Sabetaycılar, Yahudiler, Anti-Semitizm ve Kemalizm

Eskiden İslamcı yazarların ilgi alanında bulunan Sabetaycılar, Yahudiler ve bunlar üzerine komplo Teorileri, son zamanlarda Soner ve Küçük Yalçın’ların kitaplarıyla tekrar gündeme geldi.

Sanılanın aksine, bu kitaplarda neyin söylendiği değil, niçin, şimdi ve nasıl söylendiği daha önemli ve anlamlıdır ve toplumsal sınıfların konum, yapı ve ilişkilerindeki değişmeleri anlamak için ilginç ipuçları sunarlar. Herkesin bildiği gibi, tarih tarihle değil, bu günün tartışmalarıyla ilgilidir ve bugün çatışan güçlerin çıkarlarını korumanın aracıdır. O halde soralım: “Bayram değil, seyran değil eniştem beni niye öptü?” Türkiye’nin devlet sınıflarının, ya da Kemalist nomenaklaturanın çıkar ve eğilimlerini yansıtan bu yazarlar niye Sabetaycılara taktılar? Bu hangi toplumsal gücün eğilim, çıkar ve konumunun savunusudur?

Yirminci yüzyıla kadar İslam’ın yayıldığı ülkelerde Yahudi düşmanlığı yoktur. Yahudi düşmanlığı, Batı Ortaçağının Hıristiyan ülkelerinde, kimi zaman tefeci-bezirgân sermayeye yönelik bir tepkinin; kimi zaman da kendileri tefeci bezirgânlaşmış Hıristiyan tüccarların ve burjuvaların, bezirgân bir kavim olan Yahudilere rekabetinin bir aracı olarak görülür.

Burjuva devrimleri Yahudileri gettodan kurtarıp eşit yurttaşlar haline getirdi. Bundan sonra Yahudiler devrimci demokratik fikirlerin en büyük taşıyıcısı olmuşlar ve İbrani dininde derin kökleri olan ve ihtilalcı tarikatlara ilham veren mesiyanik gelenek üzerinden modern sosyalizmin de en büyük kurucuları ve geliştiricileri olmuşlardır. Proletarya, yeryüzünde bin yıllık adil düzeni kuracak modern bir Mesih'tir de.

Bu nedenle, burjuva devrimcisi mason derneklerinde de; sosyalist ve işçi örgütlerinin içinde de, kapitalizmi ve komünizmi bir Yahudi komplosu olarak gören teorileri haklı çıkarırcasına, Yahudiler toplumdaki oranlarıyla kıyaslanamayacak bir nicelik ve nitelikte yer almışlardır. İçinden Yahudilerin çıkarıldığı bir burjuva uygarlığından ve modern sosyalist ve işçi hareketinden geriye pek bir şey kalmazdı.

Ne var ki, burjuvazinin ezilen sınıfların korkusu yüzünden gericileşmesi ve modern toplumun örgütlenmesinin temeli olan ulusu, yurttaşlık haklarıyla değil, dil, din, soy, etni ile tanımlamaya başlamasıyla birlikte; Burjuva gelişim Avrupa’da doğuya doğru yayıldıkça, Yahudileri gettodan kurtaran burjuva devrimciliğinin; demokratik ve cumhuriyetçi; insan ve yurttaş haklarına dayalı ulusçuluğun yerini; dine, dile, soya dayanan milliyetçilikle birlikte antisemitizm almaya başladı. Öte yandan hem buna bir tepki olarak, hem de bizzat kendisi de aynı gericileştirici eğilimin etkisinde olduğundan; Yahudi burjuvazisi de demokratik ve cumhuriyetçi bir ulusçuluktan; dile, dine, soya dayanan Yahudi ulusçuluğuna, yani Siyonizm'e geçiş yaptı. Buna karşılık, Yahudi işçiler ve entelijansiya, burjuva devrimlerinin ideallerinin tek tutarlı sürdürücüsü kalmış işçi hareketine daha bir güçle yöneldi. Ve bu aşağı yukarı Sovyetlerin bürokratik bir kast tarafından ele geçirilmesine kadar devam etti.

