Asiye Turhallı ile Söyleşi - Hülya Yetişen

asiye-turhalli.jpg

Uzun zamandır kafamda savaşın en büyük mağduru olan Kürt kadınlarından biriyle söyleşi yapma fikri vardı. Bunu 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’ne denk getirmeyi istedim. Bu Analarımızın yürek heyecanlarını, yaşamdan biriktirdiklerini dinleyip, Onlar’ın gözüyle dünyayı yorumlamak önemliydi. 30 yıldır süregiden savaşta iki evladını kaybetmiş, ailesinden çokça canlar yitirmiş, evleri, köyleri ve şehirdeki iş yerleri yakılmış, işkenceye maruz kalmış Asiye Ana (Turhallı) bu ayki söyleşimizin konuğu oldu. Paylaşımı tanıdık, bize o denli yakın, hüzünlü ve o kadar da dirençli yaşam öyküsüydü anlatılanlar. . .

 

 Hülya Yetişen : Bize çocuk Asiye'yi anlatır mısınız? Nerede doğdu? Çocukluğunu nasıl yaşadı?

Asiye Turhallı: Riz'de doğdum. Riz, kocaman ceviz ağaçlarıyla özdeşlemiş Bingöl/Genç'e bağlı bir köydür. Sarım çayının kıvrılarak aktığı, yüksek dağların çevrelediği bu vadi, bereketli topraklara sahiptir. . . Şeyh Sait isyanı sonrasında bizimkilerden geriye kalanlar, Diyarbakır'a sığınmış. 10-15 yıl sonra da gelip bu dağ köyüne yerleşmişler. Ben ailenin dördüncü çocuğuyum. Babam Diyarbakır ve Bingöl çevresinde tanınan saygın bir alimdi. Böyle bir ortamda doğup büyüdüğüm için kendimi daha serbest ve özgür hissederdim. Özgür bir çocuktum. . . . . .

 
Hülya Yetişen: Özgür bir çocuktum derken? . .

Asiye Turhallı: Belirleyici olan babamın bize, yani çocuklarına karşı olan tutumu idi . Evimizin bir bölümü medrese idi. Her gün onlarca çocuk, genç ve yetişkin insanla karşılaşıyorduk. Onlarca faqinin (medrese öğrencisi) her gün ders aldığı bu eve gelip, hatır soranlar, sorunlarına çözüm arayanlar, danışanlar. . . . velhasıl sorunların olduğu ve aynı zamanda çözüldüğü bir ortamda büyüdüm ben. Babamın sulhuyetçi ve adilane çözüm yöntemi insanları memnun ederdi. Yüzleri gülerek ayrılıp giderlerdi. İnsanların babamızı çok sevdiğini her davranışlarından hissederdik. Aslında bu sevgi karşılıklıydı. Dolayısıyla büyüdüğüm ortam, günlük kavgalardan ve gerginliklerden uzak rahat bir ortamdı. Böyle bir ortamda da çocuklar özgürce büyür. Ben de böyle büyüdüm.

Köyümüzde değişik aşiret ve kabilelere mensup insanlar yaşıyordu. Bölgeden ve uzak yerlerden gelen öğrenciler ortamımıza değişik renkler katıyordu. Doğal olarak değişik çevrelerden çok sayıda arkadaşım oluyordu.

Biz de 11-12 yaşlarına kadar erkek kız ayırımı biçiminde bir uygulama yoktur. Erkek arkadaşlarımızla aynı oyunları oynar, aynı ortamları paylaşırdık. Babamın beni biraz kayırdığını düşünürdüm. Bu nedenle de çevrenin ilgisini çeken bir çocukluk geçirdim. Dediğim gibi kız erkek ayırımı olmadığı için oyunlarımız da ortaktı. En çok “Bır” (koşu, zekâ ve kıvraklığa dayanan bir ekip oyunu) ve “dama” oynardık. Bu oyunlarımıza çoğu zaman büyük ve yaşlı erkekler de dahil olurdu. Kısacası çocukluğumun geçtiği ortam, güven ve sevginin bol olduğu rahat bir ortamdı.

Hülya Yetişen: Babanız medrese hocasıydı, sizi niçin okuttu? Kız çocukların eğitimine nasıl bakardı?

Asiye Turhallı: Okumak da benim için bir oyundu. Babamın çevre köy, ilçe ve illerden gelen öğrencileri (Faqi) vardı. Bu öğrencilerle birlikte ders almak bir yarıştı aslında. Kız çocukların okuması benimle ya da bizimle başlayan bir olay değil. Nenelerimiz, teyzelerimiz, halalarımız, medrese eğitimi almış okumuş insanlardı. Okuma geleneği, kuşaktan kuşağa devredilmiş.

Hülya Yetişen: Bu bir medrese kültürüydü yani?

Asiye Turhallı: Evet. Bu eğitim salt Arapça veya Kuran okumakla sınırlı değildi. Kürt edebiyatından beyitler, akideler de okutulurdu. Seyda-i Mella Xelile Sêrte nin" Neclenam"ı, Melle-i Batei´nin Kürtçe Mevlidi gibi. Kız ve erkek çocuklar yan yana ders alarak okuyorlardı. Bu da medrese kültürüydü.

Hülya Yetişen: Kürdistan’da bir kadın olarak doğup büyümek ve yaşamak neyi ifade eder?

Asiye Turhallı: Çocukluğum çok rahat ve güzel geçti, demistim. Ne yazik ki bu çok kısa sürdü. Bu güzel yılları 15 yıl yaşamak bile bana çok görüldü. 14 yaşında iken amcamın oğlu ile evlendirildim. Tabi çocuk yaşta olduğum için bu evlilikle ilgili kimse benim fikrimi almadı. Kaldı ki sorulsaydı bile babamın saygınlığına karşı koyacak gücüm yoktu ki! Bu bana özgü bir durum değildi. Hiçbir genç kızın buna karşı koyacak gücü yoktu. Bu benim tek değil bütün Kürt kızlarının kader bildiği bir durumdu. Bu nedenle de yaşamım allak bullak oldu. Aklım hep oyunlarda kaldı. Oynasaydım. “ Bakın hele kocaya varmış, hâlâ oyun oynuyor!” diyeceklerdi.

