördüler-görmeye devam ediyorlar. 12 Eylül döneminin yargılanmasını isteyen savcı ile Şemdinli davasını yürüten savcılara görevlerinden el çektirildi. 27 Nisan muhtırasını hazırladığını-yazdığını televizyonlardan açıklayan Büyükkanıt’la ilgili sesiz kalmaya devam edildi... İki ay önce Kürt siyasetçi ve Belediye başkanları Nazi kamplarını aratmayan görüntüler eşliğinde cezaevlerine dolduruldu. Gözaltı ve tutuklama furyası devam ediyor... Filistinli çocuklar için sahte gözyaşlarını esirgemeyenler, Kürt Çocuklarını gözaltı tutuklama ve işkencelerle cezaevlerine atılabiliyorlar… Binlerce çocuk (bir kısmı taş attığı gerekçesiyle) Terörle Mücadele Kanunu (TMK) kapsamında onlarca yıl ceza talebiyle yargılanabiliyor…
Bu coğrafyada yaşayan ezilenler, yazan-çizen bilim insanları, mahkeme kapılarında sürünürken yargılanıp cezaevlerine doldurulurken katiller ise elini-kolunu sallayarak özgürce gezmiş yeni cinayetlere teşvik edilmiştir. En son örneklerden biri Hrant Dink davasıdır. Bu dava sürecinde ortaya çıkan gerçekler planlı bir cinayetin işlendiği ve sorumluların hem devlet hem de hükümet tarafından açıkça korunduğudur.

Mahkemeler “Türk Milleti” adına karar verdiklerini açıklıyorlar. Oysaki yaşanan pratik Mahkemelerin “Türk Milletini” oluşturan sınıflardan biri olan burjuvazi adına bile “hukuki” bir karar veremedikleridir. Esas olarak (burjuvazinin ve emperyalizmin de çıkarlarını dışlamayan) “kutsal devlet” adına karar verdikleridir. Şimdiye kadar askeri yargısıyla, sivil yargısıyla bir bütün olarak devletin ihtiyaçları ekseninde kararlar alındı-alınıyor… TC’nin ilk yıllarında kurulan “İstiklal Mahkemeleri” ve aldığı kararlar, darbe dönemlerinde kurulan özel mahkemeler ve DGM’ler, DGM’lerden sonra özel yetkili mahkemelerin aldıkları kararlar ortadadır…
Dolayısıyla yaşanan yargı bölünmesi- çatışması aynı zamanda demokratikleşen Türkiye’nin bir görüntüsü değildir. Bu çatışmadan demokrasi ve özgürlük çıkmaz. Olsa olsa yargının (esas olarak değil) kısmi düzeyde AKP’lileşmesinden ve TC’nin yeniden yapılanmasındaki işlevinden söz edilebilir. İktidar çatışmasını yürütenlerin uzlaştıkları temel eksen ise Kürt direnişinin tasfiyesidir. Bir başka deyişle “Tek Bayrak-Tek Devlet-Tek Millet” anlayışının “demokratik açılım” veya “milli birlik ve kardeşlik projesi” adıyla yeniden yapılandırılması, Kürtlerin özgürlük taleplerinin tasfiyesi ve sisteme entegre edilmesidir.

