Celali Söylenceler -11
Ve işte dışardayım
Ey hayat, ey yaşam
Uçur beni daldan dala.
Kapı açıldı. Kafası üç numara tıraşlı, pos bıyıklı bir genç adam girdi içeri. Üzerinde boğazdan fermuarlı kışlık bir mont, sağ elinde kalın, kareli bir kumaştan biçilmiş, el dikimi bir çanta, ayaklarında spor ayakkablar vardı... Resepsiyona yaklaştı. Arkada, bir dolabın üstüne konmuş televizyona şöyle bir göz attı. Dolabın yanındaki aralık duran kapıya doğru seslendi.
-Kimse yok mu ?
-.....................
Biraz bekledi. Resepsiyon tezgahına bir kaç kere avcunun içiyle vurdu.
-Kimse yok muuuu ?
-Bi dakka, geliyom.
Aralık duran kapı gıcırdayarak açıldı, yaşlı bir adam çıkıp geldi.
-Buyur ?
-İyi akşamlar. Bana bir oda lazım, bir geceliğine.
-Olur, kimliğini ver.
Genç adam bez çantasının ceplerinden birinden siyah meşin kaplı bir nüfus cüzdanı çıkarttı. Cüzdanı tezgahın üstüne koydu, tedirgin elini de onun yakınına. Sanki birileri alıp kaçabilirdi de, eğer öyle olursa anında müdahale etmeliydi. Kaptırmamalıydı sanki. Nüfus cüzdanının kapağında iki zımba deliği vardı. Tezgahın arkasındaki yaşlı adam bir nüfus kağıdına, bir genç adama baktı.
-Cezaevinden mi çıktın ?
-Alnımda mı yazıyor ?
-Bu yapraklı nüfus cüzdanları tedavülden kalkalı yıllar oldu.
Nüfus cüzdanına, kapağındaki zımba deliklerine baktı. Bu deliklerden cüzdanı, mahkum dosyasına prangalamışlardı. Nüfus cüzdanı da onunla birlikte on yıl mapus yatmıştı. O mapus senin bu mapus benim dolaşıp durmuştu.
-Değiştirmeye zamanım olmadı.
Yaşlı adam üstelemedi. Bir cezaevi kentiydi burası. Görüş günlerinde, özellikle bayramlardaki bir kaç gün süren açık görüş günlerinde; haftalar, bazen aylar süren isyanlarda, açlık grevlerinde mahkum yakınlarıyla dolup taşardı... Garip insanlardı bu mahkum yakınları. Doğulusu, batılısı, lazı, arabı, dil bilmezi, okumuş yazmış, iş güç sahibi, kelli felli olanı... Çeşit çeşit. Hele bir Güler ablaları vardı bunların. Allah düşman başına vermesin. Kara kuru, kavrulmuş kalmış bir kadındı. Kardeşi ve kardeşinin karısı yıllardır içerdeydi. Güler yıllardır hiç bir görüşü kaçırmaz gelirdi. Yanında hep bir kaç kişi. Ve açılmaya hazır bir pankart. “Tutuklu ve Mahkumlarla Dayanışma Derneği.” Bu kadın esnafların baş belasıydı. Fırsatı ganimet bilip, dışardan gelen görüşçülere fahiş fiyatlarla satış yapmaya, oda kiralamaya çalışanları durmadan mahkemeye veriyordu. Sonuç alıyor muydu bilinmez ama, o bunu hep yapıyordu. Ve esnaf artık onu tanıyordu. Caddenin ortasında avazı çıktığı kadar bağırıp sövüyordu, kadın. Utanmıyordu. Son bir yıldır, yanına kardeşinin içerden çıkan karısını da takmıştı. Birlikte geliyorlardı. Ortalığı birbirine katıp gidiyorlardı.
Karşısındaki genç adama baktı, terörist bunlar, ne olur ne olmaz. Başka kapıya, diyecekti.
-Bak bey amca, bir kaç saat önce askerlik şubesindeydim. Yarın hastaneden rapor alıp şubeye götüreceğim. Kalacak yer lazım. İstersen telefon et sor. Al işte telefon numarası, dedi. Cebinden çıkarttığı buruşuk bir kağıt parçasını uzattı adama.