Yahudiler içindeki sosyalizm ve Siyonizm tartışması, özünde, Yahudiler üzerindeki baskının tüm diller, dinler, kültürler, etniler arasında eşitliği sağlayan bir ulusçulukla mı; yoksa Yahudilerin de kendilerini dışlayanlar ve ezenler gibi, dile dine soya dayanan bir ulusçulukla ve devletle mi son bulabileceği tartışmasıdır. Yani bugün Kürt hareketi içinde Öcalan ve diğer Kürt milliyetçileri arasındaki tartışmadır.

Ne var ki, Sovyet devriminin geri bir ülkede olup yayılamaması, tecridi ve sonunda bir bürokratik kastın iktidarının aracı olması; bunun sonucu olarak, dünyadaki sosyalist hareketin de ulusu gerici burjuvazi gibi dil, soy, etni ile tanımlaması ve demokratik geleneklere veda etmesi sonucu, Yahudiler de, özellikle soykırımın da etkisiyle önceleri hiçbir zaman güç bulamamış gerici ulusçuluğa, Siyonizm’e akmaya başladılar.

Ve bu gerici milliyetçilikle kurulan İsrail devletinin dünyanın orta damarını garanti altına almak için Emperyalist ülkelerce desteklenmesi sonucu, Siyonizm mi sosyalizm mi; yani ulusu dille, dinle, soyla tanımlamayan demokratik cumhuriyetçi bir ulusçuluk mu; ulusu dile dine, etniye soya göre tanımlayan bir ulusçuluk mu çatışmasını, bütün dünyada olduğu gibi, Yahudiler arasında da, bugün Siyonizm kazanmış gibi görünmektedir. Ama unutmamalı, yirminci yüzyılın başlarında da Sosyalizm karşısında Siyonizm’in en küçük bir şansı görülmüyordu. İslam ülkelerinde Yahudi düşmanlığının ve Siyonist komplo teorilerinin yankı bulması Irkçı, İsrail devletinin kuruluşundan sonradır ve Arap ve Müslüman burjuvazinin eğilimlerini yansıtır.

Batı’nın emperyalistlerinin artık bir anti-semitizme ihtiyacı yoktur, aksine, Orta Doğu petrollerini garantilemek için, İsrail devletinin varlığı ve ona destek hayati önemdedir. Avrupa ve Almanya için, Nazi’lerin yaptığı Yahudi soykırımı karşısındaki lanet törenleri, bu politikayı meşrulaştırmanın bir aracıdır. Nasıl Türkiye’nin solcuları anti-emperyalizm adına genelkurmay politikalarının destekçiliğini yaparlarsa; Alman solcuları da; Nazi vahşetinin lanetlenmesi adına, Siyonist ırkçılığı, İsrail devletinin yaşama hakkı diye desteklerler ve hatta kendine “anti-Nasyonalist” diyen kimileri, İsrail ve Amerikan bayraklarıyla yürüyüşler düzenlerler.

Ama aynı zamanda anti-semitizm ithamı, ABD karşısında Arap ülkelerini destekleyerek bir denge kurmaya çalışan Avrupalı emperyalistlere ve güçlere karşı, ABD emperyalizminin ve Irkçı İsrail Siyonizm'inin onları hizaya getirmeye yarayan bir sopasıdır. Örneğin bu çatışma geçen yıl Almanya’da, Araplarla daha yakın ilişkileri savunan bir politikacının, İsrail tarafından manevi olarak öldürülmesi ve onun da dayanamayıp intihar etmesine karşılık, Siyonist bir talk showcunun, kirli çamaşırlarının ortaya çıkarılarak yine manevi olarak saf dışı edilmesinde olduğu gibi, “bir bizden bir sizden” mesajlarıyla, zaman zaman çok sert biçimlerde sürmektedir.

