'Kırdım Kaderin Bilindik Aynasını'
'Evde iyilik bittiğinde annem komşuya iyilik almaya gönderirdi...'
1990'lı yıllardan sonra, yeni toplumsal dinamiklere ait teori ve pratiklere tanık olduk. Bu durumun ilk elden, ezber bozduğu, özelikle kadın mücadelesi, feminist teori ve pratiğinin yürürlüğe girmesiyle bir kırılma noktasına evrildiği söylenebilir. Yeni kavramların yolumuzu kesmesi, bir yandan bunları algılama yönünde bir eğilim yaratırken, öte yandan kendini kategorik bir dogmatizm olarak sabit kılan, teorisinden ve pratiğinden şüphelenmeyen en uçta bir reddiyeye kadar uzandı. Geçmişte sosyalist gelenekler içinde yer almış bazı kadınlar, bir yandan kapitalist düzenin cinsiyetçi neden ve sonuçlarına karşı çıkarken öte yandan, sosyalist geleneklerin dünlerini ve bugünlerini eleştirerek konumlanmalarının tedirginlik yaratması doğaldı. Çünkü, pek çok sosyalist gelenek ve sosyalist erkek (ve elbette kadın) geçmişle yüzleşmemekte ısrar ettiler, ediyorlar. Gelinen noktada kadın duruşunun, dilinin hangi noktada olduğundan bağımsız olarak söylersek; değişik dönemlerde nitel-nicel olarak çoğalan azalan bir ritme rağmen, feminist varoluşun, kendine özgü etki alanları yarattığı, nicel gücünden çok fazla nitel bir hegemonya alanı yarattığını tarihe not düşmek gerek.
Öte yandan özellikle 12 Eylül 1980 sonrasında daha somut ve kalıcı olarak hayatlarımıza değen Kürt hareketi, kadın katılımının her düzeyde farklılığıyla özgün bir özellik yaratarak bugüne kadar evrildi. Yapısal, tarihsel, siyasal tüm sorunlarına karşın Kürt hareketi, eş zamanlı ve/veya art zamanlı olarak bir kadın varoluşunu da kotardı. Kürt kadınların hayatın her alanında tuttukları yer, gerek sosyalist gerek feminizm noktayı nazarından eleştirilmesi mümkün olsa da, bu, kadınların katılımcı ve somut hallerini ortadan kaldıran bir şey değil. Öte yandan mücadelenin sonuçlardan biri başta şiir olmak üzere, giderek, roman ve şimdilerde de sinema (belgesel vs) olmak yeni bir sanatsal zeminin zuhur etmesidir. Bu toplam içinde özellikle şiirin, Türkçe ve Kürtçe yazan şairlerin varlığının altını çizmek gerekiyor. Bu zuhur halinin mücadele süreciyle bağlantısı, sorunlarıyla ve kıymetleriyle, yerel ve evrensel geleneklere, tarihin-siyasetin doğasına uygun.
Öte yandan, 'dilde yangınlar çıkarmak' meselesi olan şiirin, aynı zamanda kendi içinde bulunduğu ilişkilere 'rağmen' de bir özgürlük alanı olduğu düşünülürse, bu şairlerin külliyen, salt ulusal, salt politik bağlamın içinde dönendikleri, şiiri siyasetin 'artakalanı' olarak algıladıkları analizi, eksik olduğu oranda yanlıştır. Kadın şairler; donanımları, öznel algı biçimleri ne olursa olsun nesnel olarak erkek egemenliğine, kendi içlerindeki makro ve mikro iktidar odaklarına 'rağmen' de kadın diliyle yazmanın müjdesini ve kıymetini imlemektedir. Bu bağlamda Kürt şairleri, Kürtlerin yazdıkları şiirleri yakından takip eden biri olarak bu şiirleri katmanlarını göz ardı edip, salt siyasete indirgeyerek otantik, ulusal bir politik-poetik okumadan geçirmek, indirgemek yanlıştır. Genelde Kürt şairlerin Kürtçe veya Türkçe yazdıkları şiirlerin, kendi politik/ulusal aidiyetlerini içeren ama ona 'rağmen' de aşan özelliklerini görmeden bu ürünleri okuyup anlamlandırmak mümkün değil. Kürt şairlerin zuhur etmesinin, bir yanıyla erkek egemen öte yandan milliyetçi Türkçe şiir arastasında (şairler arasında) hezeyanlar içeren bir hazımsızlık yarattığının delilleri bu yazının konusu değil. (Yıllardır, Kürt şairlerin Batı'da yazılan Türkçe şiiri bizim kadar bildikleri, ama Batılı şairlerin Doğuda yazılan şiirleri meraklıları dışında bilmediklerini söylüyorum. Bu durumun en uç ama yaygın hali; başkalarının varlığına bakmamak şeklinde özetlenebilecek resmi inkar politikasının ürünü olarak başkalarının diline, imgelerine bakmamak, acılarına bakmamak, Türkçeden başka dil tanımamaktır.)
Son yılların bir başka gelişmesi de hesaplaşma/yüzleşme bahsinin gündemde oluşu ve buna ilişkin teorinin yanı sıra pratik çalışmaların (sözlü tarih, belgesel vs.) giderek çoğalmasıdır. Kürtlerin resmi tarihin çeperlerinde gedikler açtığı her muhalifin bilgisi d‰hilinde... Tarihinin en zayıf dönemini yaşasa da, Türkiyeli sosyalistlerin, muhaliflerin de zorlamasıyla resmi tarihin 'unutmak', 'unutturmak' ve şimdilerde daha ince yöntemlerle 'hatırlayarak unutturmak' üzerine kurulu söylemi önce aşındı sonra da kırılmalara uğradı. Evet, uzun zamandır, bellek, hafıza patlaması, geçmişin işlenmesi, geçmişle yüzleşmekten, hesaplaşmaktan söz ediliyor. Dahası dünyanın 'bir hafıza patlaması çağından' geçtiği bile vurgulanıyor.