Yaşlı adam telefon etti. Durumu anlattı. Kapattı.
-Tamam. 9 numara, yukarda. Ücret peşin.
***
Dar uzun bir oda. Duvarların sıvası dökük. Girişte kapının hemen solunda eski püskü bir karyola. Karşı duvarın tam ortasında geniş ve uzun bir pencere. Gökyüzü odanın içinde sanki. Çantasını karoyolanın üstüne atıp, pencereye gidiyor. Omzunu pencerenin kenarına dayayıp dışarı bakıyor. Dolunay, kocaman, tabak gibi bir dolunay. Gümüşi renkli, soluk soluk ışıyan, soğuk bir dolunay. Kalsam mı, çekip gitsem mi dercesine, kararsız kararsız olduğu yerde asılı duruyor sanki. Bir sigara yakıyor, sokağa üflüyor dumanını, garip bir duygu... Bu yabancı, bu tanımadığı kentte, çıplak bir otel odasında, tek başına ve özgürdü, yıllar sonra. Ahmet Telli geldi aklına.
Ve işte dışardayım
Ey hayat, ey yaşam
Uçur beni daldan dala.
Daha, öğlenleyin içerdeydi oysa. Maçtan sonra ranzaya uzanmış sızlayan bacaklarını dinlendiriyordu. Bir yandan ufak ufak kestiriyor, bir yandan da Sezai’yi düşünüyordu. Onunla birlikte oynadıkları her maçı alıyorlardı neredeyse. Bu pek eğilip bükülmeyen, sessiz sedasız müebbetini yatan adam, maçta bir başka oluyordu. Elleri önde, başı yerde koşuyordu sanki. Başını kaldırıp sağa sola bakmıyordu, oyunu okumuyordu da, kokluyordu sanki. Hiç beklemediği yer ve zamanda, onun çıkarttığı topu ayağında buluyordu... Şu açığa çıkarsam ve pas alırsam, gol, diyordu. Oraya kaçıyordu ve topu ayağında buluyordu. Yok canım bu çocuk iyi topçuydu...
-Ardaaaaşşşş, Tahliyeeee... Ardaaaaşşşş !!!!
-İşletiyor, inekler, diye düşündü. Ses etmedi. Biri geldi, dikildi başına.
-Yolcu gelmiş, kapıda bekliyor.
Başgardiyanlardan birinin soyadıydı Yolcu. Ve herkes öyle çağırırdı onu.
-İşineeee....
-Ya valla cürüm, inanmazsan Hüseyin abiye sor.
-Ardaaaaşşşş, aşağı gel.
Yolcu’nun sesiydi bu. Onu işletmek için başgardiyanı da kafalamış olamazlardı ya. Kalktı, Hüseyin abi ile burun buruna geldi. Ardaş aşağı inmeyince, Hüseyin yukarı çıkmıştı.
-Gözün aydın.
-Yok yaaa, gerçekten mi ?
-Hazırlan bakalım. Yolcuya söyledim, gitti, yarım saat sonra gelecek.
-Hazırlanacak bir şey yok ki. Ne varsa hepsi burada kalacak. Çantamı alacam ama. Cumhur dikmişti onu.
Çantanın içine bir iki parça bir şey tıkıştırdı. Aşağı indiler. Herkes yemekhanede. Adresler, haberler, selamlar..... Şuna git, bunu gör, şunu söyle. Mektup yaz. Bizi unutma. Şu kitapları gönder...
Herkesle teker teker öpüşüp helalleşti. Hakkını helal et. Görüşürüz. Kendine iyi bak. Herkese selam söyle. Bize git. Şuraya uğra... Gardiyan geldi. O koridora çıktı. Arkadaşları da koğuş kapısının önüne taştılar. El salladılar. Onları bırakıp gidiyor olmanın üzüntüsü içindeydi. Yürüyordu. Dönüp bakıyordu. El sallıyordu. Her döndüğünde arkada bıraktığı arkadaşları uzaklaşıp küçülüyordu. Utanıyordu sanki. Onları bırakıp gitmek... On yıl sonra çıkıyordu işte.
