Gerilla patikalarındaki rastlantılar- Baki Gül
Dağda gezindiğimiz uzun ve kıvrımlı patikalarda kimlere ve nelere rastlamıyoruz ki!.. Dağ burası. Hep sürprizlerle dolu. Kimler ve neler yok ki, gerillaların yıllarca amansız savaş yürüttüğü bu dağların görkeminde. Dağların doruklarına doğru uzanan, ormanların içinden, vadilerin derinliklerinden geçip giden patikaların üzerinde. Bazen efsaneleşmiş bir gerilla lideri, bazen yıllardır göremediğim gazeteci bir arkadaşım, bazen hiç tanımadığım ya da yıllarca önce gördüğüm ve ilk selamıyla dağın kelamını anlamaya çalıştığım bir genç gerilla ile karşılaşıyorum. Bazen de en sevdiğim bir şairin şiiri, romancının romanı ya da filozofun sözleri ile karşılaşıyorum. Karşılaştığım her şey dağın gizemli görkemini kalbimde taze kılıyor. Dağların kudretinin birleştirici ve buluşturucu özelliğine kalbimden çıkan kutsallıkları atfediyorum. Belki de bu nedenle dağlar üzerine sözler verilip ve yeminler ediliyor. Mevsime göre değişse de patikanın kıyısındaki renkler, hiç soldurmuyor özgürlüğün anlamını ivmeli adımlarıyla patika üzerinde yol yürüyenler…
Öylesine durup düşünürken patikanın kıyısında, dağın görkemli duygusunu taşıyan dostluklar ve yoldaşlıkları konuşuyoruz. Sisli şubat günündeki rüzgarlı soğuğa rağmen sohbetimizi sürdürmek için küçük bir gerilla ateşi yakıyoruz, o patikanın kıyısında. Gerillayı, dağları, dağlardaki gazeteciliği konuşuyoruz. Dağın dostluğunu, siyaseti ve şiiri konuşuyoruz. Kentlerin tüketici ruhuyla değil sohbetimiz, baharın dağlarda rengini gösterdiği duyguyla konuşuyoruz. Dağda geçen zamanı paylaşıyoruz. Önce modernizmin korkunç hallerine karşı hakikatin tarifini yüz yıllar öncesinden haykırmaya çalışan ve sevdiğimi o filozofun sözleriyle karşılaştım derin vadi boyunca ilerleyen patikanın vardığı gerilla sığınağında. Şöyleydi o sözler: “Hakikatin istenci özgürlüğün istenci olabilir…” Gerilla, yaşam gerekçelerini anlamlandırırken “hakikat ve özgürlük” kavramlarına vurgu yapıp “hakikatin izinde” yürüyüşünü sürdürmeye özen gösteriyor. Ben de bu sözü mırıldanıp duruyorum her yürüyüşümde.
Dağdayız işte... Dağın tesadüfleri bitmek bilmiyor... Gazeteci arkadaşımız Evrim Alataş’ın “Bütün Dağların Gölgesi Denize Düşer” adlı anlatı/roman kitabı ile karşılaşıyorum. Hem de üçüncü baskısı. Kitap daha yayına hazır haldeyken Evrim bana okutmuştu. Severek okuyor gerillalar. Evrim, kitabında Deniz Gezmişler’den PKK gerillalarına kadar devrimcilerin mücadelesini harmanlamış. Bezar dağının devrimci çocuklarını, gençlerini ve yaşlılarını içten anlatmıştı.