Arap ve İslam ülkelerindeki anti-semitizm İsrail’in varlığıyla doğrudan bağlıdır ve ondan sonra ortaya çıkmıştır. Siyonizm’e karşı Arap ve Müslüman burjuvazinin bir karşı tepkisi olarak. Osmanlı’da burjuva devrimlerinde ve Türk ulusunun yaratılmasında, yani Türk modernleşmesinde Yahudilerin oynadığı çok özel rol nedeniyle, Türkiye’deki anti-semitizm ve Komplo teorileri daha eskilere gider ve çok ayrı sebepleri vardır.

Osmanlı’da Müslüman devlet sınıfları, bütün fatih kavimler gibi, haraçla yaşadıklarından ve devleti oluşturduklarından bunlar arasında, ticaret ve zanaat, “haşa min huzur tüccar taifesinden” denerek aşağılanmıştır. Bu nedenle, ticaret ve zanaat Hıristiyan nüfusun işi olmuştur. Dolayısıyla da burjuvazi ilk kez Hıristiyanlar arasından çıkmıştır. Ama bu burjuvazi ortaya çıktığında, artık burjuvazi, demokratik ve cumhuriyetçi insan ve yurttaş haklarına dayalı ulusçuluğu çoktan terk etmiş; dile, dine, etniye dayanan bir ulusçuluğa geçmiştir. Bütün bu Hıristiyan burjuva sınıflarının, kendisinden dile, dine, soya dayanan uluslar ve ulusal devletler kurabilecekleri bir nüfus vardır. Rumlar ve Ermeniler ve diğer Balkan halkları gibi.

Hıristiyan burjuvazi dışında, bir tek istisna vardır, kendi içinden bir burjuvazi çıkarmış: Yahudiler. Zaten Fenikelilerden beri Akdeniz ticaretini elinde tutan; Venedik’e karşı Osmanlı ticaretini güçlendirmek için, İspanya’dan gelmeleri teşvik edilen, Doğu Akdeniz’in (Levant) ticaret yolları ve liman şehirlerinde bir Yahudi burjuvazisi de oluşmuştur. Ayrıca bu burjuvazinin önemli bir bölümü, daha önceki yüzyıllarda Mesihçi bir hareket ve tarikatın dışarıdan Müslüman görünmeyi kabul etmiş; “Sabetaycılar”, “Selanikliler” veya “Dönmeler” diye tanımlananlarından oluşmaktadır.

Hıristiyan halkların burjuvazisi ile hala prekapitalist dünyada yaşayan ve burjuva değişimlerde kendi varlığına ve yaşamına karşı bir tehdit gören Müslüman ahali ve oluşacak burjuva devletlerin kendi varlığının koşulu olan devleti yok edeceğini gören Müslüman devlet sınıfları arasındaki çatışmanın yanı sıra Yahudi burjuvazi ile Ermeni ve Rum Hıristiyan burjuvazisi arasında da bir rekabet ve çatışma bulunmaktadır. Bu durum da ister istemez, Prekapitalizmin temsilcisi Müslüman devlet sınıfları ve ahali ile modern Yahudi burjuvazisi arasında bir çıkar ve konum ortaklığı yaratmıştır.

Gerek Osmanlı’nın Katolik engizisyona karşı sığınma sunması; gerek İslam’ın kendini özüne dönmüş saf İbrahim dini ve İbrahim’i Müslüman olarak görmesi; gerek Sabetaycıların Müslüman görünmesi gibi ek katalizatörlerle bu yakınlık daha da pekişmiştir.