Müdürün odasında bir müddet bekletiler. İkinci müdür, bir şeyler anlatıyordu. Aslında bir hafta önce almışlardı tahliye tebliğini. Ama araştırma yapmışlar, başka tutuklaması var mıymış, diye. Bu kanuni haklarıymış. Gecikmeden dolayı dava açacak olursa, kaybedermiş filan...
Jandarmalarla bir askeri minibüse bindi. Geçmiş olsun, dediler. Dönüp arkada kalan cezaevine baktı. Son iki yılı burada geçmişti. Son cezaevi direnişi, son açlık grevi.
Askerlik şubesinde, git iki fotoğraf çektirip getir, dedi bir subay. Önünde oturduğu pencereden dışarı baktı. Ben mi, yani yalnız başıma mı ? Ben buraları tanımam. Yanıma birini verseniz olmaz mı ? Yanına bu işten hiç de hoşlanmadığı her halinden belli olan bir asker verdiler. Ellerini kollarını sallaya sallaya gidiyorlardı şimdi. Yıllardır görüşe çıktığı zamanların dışında, hiç dönmeden 20 adımdan fazla yürümemişti, mapushane koridorlarından başka bir yer görmemişti. Şimdi durmadan, dönmek zorunda olmadan yürüyordu. İnsanlar gelip geçiyordu yanından. O yürüyordu. Garip. Askerin gösterdiği bir fotoğrafçıda resim çektirip aldılar çok beklemeden. Teknik epey ilerlemiş. Geri döndüler.
-Bu durumda sizi mevcutlu olarak Burdur’a sevketmem gerek, dedi görevli subay.
-Bir kaç hafta izin almam mümkün değil mi ? On yıldır içerdeydim.
-Siz anlıyorum ama. Birinin kefil olması gerek. Bir tanıdığınız filan yok mu ?
- Var, var olmasına var da... Çok uzaktalar. Tahliye ansızın geldi. Şimdi haber alıp gelmeleri en az bir hafta sürer. Yol iz bilmez yaşlı insanlar. Buralarda da kimim kimsem yok.
-Bakın okumuş yazmış birine benziyorsunuz. Beni anlamanız gerek.
-Yok yok, yanlış anlaşılmasın. Size bir şey dediğim yok. Ben yalnızca...Kaçıp göçecek değilim. Verilen cezayı yattım çıktım. Ama on yıldan sonra doğrudan askerlik...
-Üzgünüm. Ben verilen emirleri uyguluyorum. Şimdi isterseniz gidip telefon edin. Aslında geceyi burada geçirmeniz gerek ama isterseniz, bir otelde kalın. Size verdiğim bu evrak ile yarın hastaneye gidin, askerlik yapıp yapamayacağınıza dair doktor raporu alın buraya getirin. En geç 11’ de burada olun. Gelmezseniz firar etmiş duruma düşersiniz. Beni de zor duruma düşürürsünüz.
-Geri geleceğimi nereden biliyorsunuz ?
-Biz insan sarrafıyız. Her halinizden belli. Söz verirseniz gelirsiniz.
Sigarayı tutan parmakları acıdı hafiften. Kendine geldi. Parmakları arasındaki sigara tükenip filitreye dayanmıştı, parmaklarını yakmıştı, hafiften.
Hepsi bu, bir cigaralık zaman.