Hülya Yetişen: Bu evlilikten dolayı babanıza kızmıyor muydunuz? Neden karşı koymadınız?

Asiye Turhallı: Öncesinde öyle bir örnek yoktu ki! Ben nereden bilecektim karşı koymayı? Zaten Kürt kızları kendilerini hep feda eder, ailesini zora sokacak durumlardan kaçınırlar. Bu da bizim geleneğimizin bir çelişkisi. Aileleri için kaderlerine boyun eğerler. Ben de babama, aileme bir leke gelmesin diye boyun eğdim. Zaten çevreden gördüğümüz, öğrendiğimiz de buydu. Kızlar babalarının sözüne çok bağlı olurlar. Zaten ben de babamı kıracak bir davranışta bulunmazdım.

Erkekler bu konuda daha şanslı sayılırlardı. Buna rağmen bir gün bile babamdan böyle bir ayırımcılık görmedim. “Erkekler farklıdır!” biçiminde bir sözü ondan işitmedim. Ancak anamın erkek çocukları daha farklı gördüğünü de itiraf etmeliyim. Kürdistan'da kadın “ava-i” dir. Yani yapan, kuran, yöneten, varsıl olan, barışı kuran, sulhuyeti getiren demektir. Neden bunu söylüyorum? Hatırlıyorum; kavgalarda ninelerimiz, halalarımız araya girer barıştırırlardı. Hani Kürt kadınının “ Beyaz Tülbent” olayı vardır. En büyük kavgalarda bile kadın başındaki tülbenti başından alıp araya attığında iki tarafta anında kavgayı bırakırdı. Bu barıştır, sulhiyettir.

Hülya Yetişen: Kadın, kavgayı başlatan taraf olmuyor muydu hiç?

Asiye Turhallı: Nadiren de olsa böyle kadınlar da vardı. Mal-mülk için erkeğe “ Hakkından çıkmıyorsun” biçiminde kavgaya sürükleyen durumlar da oluyordu. Ama o zaman o erkek için “ Kadının aklına uydu, sonu bu oldu” derlerdi. Bizde kadının en büyük rolü analık roludür. Bir evde, kadın, ana varsa varlık, bereket, huzur vardır. Erkek yıkıp, döken, dağıtandır. O ise, toplayan ve kurtarandır. Fedekârlık hep kadına düşer.

Hülya Yetişen: Kürt kadını hep başkaları için mi yaşar?

Asiye Turhallı: Kadın vücuduyla, beyniyle, fikriyle, duygularıyla her biçimiyle bir fedaidir ve fedakârdır. Bu çok eskilerden süregelen bir yaklaşım olduğu için kadının kemiklerine ve ruhuna işlemiş ve böyle özümsemiş.

Hülya Yetişen : Ezildiğinin bilincinde mi?

Asiye Turhallı: Bilemem onu. Ancak biz öyle gördük. Buna rağmen kadın hâkimdi de. Sözü para ederdi. Örneğin, çok küçük yaşta evlendirildim. Ve çocuk yaşta ana oldum. Buna rağmen kendime güveniyordum. Neyin doğru, neyin yanlış olduğunu çıkarıyordum. Her şeye hakimdim ve başarabiliyordum. Bir ben değil, etraftaki kadınların çoğunluğu böyle idi.

Hülya Yetişen: Bölgeye özgü bir durum mu bu?

Asiye Turhallı: Olabilir. Yine de her şeye rağmen ailede erkeğe danışır, habersiz hiç bir işe girişmezdik. Kadının hep öne çıktığını iddia etmiyorum. Ancak son söz her zaman erkeğindi. Kadın kadar yetenekli olmadığı halde. Böyle de olsa kadın, erkeği frenleyen bir kuvvetti. Kadının bu rolü olmasa toplumumuz daha da allak bullak olacaktı.

Ezilmenin sadece Kürt kadınına özgü bir durum olduğunu düşünmüyorum. İstisnasız dünyanın her yerinde bu var. Çok yerler gördüm. Dünya kadınlarıyla tanıştım. En azından gözlemleme imkânım oldu. Karşılaştırdığımda, gelişmiş ülkelerdeki kadının belki de daha çok ezildiğini söyleyebilirim. Kürt kadını daha çok toplumsal açılardan, savaşlardan, yıkımlardan, ölümlerden, kavgalardan çekiyor. İlle de aile baskısı kaynaklı değil bunlar. Bu yönleriyle yaşananlar Kürt kadınının kendi bireysel acılarını hissetmesini engelliyor.

Hülya Yetişen: Riz'de başlayıp Diyarbakır'da devam eden bir yaşantınız var. Bir kadın olarak köy ve şehir yaşamı arasında ne tür farklılıklar gördünüz? İlk tepkileriniz ne oldu?

Asiye Turhallı: Bana ilk çarpan şey, kadın-erkek arasındaki farktı. Erkekler dışarıya çıktığı için, askerden, şurdan burdan az da olsa Türkçe öğrenirlerdi. Bu onlara göre bir avantajdı. Yeterli de görürlerdi. Kadının böyle bir durumu yoktu. Türkçe konuşamıyor olmak beni zorladı. Henüz yirmimdeyken anaydım. Üç çocuk anasıydım. Çocuklarım hastalandıklarında en azından doktora götürdüğümde Kürtçe bilen doktor bulamazdım. Bize bağırırlardı. Küçümserlerdi. “Of off! Şimdi biz bunların ruhunu mu geri çevireceğiz!” derlerdi. Hele o hemşireler nasıl da burun kıvırırlardı. Halk da onlara öylesini özeniyordu ki Türkçe konuşmak için can atıyordu. Bildikleri birkaç kelime ile de bize hava atıyorlardı.