Aralıksız devam eden kar yağışının altındaki yürüyüşümüz sonrasında girdiğimiz bir gerilla mangasında, sobaya yakın durup ellerimizi, güzel demlenmiş gerillanın sıcak çayı ile içimizi ısıtıyoruz. Sonra her zaman yaptığım gibi, mangadaki kitaplığa yöneliyorum. Gerillaların kütüphanesindeki kitaplara bakıyorum. Dağdaki matbaalarda basılmış onlarca yeni kitap. PKK’nin kurucusu ve önderi Abdulah Öcalan’ın İmralı’da yazdığı bütün savunmalar çeşitli boylarda basılıp ciltlenmiş. Dağ koşullarında basılmalarına rağmen kaliteli baskıları ile dikkatimi çekiyor. Kütüphaneyi karıştırmaya devam ediyorum: Öcalan’ın eski çözümlemeleri, PKK’nin kurucularından Duran Kalkan’ın “30. Yılında PKK Dersleri”, Mustafa Karasu’nun verdiği eğitim notları ve yazdıkları yazılardan derlenen “Radikal Demokrasi” adlı kitabı. Kadınların üzerlerinde çalıştıkları “yeni toplumsal sözleşme” ve Kadın tarihi, yeni paradigmanın anlaşılmasını kolaylaştırmak için dağda hazırlanan ansiklopedi tarzındaki sözlükler, cep kitapları, tarih kitapları, romanlar, felsefe kitaplarının sayfalarını karıştırıyorum. Yaşar Kemal’in romanlarından Michel Focault’un Deliliğin Tarihi’ne, Karl Marx’ın “Doğu Sorunu”nundan Hegel’in “Mantık” adlı eserine, Avrupa Birliği’nin tarihinden Komutan Yardımcısı Marcos’un biyografisine kadar çeşitler içeriyor. Kütüphanenin zenginliği beni heyecanlandırıyor. O kitaplar arasında Proust’un “Kayıp Zamanın İzinde” serisinden kitaplar görüyorum. Bu aralar okumak istediğim ve hep anımsadığım o güzelim romanı bulunca gülümsüyorum. Mangadaki gerilla hemen anlıyor; istediğim zaman alıp okuyabileceğimi söylüyor. Ben de Marcel Proust’tan şu satırları not alarak okumaya başlıyorum: “Gülümseme daha fazla dostluk vaad eder.”
“Kayıp zamanın izinde” ilerlerken dağdaki rastlaşmalar devam ediyor. Sabahın erken saatleri. Gün doğmamış ya da doğmak üzere. Kamp içinde geziniyorum. Çeşmeye gidip yüzümü yıkıyorum. Sonra bir gerilla mangasına giriyorum. İçerisi loş karanlık. Bir gerilla güne hazırlık için önce radyodaki haberleri dinliyor. Radyo kanalları arasında gezinirken, U2’dan Bono’nun İrlanda’daki “Kanlı Pazar Katliamı” üzerine yazıp söylediği o güzelim “Bloodays Sunday Bloodays!..” şarkısını duyuyorum. Sabahın bu saatinde dağda U2... Neleri anımsatmıyor ki!... Efsanevi bu müzik grubunun yoksul ülkelerin borçlarını sildirmek için verdiği konserler... Amed festivallerine ya da Newroz’una katılması için yaptığımız davetleri anımsıyorum... Radyoda haberleri dinlemek isteyen gerilla ile bu şarkıya ortak oluyoruz. Sevdiğim şarkılarla gerilla mangasındayım. Dağda olmanın bir güzelliği de sahici paylaşımlardır. Bazen bir romanın güzel bir cümlesi, bazen bir şarkı sözü, bazen de bir çift şiir dizesinin paylaşılmasıdır. Hem de aradan yıllar geçse de hatıramızdaki tazeliğini koruyan o şiir dizeleri...