Kapıyı kilitleyip çıktı. Garajların nerede olduğunu sordu yoldan geçen birine. Gösterilen yöne doğru, sağa sola baka baka yürüdü. Hem korku, hemde korkusuzluk vardı içinde. Daha yeni çıkmıştı içerden. Kim ne diyecekti ki ? Bir terslik olsa bırakmazlardı zaten. Zaten bir hafta bekletip, her yere sorup soruşturmuşlardı, başka bir tutuklaması, aranaması var mı, diye. Korkup çekinecek bir şey yoktu. Yoktu da... Yine de, ne olur ne olmaz... Fazla dolaşmamak gerek ortalıkta... Garajda yan yana dizili telefon kabinlerine yöneldi. Birinin önünde durdu. Arka cebinden çıkarttığı bir parça kağıdın üzerinde yazılı olan telefon numaralarına baktı. Telefona baktı. Bir şey anlamadı. Telefon kabinleri de değişmişti. Bir uçağın pilot kabini gibi. Karmakarışık. Gel de çık işin içinden. Sağa sola baktı. Tam karşıda terminal karakolu vardı. Gidip durumu anlatsa, yardım istese. Ben içerden yeni çıktım. Telefon edemiyorum. Şu numaraya, buradan telefon etmek mümkün mü dese ? Öyle ya daha yeni çıkmıştı içerden. Eceli gelen köpek camii duvarına siyermiş derler. Kapıyı açıp içeri baktı. İki memur sobanın başında ısınıyorlardı.
-Afedersiniz, buradan bir telefon edebilir miyim ?
-Burası telefon kulübesi mi ?
-Yok da, ben içerden yeni çıktım. Telefon etmeyi beceremedim de dışarda
-Öteki kabinlere bak sende. Denediğin bozuktur belkide.
Şansını daha fazla zorlamaya gerek yoktu. Döndü, sağa sola baktı. Önünden geçmekte olan bir delikanlıyı durdurdu.
-Pardon.
-Evet ?
-Bana yardımcı olabilir misiniz ? Telefon etmem lazım, bir türlü beceremiyorum. Anlamıyorum bu aletlerden. Eskiden böyle değildi.
Bunları derken, cebinden bir avuç para çıkartmış, burnunun dibine dayamıştı ötekinin. Neden sonra şaşkınlığı geçen delikanlı, bir miktar para aldı, numarayı çevirdi... Olmadı galiba. Bir daha denedi.
-Numara düşmüyor.
-Sağol birader, çok teşekkür ederim.
-Rica ederim, bir şey değil.
Numaraları çeviren delikanlı giderken, döndü bir daha baktı ona. O sağa sola bakınıyordu çaresiz. Sakin ol, telefonun üzerindekileri oku. Ona göre çevir numaraları, diyordu kendi kendine. Olmuyordu işte. Başka birisine sordu. Telefon numarasını gösterdi.
-Nereye telefon edeceksin ?
-Şey, İzmir’e.
-Bunda şehirlerarası kod numarası yok ki ?
-Kod numarası mı ?
-Evet. Telefon rehberinden bulursunuz.
Adam gitti. O Bilet gişelerinin birinden telefon edeceği yerin şehir kodunu sordu. Rehbere bakıp söylediler. Tekrar gitti, telefon kulübesine, tekrar denedi. Bu sefer oldu galiba. Çalıyordu.
-Alo
-......
-Aloo, kimsiniz ?
-Şey ben Tahir beyle görüşecektim.
-Kimsiniz ?
-Eee, ben Ardaş.
-Aaaaa, Ardaş sen misin ? Neredesin ? Ben Fatoş. Bekle. Tahiiiirrr, Tahir koş, Ardaş çıkmış.
-Fatoş sen misin ? Sesini tanıyamadım.
Nereden tanıyacaktı ki ? Hiç duymamıştı ki onun sesini. Tahir gelmişti o ara.
-Alooo, Neredesin ? Ne zaman çıktın ?
-Ya, bugün öğlen çıktım. Garajdayım. Nazilli’de. Askere götürecekler galiba. Bir kefil lazımmış.
-Tamam hemen geliyoruz.
-Yok yok, bu saatte gerek yok. Yarın Hastaneden rapor götüreceğim 11’de.
-Nerede kalacaksın gece ? Paran var mı ? Bekle biz gelelim.
-Yok valla gereksiz. Acele etmenize gerek yok. Bir otelde yer buldum.
-Tamam saat 11’de askerlik şubesinde buluşuruz. Bak eminmisin, istersen atlayıp hemen geliriz.