Böylece, ortada bir yanda burjuvazisi olmayan, Hıristiyan ulus ve burjuvaların tehdidi altında prekapitalist bir Müslüman nüfus ve devlet sınıfları; diğer yanda yine bir burjuva olarak aynı tehdidi hisseden ve bu burjuvalarla rekabet içinde bulunan ama aynı dile ve dine sahip içinden dayanacağı bir ulus yaratabileceği bir nüfustan yoksun Yahudi ve onun bir biçimi Müslüman görünüşlü Sabetaycılardan oluşan bir burjuvazi. Tencere yuvarlanmış ve kapağını bulmuştur. Müslüman prekapitalizmin devlet sınıfları ve halkın burjuvazisi yoktur; Yahudi burjuvazinin de dayanacağı ve içinden bir ulus yaratacağı halkı.

Avrupa’daki Yahudilerin arasında o zamanlar henüz Siyonizm çok zayıftır ve ulaşılmaz bir hayal gibi görünmektedir. Bu nedenle bu Yahudi burjuvazisi için Siyonizm'in bir çekiciliği yoktur. Olsa bile Rum ve Ermeni burjuvazisinin tehdidi ve rekabetine karşı kısa vadede somut bir çare olmaktan uzaktır. Diğer yandan Avrupa’daki Yahudilerin çoğu devrimci demokratik özlemlerin biricik tutarlı savunucusu olan sosyalist ve işçi hareketine angajedir. Onlarla arasında bu nedenle her hangi bir rezonans olmaz. Çünkü kendisi de tıpkı diğer Hıristiyan burjuvalar gibi artık burjuvazisinin devrimci barutunu tükettiği bir çağın burjuvazisidir ve ulusu gerici imparatorluk karşısında yurttaşlıkla değil, soyla, dille, dinle tanımlayan gerici bir ulusçuluğa eğilimlidir. Bu nedenle, Avrupa’dan, aydınlanmanın demokratik devrimciliği ya da sosyalizm değil, pozitivizm ve gerici sosyolojiler ve gerici ulusçuluklar getirilir.

Ne sonra güçlenen Siyonizm ne de devrimci demokratik idealleri savunan sosyalizm bu Yahudi burjuvazinin siyasi projesi olamazdı. Öte yandan çıkar ortaklıklarının beslediği olağanüstü bir olanak ortada duruyordu. Müslüman ahaliden bir Türk ulusu yaratmak ve kendilerinin de o ulusun burjuvazisi olması. Böylece Osmanlı devlet sınıfları ile Selanik ve İzmir gibi şehirlerde özellikle yoğunlaşmış ama bütün ticaret yollarının düğüm noktalarında da var olan Yahudiler ve Sabetaycılar arasında bir çıkar ve kader ortaklığı ortaya çıktı. Bu İttihat Terakki’de açıkça görülebilir. Bugünkü komplo teorileri bu ortaklığın somut görünümlerine dayanmaktadır.

Tabii Müslüman ahaliden bir Türk ulusu fikri hemen doğmadı önce Osmanlıcılık gibi denemeler de yapıldı. Bu Türk ulusu fikri oldukça sonra, Avrupalıların Osmanlılara ve o topraklarda yaşayan Müslüman ahaliye Türk demesi; Almanya’nın Rusya’yı arkadan kuşatmak ve Hint yolu için pan-Türkizmi yaratıp beslemesi; daha önce İpek yolu üzerinde bezirgânlaşmış ve zenginleşmiş Türk dilinden Hazar kavminin Musevi dinini benimsemesi ve bunların kalıntılarından (Kerait Yahudileri) ortaya çıkmış burjuvazinin geliştirdiği bir Türk milliyetçiliğinin etkileri gibi birçok rastlantının bir araya gelmesi sonucu ortaya çıkmıştır.