Diyarbakır, Riz gibi değildi. Riz kadar doğal ve özgür bekliyordum. Her şey çok yapmacıktı. Bakıyordum çok yeteneksiz insanlar bile başımıza padişah kesiliyordu. İnanır mısın en büyük horlanmayı da hastane kapılarındaki kapıcılardan görürdük. Bağırıp, çağırıp bizi dışarı atarlardı. O zaman henüz çok küçük olan çocuklarımla doktor kapılarında şu yemini ettim. “ Ben çekiyorum, çocuklarım asla çekmeyecek! Onları okutup, hemşire doktor yapacağım. Böylece onlar kurtulurken çevrelerini de kurtaracaklar. ” Hepsini de okuttum. Kız erkek ayırımı yapmadan. Köyde kadın daha da serbestti. Burada akşam olunca kadın tek başına sokağa dahi çıkamıyordu. Kötülük erkekten geliyordu. Güvenlik kaynaklı da olsa gezen kadın hakkında dedikodu yapılırdı. Kız erkek ayırımı daha çok belirgindi. Adamın on oğlu bir kızı varsa oğullarının hepsini okutur, kızı cahil bırakırdı. Köyde hep beraber çalışıp tüketildiği halde burada kadın hep içeride ev işlerini yapar, çocuk büyütürdü. Açıkçası kadınlar için feodal baskının daha çok olduğu yerdi. Riz daha özgürdü.

Hülya Yetişen: Hiç mi avantajı yoktu şehirde yaşamanın?

Asiye Turhallı: Türkçeyi çözdükten sonra yaşam biraz daha kolaylaştı. Değişik insanlar tanıdım. Çocuklarımı okuttum. İlkokullardaki ödevlerine bile yardımcı oluyordum. Arapça okumadan kaynaklı Türkçe alfabe ile okuma yazmayı da kendi kendime, ağabeyim Melle Sıddık'ı taklit ederek öğrenmiştim. Sonra çocuklarım her öğrendiklerini de benimle paylaşırlardı. Onlardan da çok şey öğrendim. Değişik insanlardan değişik şeyleri gözlemleyerek öğreniyordum. Şehrin böyle bir avantajları da vardı.

Hülya Yetişen: İstanbul' a zorunlu bir göç durumunuz var. Böylesi zorunlu bir göç, bir Kürt kadını olarak sizde nasıl bir etki yarattı?

Asiye Turhallı: Soruya cevap vermeden, İstanbul'a neden göç etmek zorunda kaldım ona da biraz değinmek istiyorum. Yaşanan baskılar sonucunda alınmış zorunlu bir karardı bu. Artık Diyarbakır'da yaşam hakkımız hiç kalmamıştı. Ölümle kalım arası bir karardı bu. Altı çocuk anasıydım. Gözüm gibi baktığım, büyüttüğüm, huzur bulduğum, hayallerimi okuyarak geçekleştiren, zor günümde avuntum olan çocuklarımı adı konulmamış bu savaş alıp götürmüştü.

Oğlum Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni kazanmış, büyük kızım ise, lise öğretmeni olmuştu. Diğerleri de okuyorlardı. Aziz'in şehadet haberi bir bomba gibi patlamıştı evimizde. Aniden hayatımız altüst olmuştu. Sadece benim değil, binlerce ailede patladı bu bombalar. Yuvalar dağıldı. Şunu biliyorum ki bir tek ben değil, binlerce, hatta milyonlarca Kürt kadını yaşadı bunu. Çocuklarını, eşlerini, kardeşlerini, babalarını kaybettiler. Köyleri yakılıp yıkıldı. İşyerleri gasp edildi. Malları mülkleri talan edildi. Sadece günleri değil, gelecekleri de karartıldı. Çoğu da geride iş yapamayacak yaştaki çocuklarıyla hayatta kalabilmek için metropollere göç etmek zorunda kaldı. Gerekçe de ekonomik değil, güvenlikti.

Benim elimde altı çocuktan geriye ikisi kalmıştı. TIP okuyan oğlumun cenazesini, 90’lı yılların sonlarında vurulmasına rağmen ancak 5 Mart 1991 de ailesi ve çevresi olarak defalarca ölümü atlatarak, Dersim-Bingöl dağlarının kış koşullarından getirip toprağa vermiştik. Oğlum Aziz, bizim için her şeyin sonu ve başlangıcıydı. Cenazeyi toprağa vermek en büyük borcumuzdu. “Yaşarken neden sahip çıkmadınız da ölülerini almada bu kadar kararlısınız? ” demişti Bingöl Alay komutanı. Yaşarken karar onlarındı. Ölülerini alma kararı da bizimdir, diye cevap vermiştik. Kaldı ki bir mezarı bile çok görmüşlerdi. On arkadaşıyla birlikte Peri Suyu yatağına atmışlardı. Cenazeyi alma sırasında akrabalarım da çok zorlanmış, el ve ayakları kardan yanmış, çığ tehlikesi geçirmiş, yabani hayvan saldırılarına maruz kalmışlardı. Aile bütün bir kışı dağlarda geçirmişti. Neyse ki cenazemizi almak bile bir teselliydi. Bir ana olarak “ Yavrumun tabutuna, ölüsüne bari sarılsaydım” diyordum.

14 yaşındaki kızım Ayfer'in cenazesini alamadık. Aziz’imin ölüsüne sarılmıştım. Bütün dini vecibelerini yerine getirerek toprağa teslim etmiştim. Ayfer’imin kemiklerini toplayıp Diyarbakır´a getiremedim. Ölü de olsa ona sarılmak, sarı saçlarını okşamak isterdim. Mahsum Korkmazlar gibi onu da Siirt'te Şirvan da 13 arkadaşıyla bir çukura koydular. Mezar taşını bile çok gördüler. Onlarca defa ölümler atlattık. Ancak alamadık. Şirvan savcısı “ Neden böyle ısrarlısın” demişti. Anayım sahip çıkmak zorundayım. Üstleri bile örtülmemiş, kol ve bacakları dışarıda diyor köylüler. Her ana bunu yapar” demiştim ona. Ayfer’imi alamadım. O Herekol Dağları’nda kalbim, canımın bir parçasını bırakmış gibiyim. Siirt’ten gelenlere hep selam gönderiyorum. “Nerede kızın? ” diye soruyarlar. “ Siz götürün! O alır!” diyorum.