Bütün bu anımsamaları, rastlaşmaları not alırken bir gerilla sohbetinin içindeydik. Türkiye’de siyaset gündemi kızışmış, asker ile AKP birbirine düşmüş, biz duruma yol açan ZAP direnişinin belgeselini izlemiş, belgesel üzerine konuşurken gazeteci arkadaşım çantasından bir şiir kitabı çıkarıyor. İstanbul’daki gazetecilik zamanlarımızda genç arkadaşım heyecanla bana dönüyor: “Bu o kitap, benim sana gönderdiğim o şiir kitabı” diyor. Sohbetimizin konusu şiire ve kitaba dönüşüyor. Kitabı çantasından çıkaran arkadaş “hayır bu kitabı ben başkasından aldım ve ona vermek için geri getirdim” diyor. Ben kitabın kime ait olduğunu düşünmüyorum. Yıllar önce paylaştığımız o şiirlerin yıllar sonra dağlarda bir gerilla mangasında yine o aynı arkadaşlarımızla bizi ortaklaştırmasına seviniyorum. Hem de öylesine seviniyorum ki, içimde ağlamaklı bir duygu... Ben bu duyguları anımsarken genç gazeteci arkadaşım kitabı aldı, sayfalarını açtı ve “Gidiyoruz, tozlanmış yüreklerimizle” başlıklı şiiri okuyoruz:
“Gidiyoruz tozlanmış yüreklerimizle,/ onca yitirişten nicedir katılaşmış. Yalnız bizi dinlememeleri değil mesele, sağırlaşmışlar da üstelik, tozlanmış/ inlemeleri duyup yakınamayacak kadar./ Şarkı söylüyoruz, ezgi yüreğimizde. / Oradan çıkabildiği hiç duyulmamış./ Yalnız arada bilenlere rastlanırmış: tutan olmamıştı bizi, kalalım diye. Duruyoruz. Paydos artık ağırda yürümeye,/ İşin sonu da kalmayacak yoksa. / Ve çeviriyoruz gözlerimizi tanrıya: Alın terimizin karşılığıdır ayrılık!” Böyleydi o şiirlerden biri. Ve hemen karşı sayfada başka bir şiirin dizeleri şöyleydi: “çok anlamlı olabilirdi: tükenmekteyiz,/ gitmek zorundayız, çağrılmadan geliriz./ Ama konuşmak ve anlaşamamak,/ ve bir an bile kavuşamayan ellerimiz, / yıkmakta bunca şeyi: kalıcı değiliz./İlk adımlarımızı korkutur yabancı işaretler, bir çarpı işareti parçalar bakışmaları./ istenen yalnızlıklarda eriyip gitmemiz.”
Bir zamanların zindan ve sürgün yollarının önümüze çıktığı ve gitmek zorunda olduğumuz o zamanları anımsıyoruz. O kaotik İstanbul günlerindeki gazeteciliğimizi, gazetemizin dördüncü katındaki şehit arkadaşlarımızın tanıklığındaki toplantıları, sohbetleri anımsıyoruz. Ve eriyip gitmemek için kent yalnızlıklarında ve kendine yabancılaştırılmak istenen biçimlendirilmiş o hayatlardan çıkıp dağ patikalarına koyulduk. Dağın kudreti buluşturdu. Dağı rastlantılarındaki o şairimizin adı İngeborg Bachmann’dı. O’nun toplu şiirleri kitabı... Sararmış kapağında şairin kederli gülümsemesinin fotoğrafı vardı. Baharın rengini almak üzere iken dağlar, biz bu dağların gecesinde, toprağın yüreğindeki sığınağında arkadaşlıklarımızı şiirler, şarkılar ve güzel hatıralarla yad ediyoruz... Şairin dediği gibi: “nice yıllar sonra /Zamanın oku hafiften dinlenmekte güneşin yayında./ Zambak kayaların arasından uç verdiğinde,/ onun üzerinde yüreğin dalgalanır rüzgarda/ ve ayak uydurur zamanın tüm hedeflerine.”
26 Şubat 2010 BEHDİNAN
ANF
- Yorum yazmak için giriş yapın veya kayıt olun


Gerillada erken bahar
Gerillada erken bahar
Gerillaya bu yıl bahar erken geldi. Zirveleri karla kaplı yüksek dağların eteklerinde bahar havası var. Karların erimesi ve havanın ısınması ile birlikte yemeklik otlar da çıkmaya başladı.
