8 mart ve sınıf eksenli "mücadele" mantalitesi

işçi sınıfı ve sınıf mücadelesi içinde kadının yeri..

marksın.., komünist manifestoda yazdığı ve aslında ondan önce de söylenmiş olan..; “tarih sınıf mücadeleleri tarihidir” sözünün hemen altında.. Marks..,bunu açıklar..
“Özgür insan ile köle, partisyen ile plep, bey ile serf, lonca ustası ile kalfa, tek sözcükle, ezen ile ezilen birbirleriyle karşı karşıya gelmişler, kesintisiz, kimi zaman üstü örtülü, kimi zaman açık bir savaş, her keresinde ya toplumun tümüyle devrimci bir yeniden kuruluşuyla, ya da çatışan sınıfların birlikte mahvolmalarıyla sonuçlanan bir savaş sürdürmüşlerdir.
Tarihin daha önceki çağlarında, hemen her yerde, çeşitli zümreler halinde karmaşık bir toplum düzeni, çok çeşitli bir toplumsal mevki derecelenmesi buluyoruz. Eski Roma'da partisyenleri, şövalyeleri, plepleri, köleleri; ortaçağda feodal beyleri, vasalları, lonca ustalarını, kalfaları, çırakları, serfleri; bu sınıfların hemen hepsinde, gene, alt derecelenmeleri görüyoruz. “
Görüldüğü gibi insanlık tarihi boyunca.., “daha önceki çağlarında, hemen her yerde, çeşitli zümreler halinde karmaşık bir toplum düzeni, çok çeşitli bir toplumsal mevki derecelenmesi buluyoruz.” Demiştir.. bunu derken sürekli iki sınıfı ele alıp bunların arasındaki iktidar savaşından mı söz etti-etmedi tartışması konumuz değil ve ayrıca bu işi Marksistlere bırakıyorum..
Ama 1948 de ne dediği ise çok açıktır.. ve hemen aynı bölümün altında bunu belirtir..
“”Ne var ki, biçim çağımızın, burjuvazinin çağının ayırıcı özelliği, sınıf karşıtlıklarını basitleştirmiş olmasıdır. Tüm toplum, giderek daha çok iki büyük düşman kampa, doğrudan birbirilerinin karşısına dikilen iki büyük sınıfa bölünüyor: Burjuvazi ve proletarya."””
Burjuva çağında.., bu karmaşık toplumsal katmanlar ve.., sınıf karşıtlıkları basitleşmiş, tüm toplum iki büyük düşman kampa… iki büyük sınıfa bölünmüştür.. diye ekler.. bunları da…; Burjuvazi ve proletarya olarak tespit eder ve tanımlar.. kısaca .., bu iş marks’ dan itibaren başlamıştır..

1848 den sonra.., derelerden çok sular akmıştır.. bu temel mantalite ile kuramlar oluşturulmuş bu temelde mücadeleler verilmiş, hatta reel de sistemler kurulmuştur..
Bu kuramın eksikliğinden dolayı da.., yıkılmıştır.. her ne kadar.., yıkımlar bir kuramın eksikliğini belirlemez desek de.., kuramı ele almak, sorgulamak zorundayız..
Ve sorgulanmıştır da.. ama her sorgulayan bu temel mantaliteye dokunmamıştır.. insanlık tarihindeki toplumsal mücadeleleri iki temel sınıfa ayırıp, sınıflar mücadelesi yerine sınıf mücadelesi mantalitesine sadık kalmıştır.. diğer tüm toplumsal sorunları ve katmanların gerek kendi aralarında gerek ise iktidar anlamındaki çatışmalarını hep tali görmüş ve bu “ikiye ayırma” mantığına bağlamaya çalışmıştır..
Her şeye karşın tarih boyunca..; diğer toplumsal dinamiklerin sistemin yarattığı sorunlar olarak kendi kulvarlarındaki önemi ve isyanları da ortadan kalkmamıştır..
Ortadan kalkmamış ama bu sınıfçılar tarafından da dikkate alınmamıştır..

21.yy. ile birlikte gelinen aşama dahil yaşanan tüm mücadelelerin bu mantalite temelinde analizleri artık işe yaramaz hale geldikçe.. bunun dışında arayışları olanlar ise.., teorik zeminleri ve önermeleri ayrıştırılmadan .., toptan.., sınıf düşmanları olarak itham edilmiştir..
Edilmiş de ne olmuş..??
Sınıf söylemcileri giderek toplumsal mücadele içinde.., geriye düşmüş.., hatta bizzat savundukları sınıf dışında marjinal ve hatta savunmadıkları sınıf-katmanlara dayanarak var olmuşlardır..
tekel işçilerinin yaratığı gaz ile.., yeniden.., ortalık birden sınıfçılarla sınıf mücadelesinden başka “kuş tanımamcılar”.., ile doldu..