Yarın Tophane'deki Tütün Deposu'nda gerçekleştirilecek Irak, İran, Suriye ve Türkiye'den beş Kürt kadın şairin Mart 2008'de buluşmasının 'Kırdım Kaderin Bilindik Aynasını' başlığıyla belgesele dönüşmesi salt hafıza bahsinde resmi tarihe karşı bir söylemin/eylemi müjdelemiyor. Bu anlamlı belgesel kadınların hayattan şiire, şiirden hayata müdahalelerinin politik-poetik kıymetini içeriyor. Diyarbakır'da ve İstanbul'da gerçekleştirilen çekimlerde Kürtçenin Soranî ve Kurmancî lehçelerinde yazan şairler; Irak'tan Kejal Ahmed, Suriye'den Jana Seyda, İran'dan Nahîd Huseynî, Türkiye'den Fatma Savcı ve Gulîzer... Bu belgeselden el alarak işaretleri nasıl okumak gerekir? Her şeyden önce bu belgeselin bize söylediği; kendi ulus devlet sınırları içinde yıllardır ink‰r edilmelerine karşın, kadim bir geçmişten günümüze varlığını koruyan, sözlü ve yazılı Kürt edebiyatının, çeşitli lehçeleriyle çok kapsamlı bir külliyatı içerdiğinin hatırlatılması ve bunun hayatlarımıza tercümesidir. Bu edebiyat/şiir geleneği içinde kadınların yazılı ve sözlü anlatı geleneği içinde giderek daha çok yer tuttukları, kapsam alanlarını genişlettikleri bunun yirmi dört ayar bir tarihsel kıymet olduğunu es geçmek mümkün değil. Hal böyle olunca, kadınların şairlik öykülerini, karşılaştıkları engelleri anlattıkları belgesel bizi sadece bilgi/bilme alanına çağırmıyor, onun ötesinde, başka bir kavim ve dilleriyle kurduğumuz ilişkinin sorgulanmasının da aracı oluyor. Sıkça altını çizdiğim gibi, 'ötekinin varlığı', 'ötekinin dili' üzerinden bir hesaplaşma davetidir bu. Ve elbette aynı zamanda, hala Türkçeden başka bir dili, bilinçaltlarında, dillerinin ucunda meşru görmeyen şairlerin ötekinin dili üzerinden suçüstü yapılmasıdır...
Belgeselin yönetmenliğini sevgili Deniz (Mukan) ile sevgili Ayşegül'ün (Devecioğlu) yapması da çok katlı okumalara davet çıkaran politik-poetik iyilik, kıymet haliÖ Belgeselin başlığı; 'Kırdım Kaderin Bilindik Aynasını' başlığı/dizesi çok değişik cümle kapıları açma özelliği taşıyor. Değişik coğrafyalarda ve ulus devlet sınırları içinde yaşayan Kürtlerin tarihsel, toplumsal belleğinin ve kendilerine özgü yaşam kültüründen damıtılmış şiir geleneği, bir anlamda, 'dilim sende', 'sesim sende', 'şiirlerim sende' anlamlarına da geliyor.
2008'de İstanbul'da onları dinledikten sonra izlenimlerimden çıkardığım sonuçlardan biri, ayrı ulus devlet sınırları içinde yaşamalarına, ayrı kültürel, sosyal ve sınıfsal katmanlardan gelmelerine karşın şiirlerinin 'kadın dili' açısından ortak ses, imge, kaygı gibi duyarlıklar içermesiydi. Onlar, 'İnsan hangi dilde ağlıyorsa, ışık oluyorlarsa, rüya görebiliyorlarsa o dilde yazabilir' diye bir kıssadan hisseyi dilnot düşmüşlerdi o gün tarihe... Ama onun da ötesinde, bir kavmin ölümünün dil ile başladığını söylüyordu cümleleri... Bu bağlamda bu belgesel, dili yok sayılanların k‰l (kelam) ve hal dillerinin bilinçaltından geriye dönüşleri, dilin inkara ve asimilasyona isyanı olarak da okunmalıdır. 'Denbej', 'stran' gibi sözlü anlatım geleneklerinin zaman içinde aldığı yeni biçimlerin delilidir bu şairler bu şiirler...
(Yeri gelmişken, yıllar önceden tanıdığım, 'düş kavminin şairi' dediğim 'Kuş kavminin kızı' Fatma Savcı'ya 'Şimdi hangi dağa gizlendi gülüşün' dizesiyle hatırlamak ve hatırlatmak isterim... Bir zamanlar Diyarbekir günlerinde 'sır katibi' kardeşim Gulîzer'in de 'Bu kış bir eldiven ördüm onun için/ sadece sağ eline/ ellerim olmadan/ sol eli üşüsün istedim' dizeleriyle kulaklarını sır ve şiir çınlatmak ve tez görüşmek için peşinden bir avuç şiir döktüğümü söylemek isterim...)
Ben kadınların devletlerden korkmadıklarına inananlardanım. Hayatları ve sözcükleri bunun delili... 'Kırdım Kaderin Bilindik Aynasını' belgeseli ise delilin delili... Teşekkür yerine, emeği geçenlere iki, üç daha fazla şiir, komşu dile, komşu şairlere pir selam...
Sezai Sarıoğlu
sezaisarioglu@superonline.com
- Yorum yazmak için giriş yapın veya kayıt olun
