Geçmişi Kandilli Asiler (Tarihe bırakılan çocuk ne oldu?) - Celali Söylenceler'e Önsöz
Şelaleye/ Düşmüştür/ Zeytinin dali/ Celaliyim/ Celalisin/ Celali.” Cemal Süreya)
Her metin bizi bir yolculuğa çağırır… Bu yolculuğun bilgi veya kavram, siyasal veya edebi olması yolculuğu ortadan kaldırmaz. Yolculuk ise, yolun, yolcunun ve yolculuğun bilgisini, bilincini ve bilgeliğini gerektirir… Gerçek veya mecazi olarak her yolculuk bizi “aramaya ve bulmaya” davet eder. Doğu bilgelerinden Cüneyd-i Bağdadi’nin, “Aramakla bulunmaz ama bulanlar yalnız arayanlardır” cümlesi bir keşif ve keyif diyalektiği olarak yolculuğu çok iyi özetler. Öte yandan, Mavi Kürt Cemal Süreya’nın “Yol bir kafiye arar ve bulur/ Dönemeçlerin benzerliğinde” dizeleri ise, bize bulmanın, hemhal olmanın hallerini anlatır…
Tuz-tarih dostum Suat’ın Celali Söylenceleri de bizi tersinden ve düzünden, siyaseten ve/veya edebi olarak bir yola, yolculuğa çağırıyor. Okura yolcu olmasını öneren bu metinler, aynı zamanda sır metinleri… Sır’ların metin olarak yeryüzüne çıkması, tümüyle sır olma özelliğini ortadan kaldırmıyor. Çünkü yazar metne her zaman sırlarını yükler. Okur ise o sırları elde edeceğini zanneder. Oysa kolları bağlı okur için bu ne mümkün ne de gereklidir. Okurun bir metnin bilgisini, imgesini, tümüyle ele geçirmesi mümkün değildir. Bu yazar için de geçerlidir, yazarın elinden çıkan metin artık anonim olmuştur ve her okur onu kendi meşrebince yorumlama, çoğaltma hakkına sahiptir. Bu nedenle M: Cevdet Anday, “Eksik bıraktım şiirimi onu sen tamamla” diye seslenir okura… Yazarıyla metni arasında olduğu gibi, okurla metin arasında her zaman bir mesafe vardır. Bizim mahallenin Celalilerinden Suat’ın metni geriye doğru bir yolculuğa okuru çağırırken, yüklediği sırlarla taammüden okurun temas etmesini istiyor… Bizim mahalleden ve bizim mahallenin asi ve aksi sokak çocuklarından söz etmişken, bir şiir molası verelim… Bir şiirden dizeler yolumuzu kessin… Soluklanalım… Hatırlayalım…
“O zamanlar büyük kentlerin varoşlarında/ Hayatın dengesini tartan öğrenciler vardı/ Taşralı yüreklerinin tedirgin terazileriyle/ Öfkeye benzerlerdi biraz, aceleci sert tatlı/ Sevgi kadar yumuşak, yoksulluk kadar katı/ Yürüyüşleri önemli, susuşları anlamlı/ Birer düş damlasıydı duruşları rengini evlerden alan/ Sözleri alışılmış görüntülerin örtülerini aralardı./ Bir köprü kurup sorulardan hemen kendilerince/ Bilinen iki şey arasında/ Sular gibi akıp altından, üstünden rüzgâr gibi geçerek/ O masal ülkesinin kapılarını zorlarlardı/ İnançları kadar yalın kılıcıyla yanıtlarının/ Boyları ırmak boylarınca serin söğüt dallarıydı” (Şükrü Erbaş)
Son on yıldır, geçmişe ilişkin şiir, roman, hikaye ve sinema türünden sanatsal çabaların, tarih ve sözlü tarih çalışmalarının çoğalması rastlantı değil. Bu gelişmeler, “Hafıza patlamasından”, “hafızanın başkaldırısından”, “hafızanın intikamından”, “hafıza konjonktüründen” söz edilen bir dönemin sonuçları… Sanatın araçlarıyla da geçmişin işlenmesine dair çabalar bir yanıyla bizim mahallenin çocuklarının travmalarıyla baş etme yollarından biri… Yazı bir baş etme aracı… Bu baş etme sorunsalını psikiyatrinin “yasını tutma” kavramıyla da ilişkilendirince, yüzleşme bahsinin salt politik bir süreç olmadığı anlaşılabilir… Öte yandan her metin gibi söylenceler de unutma ve hatırlama işlevi görüyor. Hatırlama ve unutma diyalektiği bu metnin ana fikirlerinden biri olarak okunabilir. Tarihin marangoz hatası devletlerin tarihin yazım hatası resmi tarihlerin “unutma ve unutturma” üzerine kurulu olduğunu söylemek malumun ilamıdır. “Delilleri karartmak” üzerine kurulu resmi tarihin toplumsal baskılar sonucu unutma ve unutturma mesaisi mümkün hale gelmeyince, “hatırlayarak unutturmak!” taktiği gündeme getirilir.