Çocuğumu almaya yeminliyim. Geceleri rüyalarıma giriyor. Ona karşı borçluyum. Vicdan azabı çekiyorum. Ne yazık dağlarımız Ayfer gibi on binlerce ana evladının kemikleriyle doludur. Onlar ki Kürtlerin beyni en zeki ve en yiğit evlatlarıdır. Doktor, mühendis, avukat. . . . Milyonlarca ana bu acıları yaşadı, yaşıyor.

İki evladımı kayıp etmiştim. Koşullar çok zorlayıcıydı. Çocuklarımıza sahip çıktığımız için çok göze çarpmıştık. Üzerimize çok geldiler. Aziz Diyarbakır’da cenazesi ailesi tarafından alınan ve kitlenin sahip çıktığı ilk gerilla idi. Tıp öğrencisi olması, ailenin tek erkek çocuğu olması, insanlara çok işlemişti. Büyük bir etki uyandırmıştı. Üstelik gençler de ondan çok etkileniyordu. Onlar için bir örnek oluyordu. Dolayısıyla aile de hedef alınıyordu. .

Ağustos 1992 de Ağabeyim Melle Sıddık vuruldu. Gerilla cenazelerine sahip çıkıp, yıkadığı ve toplumdaki saygın yeri nedeniyle hedef seçilerek vuruldu. Çünkü devletin “bunlar Ermenidir” iddalarına karşı O dini vecibeleri yerine getirerek toprağa veriyordu. Onun vurulması ailecek belimizi kırdı. Artık toparlanmayacak biçimde herkes bir yerlere gizlenerek dağıldı.

1992 sonrası Diyarbakır artık ölümler kenti olmuştu. İki yıl gizlenerek, sürekli evler, semtler değiştirerek geçirdik. 1994’ten itibaren artık bu mümkün değildi. Bu sadece benim çekirdek ailem için değil, bütün ailemiz için geçerliydi.

İlginç değil mi bir taraftan polisten, askerden canımızı kurtarmak için kaçarken, öte taraftan da Türk metropollerine sığınmak zorunda kalıyorduk!

Bu da gerçekten denize düşenin yılana sarılması gibi bir şeydi. . Ya ölecektik ya da bir ikisi böylece kurtulacaktı. İki kızımı da yanıma alarak eşim olmadan İstanbul’a gitmek zorunda kaldım. O bir devlet kurumunda işçiydi. Hep takipteydi. Önce onu Urfa’ya sürgüne gönderdiler. İşte ailem böyle darmadağın oldu. Bari iki çocuğumu kurtarayım diye İstanbul’a kaçtım.

Bir kadın için İstanbul çok zor bir şehirdir. Diyarbakır gibi hiç değildi. Yaşıyordum ama bütün özgürlüklerim elimden alınmıştı. Adres bile gösteremiyorduk. İnsan mıydık, neydik? Bunun bile artık ayırdını yapamıyordum. Ölmeden öylesine yaşıyorduk işte.

Küçük kızım Diyarbakır’da Anadolu Lisesinin en parlak öğrencisi iken, getirip İstanbul’da sıradan bir liseye zorla kaydını yaptırabilmiştim. Diğer kızım da Diyarbakır’da sürekli gözaltına alınmış olmanın gerginliğini burada da yaşıyordu. “Ana, Diyarbakır’ın bütün işkenceci polisleri buraya gelmiş!” diyordu. Böylece o da bizden ayrılmak zorunda kaldı.

Tıp öğrencisi oğlumu, Lisedeki kızımı, kaybetmiştim. Biri lise öğretmeni, biri gazeteci, diğeri de üniversiteyi kazandığı halde kaydını bile yaptıramamış kızlarımı da yıllarca ve belki de hiç göremeyecektim. Daha da katmerlisi kardeşlerimi, çok sayıdaki yeğenlerimi, kuzenlerimi kaybetmiştim. Bir cehennem azabı gibiydi her şey. Annemin altı erkek, dört kız evladı vardı. Annem okutup doktor, avukat, imam yapmıştı. Ama ortada tek biri kalmamıştı. Üstelik cezaevlerinde olan iki oğlunun eşleri de henüz çok küçük olan çocuklarıyla çok zor durumdaydılar. Altmış yaşlarındaki Anam (Dazor) İstanbul-Muş arası cezaevi kapılarında, direnişlerde ayakta durmaya çalışıyordu.

Bunu yine belirtmeliyim ki bu örnek, milyonlarca Kürt kadınının yaşadığı örneklerden sadece biridir. Biliyorum, daha beterini yaşayan binlerce ve belki de on binlerce Kürt kadını vardır.

Diyarbakır’da iken ekonomik durumumuz iyi sayılırdı. Buna tutunarak İstanbul gibi bir şehirde belki de diğer göç eden milyonlar gibi zorlanmadık. Ancak çevre itibarıyla çok zorlandık. Kaçtığımızı dahi gizlemek zorundaydık. Kimselere söylemiyorduk. Kürt olmamız bile İstanbul da hedefte olmamıza yetiyordu. Ayrımcılık çok belirgindi. Hele asker gönderme taşkınlıkları, provoke edip karşı çıkmamızı bekliyorlardı. Havaya atış yaptıklarında kendimizi tabana atardık korkudan. Konuşmalarımızdan Kürt olduğumuz anlaşılınca, yüz ifadeleri hemen değişir, sözlerle taciz ederek küçümserlerdi. .

İki yıl oldukça zorlu geçti İstanbul’da. Zaten Diyarbakır’da HADEP ve İnsan Hakları Derneği’ne üye olmuştum. Burada da HADEP’e üye oldum ve İl yönetimine seçildim. Çalışmalarında aktif yer alıyordum. Diyarbakır’a nazaran kısmen rahat olmasına rağmen yine de zorlukları vardı. Onlarca defa gözaltına alındım. İşkencelerden geçirildim. Ve tabi ki belirli gün ve kutlamalarda bol bol polis dayağı yedim.