Biri kadın iki gerilla ile birlikte yemyeşile bürünmüş dağ yamaçları ve vadiden akan su kenarlarında ot toplamaya çıktık. Şubat ayı sonlarına doğru yeşeren doğal besinler, baharın da erken geldiğinin işareti oldu.
Kürdistan dağlarında bahar aylarında beslenmek için gerekli tüm bitkilere rastlamak mümkün. Mayıs ayına kadar bu bitkiler gerilla sofralarından eksik olmuyor. Daha sonraları ise meyveler yavaş yavaş olgunlaşmaya başlıyor.
Ot zamanı
Sürekli yer değiştiren bir gerilla grubunun konumlandığı alanın daha aşağılarında yabani hardal otu ile Kürtçe'de 'guriz', 'gohreşk' ve 'tırşo' adı verilen otlar toplandı. Güneş öğle saatlerinde tepeden vururken, akan şelale sesi ve hafif rüzgar, baharın havasını taşıyor.
Şubat ayında ayrıca 'alo' (yabani maydanoz), 'dane çuka', 'pepike qaze', 'mendik', 'tirpuk' ve 'tuzik' otları da yeşeriyor. Mart ve Nisan aylarında dağlarda çiçekler açıyor, beslenmek için yeşeren otların listesi uzuyor.
Otlar toplandı temizlendi
Kadın gerilla elindeki poşeti 'guriz' ve 'gohreşk' ile doldururken, erkek olan ise elindeki 'kefiye' ya da diğer bir ifadeyle 'puşi' içerisine, 'guriz', 'gohreşk' ve 'hardal otu'nun yanısıra 'tirşo' da ekledi.
Gerillanın konumlandığı alana geri dönerken, biraz daha yukarılarda bu kez mantar arayışı başladı. Kadın gerilla ot toplamayı tercih ederken, erkek gerilla bulduğu mantarları da topladığı otların arasına yerleştirdi.
İniş çıkış kadar kolay olmadı. Kamp alanına ulaşmak için yukarıya doğru yol almak gerekti. İlk durak kadın gerillaların noktası oldu. Burada toplanan otlar biri Sterk isimli gerilla olmak üzere iki kadın gerilla tarafından ayıklandı. Daha sonra otlar akşam yemeği için küçük bir vadide bulunan mutfağa yollandı. Otların bir kısmı Doğu Kürdistanlı gerilla Hiwa tarafından temizlendi, ancak başka bir göreve gitmesi gerektiğinden, temizleme işini iki kadın gerilla yaptı.
Dağ otlarının kitabı
Gerilla yaşamının bir parçası olan bitkileri kimin daha iyi tanıdığını sorduğumuzda, Eylem isimli kadın gerilla Kürdistan dağlarında yetişen otlar ve yararlarının anlatıldığı resimli bir kitap bastıklarını anlattı. Bu kitabın hazırlanışının ilginç bir öyküsü var. Hazırlayan gerilla Pelin, bulunduğumuz alanda olmadığından, kitap üzerine konuşamadık.
Daha sonra mutfakta ateş yakıldı. Bunu yaparken de duman çıkarılmamaya da gayret edildi.
Ateş yapkmanın öyküsü
Ateş yakmanın da gerillada ayrı bir öyküsü var. Özellikle son yıllarda keşif uçuşları nedeniyle, gerilla sabahın erken saatlerinden itibaren ateş için uygun olan odunları toplar. Bunların kabukları soyulur, kuru olmasına dikkat edilir. Yakılan ateş duman çıkardığında hemen müdahale edilerek, odunlar uygun şekilde dizilir.
Mutfakta ateş üzerine konulan tencere içerisinde haşlanan otlar süzüldükten sonra yağ içerisinde kızartılarak servise hazır hale getirildi. Otun yanında mercimek çorbası da grupta bulunan gerilla sofrasına gönderildi.
ANF