Eski ama eskimemiş “delil” sözcüğünü “kanıttan” çok severim… Delil karartmak üzerine kurulu resmi tarih ile sayımız suyumuz olmadığını söylemek bile fazla… Resmi tarihin yanlışlarını işaret edip kendi resmi yanlışlarımızı doğrulamak isteyen bir tarih yazımı bizim mahallenin kolektiflerinde hâlâ geçer akçe tarih yazımıysa iki, üç daha fazla düşünmek gerekir. Hâl böyle olunca, tarih ile yüzleşmek/hesaplaşmak yerine söylemde ve eylemde delil karartmak geleneği sürmesi kader ve keder gibi… Mahallenin dışlanmış(!) dışarlıklı delileri veya Celalileri ise, ısrar ve inatla, politik veya edebi metinlerle sosyalizm uçağının düştüğünü, yeni bir sosyalizm tasavvuru için devrim/sosyalizm/örgüt/parti kara kutularını bulup delilleri okumanın şart olduğunu yineleyip duruyorlar. Uçağın düşmediğini savlayanlar için kara kutuları bulmak diye bir sorun zaten yok… Uçağın düştüğünü söyleyenlerin bir kısmı ise, bunun teorik ve pratik pilotaj hatasından değil nesnel koşullardan (doğa şartları, tarih, devlet parmağı, emperyalizm vs…) olduğunu söylediklerinden kara kutuyu aramak diye bir dertleri yok. Bazıları ise, kara kutuyu bulup saklamanın telaşındalar…
Can Yücel’in, “Bin dereden bir kendimi getirdim” dizelerinden mülhem, bin dereden bir kendini getiren Suat’ın, hatıradan büyük tarihten küçük, kül değil külliyat olmuş Celali yazılarından söz ediyorsak, tarihten de hatıralardan da söz ediyoruz demektir. “Edebiyat şahsi ve muhteremdir” algısından çoğaltarak, “tarih şahsi ve muhteremdir” diye bir cümle kurmak bizden uzak olsun. Her kıymetli yazım biriciklik yanı sıra “bir ağaç gibi tek ve hür” bireyin özgün/özgün üretimini içerir, Ne var ki, edebiyat gibi tarih de içinde toplumsal-bireysel halleri barındırır… Bu metinlerin içinde nice Celali karakterin varlığı bize okumanın yan geliri olarak siyasal portreler tadı da veriyor.