Hatırlıyorum 1998 Yılı’nın 8 Mart’ında Taksim Meydanı, geleneksel kıyafet ve renkleriyle Kürt kadınlarıyla dolmuş ve alacalı alacalı olmuştu. Etrafı da özel tim ve polislerce kuşatılmıştı. Bu renklere tahammül edemediler. Sopa, dipçik ve gazla saldırdılar. Çok sayıda kadın yaralandı. Buna rağmen direniyorduk. Ayakkabılarımızı, mantolarımızı yerlerde bırakarak koşuyorduk.

Fatih’teki evimize kendimi nasıl perişan bir halde attığımı hatırlıyorum. Yani İstanbul dedikleri şehir, benim için kavga şehri oldu. HADEP’te iken çok zorluklarla karşılaştık. Engellendik, yasal zeminden ısrarla çıkartılmak isteniyorduk. Yönetici olarak ilçelerimize dahi gidip gelemiyorduk. Hep takip ve hep sorgulardaydık.

1999’Yılı’na gelindiğinde Abdullah Öcalan’ın yakalanmasıyla birlikte faşist dalga, daha da yükseldi. Her yer ve herşey ateş topu gibiydi. Kürt kurumları basılıyor, Kürtler her yerde linç ediliyordu. Türk asker anaları kışkırtılarak ortam provoke ediliyordu. Arabada Kürtçe konuşana dahi saldırılıyor, böylece iki halk karşı karşıya getiriliyordu. Ama yine de mutlaka bir şeyler yapılmalı ve bu yangın söndürülmeliydi.

Şekernaz Ana ile il yönetiminde beraberdik. O da benim gibi evlatlarını kaybetmişti. Bu konuda ona açıldım. O da tıpkı benim gibi Barış Anaları Girişimi’nin zorunluluğunu hissetmişti. Evet doğru Türk analarının birer oğulları gitmişti. Ama biz, birçok evladımızı, kardeşlerimizi, yeğenlerimizi, kuzenlerimizi, komşu ve dostlarımızı, insanlarımızı kaybetmiştik. Üstüne üstlük, malımızı, mülkümüzü yitirmiş, köylerimizi kaybetmiş, metropollerde sürgün yaşıyorduk. İşte bu acının dile gelmesi gerekiyordu.

Herkes bize “ Bu ortamda kimse böyle bir inisiyatifi tanımaz” diyordu. Umutları yoktu. Ancak biz pes etmedik. İnsan Hakları Derneği’ne gittik. Bağcılar’dan evlatlarını yitirmiş Kürt anaları da gelerek basına açıklama yapıyorlardı. Bir araya gelerek ortak bir basın açıklaması yaptık. Beklediğimizin çok üstünde etki uyandırdı.

Hülya Yetişen: Nasıl bir etki? Biraz açar mısınız?

Asiye Turhallı: Her kesim üzerinde etkili olmuştu ve aydınların da odağı olmuştu. Çünkü bu girişim, anaların çığlığından başka bir şey değildi. Bütün acılarımızı kalbimize gömerek, başka anaların ağlamaması ve başka çocukların yetim kalmaması, akan kanın durması adına kendimizi ateşe atma pahasına da olsa giriştik bu işe.

İlkin Perihan Mağden bizimle bir ropörtaj yaptı. Sonrasında Gülay Göktürk, Zeynep Göğüs, Orhan Pamuk, Ali Bayramoğlu, Onur Akın, Cezmi Ersöz, Ferhat Tunç, Servet Kocakaya gibi şahsiyetler, ATV, Kanal 7 gibi kurumlarla da röportajlar yaptık. Tepkiler çok olumluydu. , . Orhan Pamuk “ Ben sizi böyle beklemiyordum. Her yere gidin, acılarınıza rağmen barış çalışmaları yapabiliyorsanız siz çok şey başarırsınız. Barışı anlatın” diyordu.

Meclisteki bütün siyasal partilere gittik. Milletvekilleriyle görüşmeler yaptık. Dış ülkelerden gelen delegasyonlarla görüştük. O ülkelere davet edildik. Çalışmalarımız Türkiye ile sınırlı kalmadı. Almanya, Fransa, Belçika, Hollanda, İtalya, Polonya gibi ülkelere de gittik.

AB nezdindeçalışmalar yürüttük. Milletvekilleriyle görüştük. Avrupa Parlamentosu’nda Kürtçe konuşmalar yaptık. Barışı dillendirdik. Önemli devlet şahsiyetleriyle görüştük. Mesela Bayan Mitterand, "Ben birey olarak Kürtler için ne yapabilirim ki? " demişti. "Çok şeyler! Siz iktidarda olmasanız da Fransa’nın önemli bir şahsiyetisiniz. Elbette ki çok şey yapabilirsiniz” demiştik. Kısacası herkesle görüşmeye çalışıyorduk. Ancak asıl muhatabımız Türk asker ve polis analarıydı. Onlara ulaşmak çok zor ve neredeyse imkânsızdı. Zar zor Bağcılar’da bir aileye ulaştık. Evlerine gittik. Aile, oğullarını Dersim’de kaybetmişti. . Bu aile ana-baba bana sordu. “Sen oğlunu nerede kayıp ettin? ” “Tunceli” dedim. Adam renk attı. Odadan çıktı. Tekrardan dönüp geldi. “ Çık dışarı” dedi. Ona “Senin oğlun benim oğlumu vurdu. Allahım bana büyük sabırlar verdi. Oğlum tek erkek evladımdı üstelik, okuyordu. Doktor olacaktı. Ne ben ne de sen oğullarımızı artık getiremeyiz” dedim.