“başka kuş tanımaz” isen.., tekel işçilerinin hedefleri ve talepleri ile sınırlı bir alanda kalırsın.. üstelik inisiyatif de bu talepleri karşılayabilecek yada muhatabı ile ilişkilenebilecek kesimlere kalır.. sende peşi sıra sürüklenirsin..
Ben..; bu mantaliteye tarih boyunca karşı çıkmaya çalışan ve kendi kulvarında çözümler arayan ve bu anlamda bu sınıfçıların beceremediklerini kısmen de olsa beceren yada bu sınıfçılar yüzünden geç beceren bir toplumsal sorun kesimini ele alacağım..

Kadınlar..;
Ortaklaşmacı komünal yaşamı örgütleyebilmiş kadınlar.., tarihin bir aşamasında bunu yıktılar yada yıkılmasını engelleyemediler.. yada.., yapılaşmaları aynı temellerde bir üste taşıyamadılar.. suçları budur.. günahları budur.. ama bedel olarak ilk önce ve en ağır yine kendilerine ödetilmiş ve halen ödetilmektedir..

Tarihin “o” meşum aşamasından itibaren kadınlar direnmiştir.. söylencelere ve mitolojilere bakıldığında bu çok net görülür.. dinlerde bile görülür.. gelenek-göreneklerde de bu çatışmanın izleri hala görülür..
Kısaca .., kadınlar öyle kolay teslim olmamışlardır.. halen de öyle..

Toplumsal mücadelenin kapitalizm yada burjuva “devrimi” denilen aşamasında da kadınlar vardır.. aktif olarak vardır.. Paris komünü kadın ile simgelenir.. ama kadınlara hiçbir hak yoktur.. bu noktada bir önem sırası bile yoktur..
1848 tarihinden sonra..; 8 saatlik iş günü eylemleri yapıldı.. sanırım ilk defa avustralyada 1856 da kabul edildi.. oysa bu tarihlerde kadınların seçme-seçilme hakları bile yoktu.. hatta belirli sosyal statüye sahip olmayan.., erkeklerinde yoktu.. marksın genel oy üzerine sözleri bilinir.. ve ne kadar da önemsediği.. altta engelsden bölümler aktaracağım..

“””Tarih bizi ve benzer düşüncede olanların hepsini haksız çıkardı. Tarih gösterdi ki, Kıta üzerindeki iktisadi gelişme durumu, o zaman, kapitalist üretimin kaldırılması için henüz yeterince olgunlaşmamıştır;
….1871'deki zafer armağanı, 1848 baskınından daha fazla meyve vermedi.
….Ama, Alman işçileri, Sosyalist Parti olarak, en kuvvetli, en disiplinli ve en çabuk büyüyen parti olarak, sadece varlıkları ile yaptıkları ilk hizmetten başka, davalarına büyük bir hizmet daha görmüşlerdi. Bütün ülkelerdeki arkadaşlarına genel oy sisteminden nasıl yararlanılacağını göstererek onlara yeni bir silah vermişlerdi, en keskin, en etkili silahlardan birini vermişlerdi.
Genel oy, daha uzun zamandan beri Fransa'da vardı, ama bonapartçı hükümetin kötüye kullanımı sonucu değerden düşmüş, tutulmaz olmuştu. Komünden sonra, genel oyu kullanacak bir işçi partisi yoktu. İspanya'da, genel oy, cumhuriyetten beri vardı, ama İspanya'da, seçimlere katılmama, her zaman, bütün ciddi muhalefet partilerinde bir kural oldu. İsviçre'de genel oy ile yapılan denemeler bir işçi partisi için hiç de yüreklendirici değildi. Latin ülkelerinin devrimci işçileri, oy hakkına bir tuzak, hükümetin bir dolap çevirme aracı gibi bakmaya alışmışlardı. Almanya'da başka türlü oldu. Daha o zaman, Komünist Manifesto, genel oy hakkını, demokrasinin kazanılmasını, militan proletaryanın en başta gelen ve en önemli ödevlerinden biri olarak ilân etmişti,””””
Die Neue Zeit, c. 2, n° 27 ve 28, 1894-9'te ve Karl Marx Die Klassenkämpfe in Frankreich 1848 bis 1850,
(Berlin 1895) adlı kitapta kısaltılmış biçimde yayınlanmıştır

Ama bu mücadellerde bile kadınların oy hakkı yoktur.. sonunda genel oy hakkı egemenler tarafından kabüllenilmiş ise de işin içinde kadınlar yoktur ve bu durum sınıfçıları etkilememiştir..

Fransızca konuşmak..; denilen alanda.. kadınlar bu hakkı 1944 de kazanmıştır..
Almanya da.., 1918 de.., buradaki kadın hareketlerini ve sosyalist kadınların bu konudaki hassasiyetlerini de göz önüne alın..
İngiltere 1928 abd 1920 italya 1946 .. İsviçre 1971
bu ülkelerin hepsi gelişmiş işçi sınıfına ve örgütlerine ve de mücadelelerine sahip ülkelerdir..