Kendini “Ben anlatı doymazıyım” diye tarif eden şair İ. Berk, “Kedi beslemem. Tarih de.” demişti… Celali yazılarda Suat, tarih de siyaset de besleyerek okuru mizah duygusu ile karışık hatta kimi zaman şaka makamında bir dille, yüzleşmeye de davet ediyor. (“Aynalara hangi yüzle gidilir” derim ben bir şiirimde. Derim ve susarım. Anlayana ayna ve suret saz, anlamayana tarih ve coğrafya az…” Bu metinler, cevap anahtarı metinleri değil, tersine soru metinleri… Edip Cansever’in, “Sordular. Sorular benim insanlarımdır” dizesinden el alarak söylersem, bu metinlerdeki her “kahr-aman” aynı zamanda bir soru kişiliği. Bizim mahallenin cevap anahtarı olarak kurgulanan failleri ve fiilleri için bu önemli bir kırılma noktası. Cevapların bazılarının öldüğü, bazılarının ağır bazılarının hafif yaralandığı bir süreci, hatıra makamında hikâye etmek önemli bir çaba…
“Celali Söylenceler”, şair Ece Ayhan’ın, “Şiir yazarken tarih bileceksin ama bilmezlikten geleceksin” cümlesiyle de okunabilir. Suat, siyaset, tarih bilip bilmezlikten geldikçe hikâyeler sanatsal tat veriyor. Tersinden, sanat biliyor da bilmezlikten geldiğinde, metinlerde politik kıvam öne çıkıyor… Öte yandan Karavuş Suat, bizim mahallenin çocuklarını (ve elbette kendini) anlamaya, anlamlandırma çabası içinde… Hal böyle olunca, bir şiir yeniden yolumuzu kessin ve sonra sürdürelim muhabbeti:
“Biz o çocukları hiç anlamadık/ Biz o çocukları tanımadık hiç…/ Mavi bir damar gibi kentin gerilen bedeninden/ Bir çığlık çağlayanı gibi, geniş uzun pembe/ Savrulup gittiler de kaç kez rüzgâr rüzgâr/ Duyurabilmek için bizim türkülerimizi bize/ Bir gün olsun inip aralarına katılmadık/ Sesimizi tatmadık seslerine…/ Korktuk, neden korktuğumuzu bilmeden/ Büyük heyecanlardan korktuk, yakın acılardan/ Kurumlaşmış ne varsa güzeli ve geleceği kuşatan/ Korktuk hepsinden…/ Çekilip böcekler gibi evlerin kabuğuna/ Sıkı sıkı sürgüledik kapılarımızı,/ Balkonlara çıktık en fazla, camlardan sarktık/ Garip bir merakla bakıp arkalarından/ -Saygılı, şaşkın, küçümser-/ Karmakarışık duygular içinde bocalayıp kaldık./ Sözleri ulaştı uzaklığımıza perde perde/ Tanyerinde yükselen buğusu gibi toprağın/ Ama elleri, yürekleri, yüzleri/ Sert miydi, dost muydu, düşman mıydı?/ Bir gün olsun dokunup kendi ellerimizle/ Aklımızla yüreğimizle duygularımızla/ Anlamadık…/ Uyup yükseklerden gelen bir sesin buyurgan tonuna/ Bizim olmayan bir ağızla konuştuk haklarında…/ Şimdi düşünüyorum da/ Korkmayan yanımızmış o çocuklar bizim/ Ama biz korktuk./ Konuşan yanımızmış o çocuklar bizim/ Ama biz sustuk./ Düşleyen yanımızmış o çocuklar bizim/ Ama biz düşünmedik./ Direnen yanımızmış o çocuklar bizim/ Ama biz teslim olduk…” (Şükrü Erbaş)
Şimdi soru şu; peki o çocuklar kendilerini anladılar mı? Celali söylenceler bir anlama, anlamlandırma çabası olarak okuyabilir miyiz? Okuyabiliriz… Ama belki de daha da önemlisi, daha önec altını çizip üstünü boş bıraktığım gibi içinde nice dertli sorular saklı hikayelerdir bunlar… Asi ve aksi çocukların cevaplarının ne olduğu bir kenara, asi ve aksi Celali sorularıyla yüklüdür bunlar… Karavuş Suat’ın soruları üstlenmesi ve hikayelere yedirmesi,yazarla-metnin bir tür “sır katipliği” halidir… Bu soruları yanıtlamak için ise, hikayenin dışına çıkıp, yerel ve evrensel sosyalizm deneyimlerini yüzleşmek amacıyla hıfzetmek ve meşk etmek gerekir…
Hatıra ile tarihin bileşik makamıdır bu hikayeler/denemeler… Okuru tarih kazısına çağırdığı için Celali Kazılar olarak da okunabilir. İşaret ve itiraz parmağını yitirmeyen bizim mahallenin çocuklarının hallerini içeren otuz iki kısım tekmili birden hikâyat…