Bunun üzerine adam içeri geldi kızgındı ve baştan sona MHP armalarıyla donanmıştı. Aziz’in vurulma tarihini sordu. 1991 Yılı dedim. Ama onların oğlu çok sonraları vurulmuştu. Tarihler örtüşmedi neyse ki. “ Bizim çocuklar vatan için vuruldu. Sizinkiler terörist. Neden sahip çıktınız? ” dedi. Sınırları çok zorluyorlardı. Bu ülke hepimizin. Sizin çocuklar özgür ama bizimkiler değil. Çocuklarımız çok başarılıydı. Türkiye’nin en iyi okullarında okuyorlardı. Zulüm olmasa, dağa gitmeyeceklerdi. Gelin siz biz çocuklarımızı siyasete kurban etmeyelim. Bak Doğan Güreş ve Tansu Çiller’in çocukları da asker. Ama nerede askerlik yaptılar? " dedim. Bana hak verdiler. Ama yine de çıktıktan sonra takip ettiler. Zorla izimizi kayıp ettirdik. Çok korkmuştum.

Gördüğünüz gibi şimdi yıl 2010. Malesef hâlâ kan akıyor. Hâlâ barış yok. Hâlâ analar ağlıyor, gözaltılar yaşanıyor. Cezaevleri doldu. Üstelik çocuk yaştakilerle. Biraz yol alınmış olsa da bütün bunlar yaşanıyor.

Hülya Yetişen: İstanbul’dan Diyarbakır’a tekrar geri dönüş yaptınız. Bundan da biraz bahseder misiniz?

Asiye Turhallı: Geri dönüş de gönüllü olmadı. İstanbul’da da rahat yoktu. Yıl 2006 idi. Avrupa’da tedavi gören kızımın yanındaydım. Bir yakınım telefonla aradı. Dedi ki ev sahibiniz beni aradı. Dedi ki “ Polisler evi basmış sizi arıyorlar. Gelsin buradan evini taşısın. Mahalleye rezil oldum” demiş. Gidemiyordum. Kızım çok ağır hastaydı. Gelmezseniz eşyalarınızı sokağa atacaklar” deyince çekip gittim. Çocuklarımızı kayıp ettikten sonra eşim çok çökmüş, yaşlanmıştı. İstanbul’da cezaevinde sakatlanan bir kardeşimden başka kimsemiz kalmamıştı. Nakliyeci firmalar bulduk. GÖÇ-DER’in yardımıyla eşyaları Diyarbakır’a götürdüm. Kiralık ev bile bulamadığımız için eşyaları bir depoya koyduk. Şunu düşündüm. Ölüm bile olsa toprağımda olsun. Yani on yıl önce mâhkum olarak çıktığım Diyarbakır’a yine mâhkum olarak geri dönüyordum.

Hülya Yetişen: Bazı toplum bilimcileri ve tarihçileri Kürdistan da gizli bir anaerkilliğin hâkim olduğunu söylerler. Aile yaşantınızda ve çevrenizde böylesi örnekler var mı?

Asiye Turhallı: Genel olarak ben bu görüşe katılmıyorum. Ama kısmen böyle olanlar da var. Yani kadın ne kadar yetenekli ne kadar çekip çeviren de olsa erkeğe danışmadan hiçbir şey yapamaz. Yaptığı şeyde de erkeğin arkasında olduğunu düşünerek gücünü oradan alır. Geleneksel olarak eşini pasif göstermez. Kendini öne çıkarmaz. Erken yaşlarda eşlerini kaybetmiş bazı kadınlar hem analık ve hem de babalık yapmak zorunda kalsalar da erkek gibi hâkim kadın olurlardı.

Hülya Yetişen: Son otuz yıllık toplumsal özgürlük mücadelesinde kadının kazanımları ne oldu?

Asiye Turhallı: Kadınlar bir kere çok acı yaşadılar. Savaşın bütün çirkinliklerini, yıkıntılarını onlar çektiler. Bu yönüyle çok acılar var. İnkâr edilemeyecek kadar her şey ortada. Ancak şurası açık ki bu mücadele, kadınları sokağa döktü, bir araya getirdi ve birbirine kenetledi. Kadın da her alanda yerini aldı. Eğer yaşanan bu acılar olmasaydı, kadın da kitlesel bir biçimde böyle bir tavır içinde olmazdı. Acılarımız biraz da okulumuz oldu.

Kürt kadını mücadelede tecrübe, bilinç ve perspektif kazandı. En önemlisi Kürt kadını nerede ne zaman olursa olsun kendini ifade etme gücünü kazanmıştır. Okuma düzeyi de ne olursa olsun bu böyledir. Dernekleşme, örgütlenme deneyimini ve olanaklarını kazanmıştır. Bütün bunlara rağmen ne Kürt kadını ne Türk kadını ne Avrupa ve ne de Dünya kadını özgürdür. İsterse sabahtan akşama kadar slogan atsın dernekleşsin veya örgütlensin de. . . . Hâlâ ailenin bütün yükü kadının omuzlarında. Son karar gücü de olamamaktadır. Geçmişe göre rolü biraz genişlese de yani milletvekili, doktor, avukat, sanatçı, olsa da bu böyledir.

Hülya Yetişen: Evlatlarınızdan bir kızınızı ve bir oğlunuzu savaşta yitirdiniz. Diğer üç kızınızın yaşamı da mücadele içinde geçti. Siz de bu mücadeleye omuz vererek, HADEP’te Barış Anaları İnsayatifi’nde ve İnsan Hakları Derneği’nde aktif çalışmalarda yer aldınız. Göç-Der’e ise üye olarak destek sundunuz. Size bu gücü sağlayan azim kaynağınız neydi?

Asiye Turhallı: Mücadeleyi hakkın mücadelesi olarak bildiğim içindi. Gerçekten bana bu güç veriyordu. Kürtlerin ezilmişliğini ve onların bu hakarete karşı mücadele vermelerinin haklılığı, benim de buna kendi çapımda bir katkı vermem gerektiği fikriydi. Çocuklarımdan tut, mücadele içindekilerden hiçbirinin bir başkasının hakkını gasp ettiğine tanık olmadım. Tersine hakkı gaspedenlere karşı durdukları için söyledikleri sözler de büyük bir inanç ve kutsal kitap gibi geliyordu bana. Ortada büyük bir hakaret vardı. Ve bunun için de direnmemiz gerekiyordu. Bu bana ayakta kalma gücünü verdi hep.