12 Eylül Anayasası

12 Eylül Anayasası, tekçi ve inkârcı bir mantıkla düzenlenmiştir. Herkesi Türk sayan bir anlayışla düzenlenmiştir. Anayasanın 3. maddesi TC’nin ülkesi ve milletiyle bölünmezliğini, milli marşını, bayrağını, dilinin Türkçe ve başkentinin Ankara olduğunu düzenlemiş... Devletin üniteliğine vurgu yapılmış. Federatif sistem, öz yönetim, özerklik, vb. yönetim biçimlerine kapılar kapatılmıştır. Aynı Anayasanın 4. maddesinde de ilk üç maddenin değiştirilmesinin dahi teklif edilemeyeceği hükme bağlanmıştır. Yani ‘Türk Milleti’ adına karar verdiği ifade edilen TBMM’nin iradesinin sınırları açıkça çizilmiştir. Bir başka deyişle bu maddeyle çokça sözü edilen ve TBMM duvarlarında da yazılı bulunan “Egemenlik Kayıtsız Şartsız Milletindir” sözünün de sınırlarını göstermektedir. Beşinci maddede ise “milletin bağımsızlığı, bütünlüğü ve bölünmezliğine” vurgunun da yer aldığı TC’nin temel amaç ve görevleri sayılmıştır.
Kuvvetler ayrılığının, egemenlik yetkisi altında biçimlenmesi gereken devlet organlarının birbirinin faaliyet alanlarına müdahale etmemesini ifade ettiği belirtiliyor... 1961 ve 1982 Anayasalarında söz konusu egemenliğin organlar aracılığıyla kullanılacağı, hükme bağlanmış… Buna göre yasama yetkisinin TBMM’ce, yargı yetkisinin ‘bağımsız mahkemelerce’ ve ‘Türk Milleti’ adına kullanılacağı, yürütmenin de Cumhurbaşkanı ve Hükümet tarafından ifa edileceği belirtilmiştir. Ancak bu yazılıp çizilenlerin tümü TC’nin kuruluşundan beri askeri vesayetle yönetildiği gerçeğini değiştirmiyor. Yaşanan gerçeklik görüntüyü bile kurtaramıyor…

Yine hukuk devleti anlayışına göre, devletin bütün eylem ve işlemlerinin hukuk kuralları çerçevesinde olması ve bu sayede bireylerin ve örgütlenmelerin hukuki güvenlik içinde bulunacakları varsayılıyor… Darbe Anayasası olan 1982 Anayasasına bakıldığında TC’nin bir ‘Hukuk Devleti’ olduğundan söz edilmektedir. Anayasa, idarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolunun açık olduğunu düzenlemektedir ( 1982 AY mad.2,125/1)
Ancak yukarda aktarılan maddenin hemen ardından ‘istisnalar’ getirilerek bu düzenleme boşa çıkarılıyor… Söz gelişi Cumhurbaşkanının tek başına yapacağı işlemler ile Yüksek Askeri Şura (YAŞ) kararları bu denetim dışında tutulmuştur.(1982AY mad.125/II)

Ayrıca Anayasanın 129. maddesinde silahlı kuvvetler mensupları ile hâkimler ve savcılar hakkındaki hükümlerin saklı olacağı düzenlenerek, bu personel hakkında verilecek her türlü disiplin cezalarına kapalı hale getirilmiştir.

HSYK 12 Eylül darbesinde sonra 1981 yılında kuruldu. HSYK'nın görev ve yetkileri, Anayasası'nın 159. maddesinde belirtiliyor. HSYK’nın kurtuluş gerekçesine bakıldığında, hâkim ve savcıların atama, terfi, nakil denetim ve disiplin gibi özlük işleriyle uğraşması gerekiyor. Oysaki bu kurul, 12 Eylül hukukunu koruyan ve politik yargı işlevini gören bir işleyiş içinde bulunuyor... Adalet Bakanı ve bakanlık müsteşarının HSYK üyesi olması ve kendine ait olmayan (bakanlık bünyesinde) bir sekretarya ile işlerini yürütmesi “hâkimlik teminatı” ve “bağımsızlığını” zedeleyen bir durum olarak değerlendiriliyor. Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun (HSYK) adli ve idari hâkim ve savcılarına verdiği disiplin cezaları ile görevden uzaklaştırma kararlarının kesin olması ve bu kararlar için yargı mercilerine başvurulamaması da çokça sözü edilen yargı bağımsızlığının neme nem bir şey olduğunun hukuk devletinin neresinde olunduğunun açık delilleridir. Şemdinli savcısının görevden uzaklaştırılıp ve en son Erzurum savcısının yetkisizleştirilmesi politik bir kurum olan HSYK düzenlemesiyle ilgilidir.

Temel Hak ve özgürlüklerin sınıflandırılmasında birçok ülkenin anayasasında kullanılan negatif (‘kişi hak ve ödevleri’ 1982 AY mad.17.-40.), pozitif ( ‘sosyal ve ekonomik haklar ve ödevler’1982 AY mad.41.-65.) ve aktif statü (‘siyasi haklar ve ödevler’ 1982 AY mad. 66.74.) haklar ayrımına uygun olarak düzenleme yapıldığı görülür. Ancak bu hakların içinin nasıl boşaltıldığı ve bu hakların tam tersi uygulamaların yaşandığını Türkiye’de yaşayan herkes biliyor. Ne bireysel hak ve özgürlüklerden ne örgütsel-sendikal hak ve özgürlüklerden ne de siyasal haklardan söz etmek mümkündür. Hayatın her alanında baskı ve zulümden söz etmek mümkündür.

