Siyasette elinden geleni ardına koymamak
Siyasette bazen kendinizi frenleyerek, gücünüzün yeteceği işleri yapmayarak mesafe alırsınız. Bu dönemler genellikle kendinizi güçlü hissettiğiniz, görece istikrarın egemen olduğu, en azından öyle göründüğü dönemlerdir. Bir süre sonra dengeler değiştiğinde, keşke şöyle söylemeseydim, öyle yapmasaydım demenizin çok anlamı olmaz. Başbakan Erdoğan'ın zirve toplantısı ile ilgili eleştiri yapan gazetecilere yönelik sözleri bu bağlamda ele alınması gereken bir tabloyu ortaya koymuştur. Gazetecilerle mücadele düşünsel zeminde olur. O da fikrini söyler, siz de söylersiniz. Toplum hangisini ikna edici bulursa o yönde tercihler yapar. Fikirlerini beğenmeseniz de gücü kaleminden ibaret olan bir meslek grubunu patronlarının sermaye gücü üzerinden tehdit etmek centilmence bir tutum değildir. Kendi sözünün gücüne inanmayan muhalefetin, iktidarı asker süngüsü ile tehdit etmesi de bu centilmenlik dışı tutumun bir yansımasıdır.
Bu güne kadar gündemden kaçırılan anayasa değişikliği konusu ise tam tersine, yapılması gerektiği halde geç kalınan işler bağlamında ele alınmalıdır. Elinizin en güçlü olduğu dönemde yapmadığınız bir işi ortalık karıştıktan sonra gündeme getirmeye kalkışmak kolay izah edilebilir bir durum değildir. Zor dönemlerde dengeleri gözetmek adına sergilenen tutumlar genellikle iki tarafta da güven oluşturmaya yetmeyecektir. Yargı reformu bile sayılamayacak bir paket muhtemelen BDP grubunun desteğini almakta zorlanacaktır. BDP'nin destekleyebileceği bir paketin, iktidar partisi grubunca onaylanıp onaylanamayacağı ise başka bir handikap olarak durmaktadır. Bu psikolojik ortamda 367 sınırını aşma ihtimali neredeyse imkansız gözükmektedir. Referandum gerektiren 330 sınırını aşmaya ise aslında sadece iktidar grubunun yetiyor olması beklenir.
TEKEL işçilerine tanınan sürenin dolmasına bir gün kala yargıdan çıkan karar, önümüzdeki günlerde sadece siyasetçinin değil herkesin elinden geleni ardına koymayacağını gösteriyor. Bu durumda sadece yargıya yönelik bir anayasa değişikliği girişiminin, erken seçimi zorunlu kılacak bir kapatma davası olarak geri döneceği açıkça gözükmektedir. Açılımı yönetmelik ve genelgelerle götüreceğini iddia eden bir iktidarın, yargı için anayasa değişikliği yapmayı göze alması bir tercih ve öncelik belirlemesidir. Anayasa paketi için mart sonu açıklaması, taktiksel bir şaşırtmaca değilse Yargıtay Başsavcısı'nın kapatma davası dosyasını tamamlaması için tanınmış bir süre olarak okunacaktır. Bırakın erkeni, baskın seçimle referandumu aynı sandıkta halkın önüne koymak iktidar partisi için tek seçenek gibi gözükmektedir. 60 gün konusu da bunun önünü açma girişimidir. Aksi taktirde seçimden sonraya bırakılan bir anayasa değişikliği iddiası inandırıcılık açısından sorun doğuracaktır. Seçimden önce yapılacak bir referandum ise kaybetme ihtimali göze alınamayacak ciddi bir risktir.
Siyaset zor zamanda doğru yerde durabilmek, doğru olanı tercih edebilmektir. Tarafların tüm kozlarını oynamakta kararlı gözüktüğü bir dönemde her tarafı idare etmeye yönelik tercihler en riskli tabloları ortaya çıkarır. Dimyata pirince giderken evdeki bulgurdan olmak tam da bu anlama gelir. Kürt sorununda yoğun bir çatışma dönemine girmeden seçim atmosferine sığınmak açılımın kaderi olarak önümüzde durmaktadır. Çatışmaların yoğunlaşmasının MHP'ye kaptırılan oyları geri kazandıracağı, kapatma davasının da BDP'den oy transferini doğuracağı hesabı büyük bir hayal kırıklığı doğurabilir.
- Yorum yazmak için giriş yapın veya kayıt olun