Hülya Yetişen: Bildiğim kadarıyla 1925 ten bu yana aşiretiniz MISTAN ve aileniz devletin ağır baskılarına maruz kalmış. 85 yıllık Türkiye Cumhuriyeti’nin inkâr ve imhâ politikalarına doğrudan muhatap olmuş biri olarak bu gün gerçekleşebilecek bir barışa inanıyor musun?

Asiye Turhallı: İnanıyorum. Nene ve büyüklerimizin anlattıklarından çıkardığım hep aynı olduğudur. Farklı olan sadece ve sadece zamandır.

Ahmet Amcam ile oğlum Aziz’in kaderi aynı oldu. Amcam daha 20 yaşlarında iken Solhan’da 1925’te on arkadaşıyla birlikte vuruluyor. Askerler başını kesip götürüyorlar. Fatma halam Mıstan’dan yalınayak yola çıkarak iki gün sonrasında kardeşinin başsız cesedine ulaşıyor. O’nu elindeki iz ve elbiselerinden tanıyor. Kucaklamak istiyor ancak iki eli de parçalanmış cesedin içine giriyor ve orada bayılıyor. 1925’te Fatma halamın yaşadıklarını son yıllarda da annem, ablam ve ben yaşadım. O zaman da köylerimizi evlerimizi yakıp yıkmışlardı, şimdi de aynısını yaptılar. O zaman amcalarımız, dayılarımız katledilmişti. Şimdi de çocuklarımız, kardeşlerimiz, yeğenlerimiz katlediliyordu. Kısacası aynı akıbeti yaşıyoruz. Bu zulüm nereye kadar sürecek?

Hülya Yetişen: Yaşadıklarınıza rağmen sizde hiç intikam duygusu gelişmedi mi?

Asiye Turhallı: Neden intikamcı olayım ki? Biz yaşadık bari başkaları yaşamasın. Acı acıdır. Asker anasının da, gerilla anasının da çektiği acı aynıdır. Acının ne rengi ve ne de şekli var. Ancak acıyı yaşayanlar bu acıyı durdurabilir. Bu güne kadar aydınlar, siyasetçiler, yazar-çizerler, sanatçılar, sivil toplum örgütleri görevlerini yapmış olsalardı bu kan şimdi çoktan durmuştu.

Bu savaşta sadece Kürtler ölmedi ki. Asker de öldü, polis de. Dolayısıyla bu, tüm Türkiye’nin sorunudur. En büyük acıyı Kürt kadınları Kürt anaları çektiği halde, barış için en çok çalışanlar yine onlar oldu. Türk kadınlarına, analarına da görev düşüyor. İntikam yeminleri yerine başka kayıpların olmaması için ana yürekleriyle barışa güç vermelidirler. Kaldı ki şu an barış için koşullar çok daha müsait. Artık Kürtleri kimse öldürerek yok edebileceğine inanmıyor. Kaldı ki Kürtler de artık eski Kürtler değil. Savaşın da kazananı olmamıştır. Başka çıkar yol kalmadığı için barışa inanıyorum. Umut veren şey, Kürtlerin de Türklerin de savaşın bir çözüm olmadığını farketmeleridir. Bu beni umutlu kılıyor.

Hülya Yetişen: Bu barış nasıl olmalı? Kürtler neyi istemeli, Türkler neyi vermeli?

Asiye Turhallı: Kürtler kimden ne isteyecek? Bu ülkenin ortak sahipleri değil miyiz? Hiç kader birliğimiz yok mu? Ankara’da bir çocuk hangi haklarla doğuyorsa Diyarbakır’daki bir çocuk da bu haklara sahip olarak doğmalı. Kendi kimliğiyle, diliyle, rengiyle doğuştan gelen doğal haklarıyla yaşamalı. Bu doğal hakları için bir daha mücadele etmek zorunda bırakılmamalıdır. Kalıcı bir barışın bütün koşulları da bu çerçevede hazırlanmalıdır.

Hülya Yetişen: Mantığı yanlış bir soruyu güzel cevapladınız.

Hülya Yetişen: Gelinen aşamada Kürt mücadelesinin durumunu ve geleceğini nasıl görüyorsunuz?

Asiye Turhallı: Kürtler çok acı çekti, ağır bedeller ödediler. Hakları için her şeye rağmen halen de ayaktadırlar. Israrlı olduklarını görüyorum.

Hülya Yetişen: Riz, Diyarbakır, İstanbul, Avrupa ve Güney Kürdistan arasında parçalanan bir yaşamınız var. Bu parçalarınızı toplayabileceğiniz bir günü düşlüyor musunuz?

Asiye Turhallı: Bu konuda karamsarım. Hiçbir zaman toparlayabileceğime inanamıyorum. Bir taş yerinden teprendi mi o artık binbir parça olur. En iyisi taşın yerinden oynamamasıdır. Ben de büyük bir taş gibi parçalanıp dört bir tarafa dağıldım. Parçalarımı asla bir daha bir araya getiremem. Olmayacak bir şey gibi geliyor bana. Ailem için artık hiçbir şey eskisi gibi olamayacak. Tek avuntum ve temennim başkalarının bu acıyı artık yaşamaması.

Hülya Yetişen: Neden bu konuda bu kadar karamsarsınız ?

Asiye Turhallı: Neden? Altı çocuğum vardı. 1992’den beri bir çocuğumla kaldım. Biri henüz çocuk yaşta olmak üzere iki çocuğumu bu savaşta kaybettim. Üçü de yurtdışına çıkmak zorunda kaldı. Uzun yıllar birbirimizden hiçbir haber alamadık. Yıllar sonra bir kızıma ve o da kansere yakalandıktan sonra ancak ulaşabildim. Onunla karşılaştığımda bile acıdan sevinemedim.

Hülya Yetişen: Bu arada çocuklarınızdan biraz bahseder misin?