Sanki Altındağ’da eski bir sinemadayız ve Karavuş Suat, birden sahneye fırlayarak “korsan!” koyuyor… İzleyiciler merak ve korkuyla, sahneyi ele geçiren devrimcinin ajitasyon çekeceğini zannederken o sahnenin kenarına oturup, “Size hatırı ve hatırası olan sine/masal hikayeler anlatacağım” diyerek başlıyor anlatmaya… İzleyicilerin ezberi bozuluyor, filmi unutuyorlar, sonra da hep birlikte sinemadan bir yürüyüş eyleyip hikayede adı geçen yerlere tarih gezisi yapıyorlar…(Belki de bu nedenle, An(ı)kara’ya her gidişimde Altındağ tabelasını görünce aklıma gelir Karavuş Suat… Aklıma gelir, mahallenin sarışın çocuğu Necdet Adalı… Biri elimden tutsa da anılar üzerinden sokakları, mekânları gezdirse ve anlatsa derim… Ama her şey uzak şimdi, insan uzak, yakın uzak… Git, git bitmeyen bir yolculuk…)
Cemal Süreya “Bir kitapta resim şart!” diyordu… Sine/masal yazılar bunlar, bol resimli… Çifte alıntılı çocuklar var içinde… Dergilerin kıymetli orta sayfalarını meşk edip sol içi münazaralarda kullanan çocuklar var… Hapishaneler, hücreler var. Daha açıkçası, soyut değil somut, gerçek insanlar var… Hal böyle olunca bir metinde, kitapta asi şart, diye tarihe dil-not düşüyorum ben de… Bir metinde, o metnin ve yazarın dilinin ucunda ve altında, bilinçaltında ve bilinç üstünde sorular olan asiler olacak ki, dengesi bozulsun harflerin, anlamların. Dengesi bozulsun sosyalist resmi tarihlerin… Tarihen ve siyaseten zamanını doldurmuş malumatfuruş tapu ve tabu sahiplerinin cevapları tepetaklak olsun…Bu hikayeleri okurken, yazar olarak tanıdığımız ama şairliğini pek bilmediğimiz Yıldırım Türker’in “Saçakaltı” şiirinden şu dizelerin de içimizden/dışımızdan okunmasını isterim:
“…/ Yakalarımızı kaldırırdık usulca. Hepimizin takma adı… adresi vardı. Birbirimizi iyice tanımak istemezdik. Biri hakkında her şeyi iyice bellediğimizde sanki onu usulca dünyaya iterdik. Büyülüydük… Elimiz kolumuz bağlıydı. Bir insanın… bir kedinin… bir hayatın… bir sokağın sonu gibiydik. Her sonu sırtlandık. O saçakaltında yangınlardan… baskınlardan… kırımlardan geçtik. Azaldık… İnceldik. Bir avuç mermi çekirdeği gibi alımlı ve çıplaktık. Gidenleri… dünyaya kaptırdıklarımızı şehitleri unutuverdik. Bazı geceler… saçakaltında… hayatımızın kapıları şiddetle zorlanırken… yakalarımızı kaldırmış titrerken… birimizin ağzından apansız bir iniltiyle çıkardı onlardan birinin adı. Kof bir mermi kovanı gibi yere düşerdi. O sesle ürpererek hatırlardık. Sarayları dağıtır… babaları yakar… yollara barikatlar kurardık. Bazen boz bir sesle okşardık hayatı. İncittiğimiz yaraladığımız yerlerini şehvetimizle sarmaya çalışırdık. Kanayan dizini tükürüğüyle ondurmaya çalışan çocuklar gibiydik. Bereliydik. Hiçbir acımızı unutmadık. Acılarımıza tuhaf bir sadakatle bağlıydık. O saçakaltında buluşan beceriksiz haydutlar. Nasıl benzerdik birbirimize. Ben sana bakıp dilimi düzeltirdim. Sen bana bakıp yüreğini toplardın…” (Yıldırım Türker)
Melih Cevdet Anday’ın, “Peki,/ Dağa bırakılan çocuk ne oldu?/ Şimdi herkesin ağzında bu konu/ Kurda kuşa yem mi oldu dersin ormanda?/ Parçalarını olsun buyamaz mıyız?/ Parçalarından bir insan çıkmaz mı ortaya” dizeleriyle ilişkilendirelim Celali Söylenceleri… Tarihten ve siyasetten sınıfta kalan coğrafyadan bütünlemeli Celali çocuklara ne oldu? Cümle ahali, Celallenmeden iki vakte kadar cevaplasın… Tarih beklemeyi sevmez…
Sezai Sarıoğlu
10 Mart 2010/ Nar’istanbul
- Yorum yazmak için giriş yapın veya kayıt olun