Ya olmayanlar..;
Yeni-zellanda.., 1893 de seçme 1948 de seçilme hakkı
Finlandiya.., 1906 ve ilk kadın parlamenter buradadır.. üstelik çarlık rusyasına bağlı dükalık iken..

kadınlar.., daima erkeklerin birbirlerini egemenler için boğazlamaya çalıştıkları savaş dönemlerinde ekonomik yaşam içine sokulmaları zamanlarında anımsanmışlardır.. o zamanlar bunlara haklar verilmiştir..
bunu da ayrı bir tartışma konusu olarak not düşüyorum..

Feminizm..;
Kadınlar için ilk bilimsel topluluk Hollanda Cumhuriyetinin de.., 1785 tarihinde kurulmuştur.
İngiliz kadın yazar Mary Wollstonecraft'ın feminist olarak adlandırılabilen A Vindication of the Rights of Woman (Kadın Haklarının Müdafaası) (1792) adlı eseri bu konuda ilk çalışmalardan biridir.
aristokrat ve erken burjuva ailelerin kadınlarında başlayan bu hareketlenmeler.. 1848 ayaklanmalarıyla birlikte tabana yayılmıştır.. ilk toplantı newyork da.., 1848 de yapılmıştır..

feminizm anlamında sosyalistler içindeki gelişmelere bakıldığında.., bu noktada anarşistlerde daha yoğun çıktığı görülür.. ama Marksistler içinde bu pek görünmez olanlar ise.., kadın özgürlüğünü sürekli sınıfın dışında bir işlev olarak gördüklerinden genel ezilmişlikler kategorisinde yaklaşırlar..
ben.. bu anlamda tarihini anlatmayacağım.. bu işi kadınlar yapacaktır.. ve hamasi anlamda bolca yapılmaktadır..

işçi sınıfı mücadelesi.., sınıf temelli mücadele vs. argümanları içinde kadın haklarına hor bakılmıştır.. sürekli geri planda kalmıştır.. bu anlamda da kadınlar sürekli ayrı örgütlenmelere ve toplumsal mücadele bileşikliği dışında çareler aramışlardır.. bu bir hata değildi..
sosyalist kuramların ve argümanların iticiliğinden dolayı.., erk-ek egemen kültürün ve sisteminin.., sadece sosyal-kültürel bir olgu görülmesinden kaynaklanan bir dışlama içeriyordu..
oysa bütünsel bir mülkiyet işleyişinin tarihler boyunca birikmiş.., gelmiş sorunlarıydı ve sistemin ta göbeğindeydi..

önümüzde.., 8 mart var..bol hamasi sözlerle kutlanacaktır.. asla emeği geçmemiş ve de “teorik” olarak dışlanmış bir kadın özgürlüğü mantalitesi içinde olanlar utanmadan bu 8 marta sahipleneceklerdir..
oysa.., bunu yaratanlar.., o burjuva yada küçük burjuva dedikleri kadınlardır.. burjuva yada küçük-burjuva tanımı..; bir ailesel yapı içinde olan çocuğa bir “don” olarak biçilemez ve de kadına da biçilemez.. yaşam koşullarının standartı anlamında ise.., “şanlı” işçi sınıfının çoğu bir çok tarihsel aşamada ve ülkede aynı konumdadır..
kadının bu aile içindeki “proleter” yani ücretli köle konumu yok sayılamaz..

işçi emeğini satıyor.. ama bunu bedeni yolu ile yapıyor.. kadında bedenini satarak bir emek süreci işletiyor.. karşılığında aile içinde erkeğe bağlı yaşamını idame ediyor.. du…!!

Bedenini satan yani fahişelik yapan kadınlar nedir..??
Bize dikte edilen kültüre göre kötüdür.. toplum dışıdır.. ama oğlunun oraya gidip erkekliğini ispatlamasına yada erkekliğini tatmin etmesine kimse söz söylemez..
Nasıl ki..;bir lokantada çalışan emekçi sana bedeni(emeği) ile hizmet ediyor ve karşılığında ücret alıyor ise.., yani patrona.., art-değer kazandırıyor ise..;
Kadında bedenini(zevk yaratan emeğini) belirli bir iş saati ve işlevi içersinde satarak ücret alıyor.. ve patrona yada bir kişiye artı-değer kazandırıyor..

Fabrika ne ise.., resmi, kayıtlı genelevlerde aynıdır..
Resmi olmayanlar ise.., kayıt dışı işleklerle aynıdır..

Sex aletleri vs. üreten bir fabrikada çalışana emekçi deniliyor..
Yine sex üreten genelevde çalışan kadına fahişe..
Bu ne yaman bir sınıf teorileridir böyle..!!!!!!

Biçimlendirilmiş ve kullanması için önüne sürülmüş bu sistem..,. erk-ekliğinden utanan bir erkek.. olarak yazdım.. ve 8 mart amazonlarına atfediyorum..