Asiye Turhallı: Çocuklar peşisıra dünyaya geldiler. Arkadaşça büyüyorlardı. İlk çocuğum 6 yaşında okula başladı. Onun okula başlamasıyla sanki okul evimize gelmişti. İkinci çocuğum yani Aziz de onunla okuma yazmayı söktü. O nedenle Aziz’i 5 yaşında okula verdik. Okul yaşantıları çok parlak ve hep örnektiler. Öğretmenlerinin de gururuydular. Benim gibi onlar da daha çocuk yaşlarda topluma karşı çok duyarlıydılar. Çok kitap okurlardı. 12 Eylül sonrasındaki yıllarda henüz ortaokul ve ilkokul öğrencisi oldukları halde dönemin çocuklarından belirgin bir biçimde farklı olarak çok hızlı olgunlaşıyor, siyasetle ilgileniyorlardı.

En çok da üniversite sınavını kazandıklarında sevinmiştim. Yani emeklerim boşa gitmemiş, ürün vermişti. Aziz’in Tıp Fakültesini kazandığını duyduğumda dünyanın en mutlu insanı olmuştum. Çocuklarımla iftihar ediyordum. Ama politikaya Kürt sorununa karşı çok duyarlı olmaları beni ürkütüyordu. Çünkü bu sorunun ne yaman sonuçları olabileceğini eski tarihsel gerçekliğimizden biliyordum. Her şeye rağmen ne de olsa anaydım. Kaygılarım bir ananın kaygılarıydı işte. Ama yine de hiçbir zaman kendi kararlarına karışmadım ve onlar da doğru bildikleri yolda kararlarını verdiler.

Ben çocuklarımı yitirdim. Onlar da bu yaşama veda ettiler. Ama ben yine de halkımız için umutlu olmak istiyorum. Ne Türklerin ve ne de Kürtlerin bu süreçte hata yapma hakları yoktur. Hiçbir şey insan hayatından daha değerli değildir. Sorunun bütün parçaları aynı zamanda çözümünün de parçalarıdır. Bir Kürt kadını olarak ve bu savaşta en çok mağdur olan kesimlerden biri olarak, temel istemim budur.

Hülya Yetişen: Özgürlük mücadelesinde aktif yer alan Dünya kadınlarına, Gerilla ve asker Analarına ne söylemek istersiniz?

Asiye Turhallı: Kadınlara çağrım olacak. Ama öncesinde benim için anlamı büyük olan 1991 Yılı’nın 8 Martı’ndan söz etmek istiyorum. 5 Mart’ta Aziz’in cenazesini toprağa vermiştik. Leyla Zana da Ülke Gazetesi’ndeki gazeteci arkadaşlarıyla birlikte ziyaretimize gelmişti. Çok samimi ve içtendi. Kardeşim gibi sevdim onu. Dilan Sineması’nda yapılacak kutlamaya benim de bir konuşma yapmamı istedi. Bu olay bana çok yabancıydı. Neyse sonunda kardeşim Hüseyin Turhallı ile birlikte beni ikna ettiler. Kadınların kutladığı böyle bir günden de ilk defa haberim oluyordu. Ben de çocuğunu savaşta kaybetmiş bir ana olarak katılıyordum. Belki de bir ananın çığlığıyla içimi boşaltıyordum. İşte o an kesinlikle yalnız olmadığımın farkına vardım. Çünkü çığlıklarımızın boşuna gitmediği, acıların paylaşılıyor olduğunu, acı çekenlerin bir araya gelip güç olabildiğini o gün gördüm. O günkü etkinlikte kadın mücadelesiyle de tanıştığım için benim için anlamlıdır. Erkeklerin hâkim olduğu dünyamızda bütün savaşların, arkasında yine erkekler vardır.

Savaş, ölümdür, yokluktur, yoksulluktur. Bütün bunların da en çok kurbanları kadınlar ve çocuklardır. Dolayısıyla kadınlar en başta savaşlara karşı aktif tutum almalıdırlar.

Asıl çağrım hem asker ve hem de gerilla analarınadır. Biz çocuklarımızı, en değerli varlıklarımızı kaybettik. Onlar asla geri gelmeyecek. Sadece kendilerinin değil, milyonlarca kadının da aynıacıları yaşadıklarını unutmasınlar. Başka anaların bu acıları daha yaşayacak olmalarının ne kadar korkunç olduğunu birazcık hissederek çaba içinde olsunlar.

Ve Türk kadınlarına da çağrım, eğer gerçekten gelecekleri ve çocukları için umutlu olmak istiyorlarsa, Kürt kadınlarının barış mücadelesine destek versinler.

Öte yandan dünya kadınına baktığımızda kadın hâlâ recm edilebiliyor, töre cinayetlerine kurban gidebiliyor. En gelişkin ülkelerde bile Avrupa kadınının da hâlâ özgür olmadığı ortada. Aynı zamanda kadın ticaretini Recm’den farksız bulmuyorum. Bütün bunların sebebi erkeğin egemen zihniyetidir.

Hiçbir zaman pes etmeyen, çocuğunu mezara bile götürürken “ Ez barışê dıxwazım” diyen Kürt analarıyla, evlatlarını kaybetmiş Türk analarının şahsında bütün Anaları selamlıyorum. Ve dünya kadınlarının yaşamda yılın 365 gününde eşit ve ortak olmalarını diliyorum.

Hülya Yetişen: Yüreğinize sağlık Sevgili Asiye Ana. Şahsınızda tüm Kadınlarımızın 8 Mart’ını kutluyorum.

Asiye Turhallı: İlgi ve duyarlılığından dolayı ben de teşekkür ediyorum.

****

Bu söyleşinin yapılmasında emeği geçen Refika Turhallı’ya teşekkürlerimi iletiyorum.

****

Bir yangın gibi taşıyıp durduk

Kaderi ve acıyı göğsümüzde

Yer gök duman içindeydi sanki

Genzimizi yakıyordu ayrılıklar

*

Zulüm bırakmadı peşimizi hiç

Biz gittik o buldu izimizi

Konar göçer olduk yedi iklimde

Tanığımızdır dağlar taşlar

*

Yalnız bir öfke ışıltısı kaldı

Gözlerimizin yorgun sularında

Yaşamak bir inat oldu artık

Yaşamak bir direnme oldu zulme

……………. .
Ahmet Telli
 
 

Röportajlar Dizisi - Hülya Yetişen

hulyayetisen@yahoo. fr