Fatoş bir şeyler söylenip duruyordu arkadan. Fatoş’u mektuplardan tanırdı. Tahir’le aynı koğuşta kaldığı bir yıl içinde iyi bir arkadaşlık kurmuşlardı. Tahir, Fatoş’a ondan bahsetmiş mektuplarında. Fatoş Ardaş’a da yazmaya başlamıştı. Ataol Behramoğlu’ndan şiirler gönderiyordu. Bu sıkıcı şehir hayatından kaçıp, kırlarda, dağlarda kömün çiftlikleri kurmak, öyle yaşamak gerek, diyordu. Sosyalizm de özgür komünlerin gönüllü birliği değil miydi aslında ? Öyle miydi ? Öyleyse de bu koşullarda... Bu düşüncelere pek alışkın değildi o. Fatoş doğayı kirleten fabrika bacalarına, araba egsozlarına veryansın ediyordu mektuplarında. Tahir çıkınca bu sefer onu mutlaka ikna edecek, doğaya döneceklerdi. Şehirden uzak bir çiftlik kurup orada üretecek, geçineceklerdi. Ancak zorunlu olurlarsa ineceklerdi şehre. Öyle söylüyordu. Tahir bir yıl yatıp çıkmıştı. Telefon numarası bırakmıştı. Buraya en yakın oydu. Yanlış mı yapmıştı yoksa, böyle uluorta aramakla ? Ama sesi iyi geliyordu.
-Bak Fatoş kızıyor ama. İstersen sen söyle kendisine...
Telefonu alan Fatoş:
-Ama olur mu ? Bu saatte ne yapacaksın tek başına ? Bu kadar yıldan sonra. Yok biz geliyoruz, olmaz valla.
-Yok Fatoş, sen merak etme. Ben hallederim. Tahir’e söyledim. Yarın gelin yeter.
-............
-Tamam mı ?
-Hadi tamam. Dikkatli ol.
-Tamam merak etmeyin. Hadi iyi geceler. Yarın buluşuruz.
***
Hastanede elindeki belgeyi ona buna göstere göstere gitmesi gereken yeri buldu. Muayene ettiler. 10 yıl hapiste yattığını duydular, ses etmediler. Askerlik yapmasına engel olacak bir durumu yoktu. Bunca yıldan sonra, çakı gibiydi aslında. Ne bir tel saçı ağarmış, ne tek bir dişi çürümüştü. Sağlam raporunu alıp, yürüye yürüye, sağa sola baka baka döndü askerlik şubesine. Kapıdan girdiğinde önce Tahir’i gördü. Bu gözleri mavi, saçları kıvırcık, sığırcık da Fatoş olsa gerekdi. Boynuna sarıldılar. Fatoş ağladı, gözyaşlarını sildi, tekrar ağladı, tekrar sildi göz yaşlarını. Masanın öteki tarafında oturan subay onlara bakıyordu, dikkatle.
-Biz kefiliz, dedi Tahir.
O zamana kadar sessiz sedasız kenarda duran, takım elbiseli bir adamı da işaret ederek. Adam başıyla evetledi, Tahir’in dediğini.
-15 gün sonra kendi ellerimizle teslim ederiz birliğine, dedi.
Adını hiç duymadığı bir yerin belediye başkanıymış. Tahir’in çocukluk arkadaşıymış. Onu da alıp gelmişler. Ne olur ne olmaz, diye... Elleri boş dönmek istememişler geriye...
Gerekli işlemler yapıldıktan sonra. Çıkarlarken, subay onlarla tokalaştı. Sıra Ardaş’a gelince.
-Hani kimim kimsem yok buralarda diyordun ? dedi.
-Yok yani o anlamda değil. Yani ailem, akrabam filan...
- Biz varız ya, dedi Fatoş.
- Evet biz varız, dedi Hakan ve Tahir.
“Öyle bir ufka vardık ki sevgilim, artık yalnız değiliz”, diye düşündü Ardaş. Koluna girdiler. Alıp özgürlüğe götürdüler.
- Celali ağ günlüğü
- Yorum yazmak için giriş yapın veya kayıt olun