Demirel’in ünlü sözüdür: “Siyaset şapkadır, devlet ise baş.” Bu yüzden “devleti yıpratmamak” eskitmemek gerekir düşüncesini sık sık ifade eder… Geleneksel egemen güçler bu anlayışın ve davranışın gereğini yaptılar. Devlet, başına AKP şapkasını geçirinceye kadar büyük sorunlar yaşamadı. Şapkalar eskiyince yenileriyle değiştirdi. Başbakan Erdoğan, Hükümet olduğu ilk dönemde “Hükümet olduk ama iktidar olamadık”(10.06.2003 tarihli gazeteler) sözleriyle Hükümetinin konumunu ifade etmişti. Ancak aradan geçen yedi yıllık süreç aynı zamanda AKP’nin iktidarlaşmaya çalıştığı ve çatışmanın derinleştiği bir süreç oldu. Yaşanan süreç gösterdi ki, AKP şapkası devletin başını fena halde terletmeye ve sıkmaya başladı. Yargı zemininde patlayan kriz de bu sıkıntının dışa vurumudur.

Sorulabilir Devlet kendi başını sıkıntıya sokan AKP şapkasına neden tahammül etti-ediyor? Şimdiye kadar şapkayı neden çıkarıp atmadı? Gücü mü yetmedi? Anayasa Mahkemesi AKP’nin “irtica odağı” olduğu tespitini yaptığı halde neden kapatmadı? Şüphesiz ki bu soruların yanıtları birden fazladır. İlk yanıt ABD ve AB’nin AKP’ye verdiği politik destektir. Bu destekle aynı zamanda deşifre olmuş Avrasyacı kanat tasfiye edilmektedir. TC’nin şapkayı çıkarıp atmasını engelleyen esas faktör ise Kürtlerin dağıtılamayan örgütlülükleri ve bastırılamayan özgürlük talepleridir. TC’nin, AKP şapkası dışında, (Kürtler nezdinde) kelini örteceği başka bir şapkasının olmayışıdır; Çünkü hem devletin hem de devletleşmeye çalışan AKP’nin uzlaştığı temel konu Kürt direnişinin bastırılması ve tasfiye edilmesidir.

Böylesi bir süreçte yargı reformuyla ilgili olarak AKP’nin yaklaşık 10 maddelik bir anayasa paketi hazırladığı ve pakete son biçimini gelecek hafta yapılacak toplantıda Başbakan Erdoğan’ın vereceği ifade ediliyor. BDP Grup Başkan Vekili Bengi Yıldız, pakete şartlı destek verebileceklerini açıklıyor. “'Referanduma gitmeden atılacak adımlar var' diyen Yıldız, yapılan şeyin, “geçmişten bu yana siyasal olan yargıda makas değiştirme hareketidir. Yargıyı AKP'ye yakın olacak bir yerde konumlandırma olayıdır.' Anayasa değişikliğinden önce yüzde 10 barajı, siyasi partilere yardım, siyasi partiler kanununda özgürlükler konusunda adım atılmasını” istiyor.(Gündem online 23.022010)

Kürt direnişinin bastırılamaması ve diğer ezilen kesimlerin mücadelesi TC’yi sarsmaya devam ediyor. TC bir yandan kendini zorlayan direnişten kurtulma yolları ararken bir yandan da kendini restore etmeye çalışıyor. AKP yandaşlarının iddia ettiği gibi gemen güçler arası yaşanan çatışmadan demokrasi ve özgürlükler çıkmaz. Demokratik hak ve özgürlüklerin sınırları ezilenlerin mücadelesi ve örgütlülüğü temelinde şekillenecektir Dolayısıyla AKP’nin gündemleştirdiği “yargı reformu”na karşı ezilenlerin demokratik Anayasayı gündemleştirmesi ve tartışmaya açması gerekir.