En ateşli Türk milliyetçileri ve Türk milliyetçiliğinin kurucuları genellikle Yahudiler ve Sabetaycılar arasından çıkmıştır. Hasan Tahsin ve Tekin Alp bunların en bilinen örnekleridir. Türklerin atası olan, Atatürk, Osmanlı Devlet sınıfları ile bu Yahudi ve Sabetaycı burjuvazinin çıkar ve kader ortaklığının en somut sembolüdür. Muhtemelen Sabetaycı bir kökenden gelen, ama öyle olmasa bile Selanik nüfusunun ezici çoğunluğunu oluşturan Yahudiler ve “Dönme”lerin kültürel atmosferinde; Kerait öğretmenlerden ders alan; bu “dönme”lerin kurduğu modern okullarda okumuş bir Osmanlı paşasıdır.

Denebilir ki, Yahudiler dünyada iki ulus yaratmış, iki devlet kurmuştur. Biri İsrail ulusu ve devleti, diğeri Türk ulusu ve devleti.

Batı Avrupa’nın Yahudileri kendilerini gettodan kurtaran insan ve yurttaş haklarına dayalı ulusçulukla kendilerini kurtarmışken; Orta ve Doğu Avrupa’nın Yahudileri bu devrimci demokrasiye sosyalizm bayrağı altında İşçi hareketi aracılığıyla ulaşmaya çalışırken, Osmanlı’daki Yahudiler, kader ve çıkar ortaklığı içinde oldukları Osmanlı’nın Müslüman devlet sınıfları ile birlikte, Müslüman Ahaliden bir Türk ulusu yaratarak; dile ve dine dayanan bir ulusçulukla üçüncü ve gerici bir denemede bulundular.

Doğu Avrupa’nın Eskenazi Yahudileri, Siyonist milliyetçilik ile İsrail devletini ve ulusunu kurmadan önce; Osmanlı’nın ve Levant’ın Sefarat Yahudileri, Türk milliyetçiliği ile Türk devletini kurdular.

Ama bunu yaparken başına topladığı cinleri dağıtamayan büyücüye de döndüler ve bizzat kendi yarattıkları gerici ulusçuluğun da sık sık kurbanı olmaktan kurtulamadılar.

Anadolu’nun Hıristiyan Rum ve Ermenilerinin fizikî olarak imhası, sadece Osmanlı Devlet sınıflarının çıkarlarının savunusu değil; bu Yahudi burjuvazisinin rakibinin tasfiyesi anlamına da geliyordu. Ne var ki, bu Rum ve Ermeni burjuvazi ve üretmenlerin tasfiyesi, Anadolu’nun üretim ilişkilerini ve kültürel dünyasını, Fransa’daki Sen Bartelmi katliamında olduğu gibi en az yüz yıl geriye götürdü ve tefeci bezirgânlığı, derebeyliği ve devletçiliği hâsılı gericiliği güçlendirdi. Bu da, laiklik denen dinlerin politika dışına itilmesinin toplumsal temelini yok etti.

Şapka ve gardırop inkılâpları, bu burjuvazinin kendisinden Türk ulusunu yaratacağı Müslüman halkıyla görünür bir farkın olmaması için yapılmıştı. Ama Ermeni ve Rumların tasfiyesiyle güçlenen tefeci bezirgân ve derebeyliğin ideolojisi Müslümanlıktı. Bu tefeci bezirgânlığı kontrol atında tutabilmek için, bir yandan laiklik adı altında bir resmi devlet İslamlığı oturtuldu; diğer yandan yine aynı zorla kıyafet inkılâpları.

Modern Türk devletinin kuruluşunda Yahudilerin oynadığı bu özgül rol ve katliamların sonucu belirler Cumhuriyet döneminin tarihini ve reformlarını. Bu nedenle; Türkiye’deki Yahudi düşmanlığı, Arap ülkelerinden önce, katliamlarla güçlenen tefeci bezirgânlığın ve derebeyliğin, Kemalist modernleşmeye karşı mücadelesinin de bir aracı olmuştur.

Daha sonra, Anadolu burjuvazisi, tam da bu büyük şehirlerin Yahudi ve laik burjuvazisinin kıyafet inkılâbını yaptığı nedenlerle, yani sömürdüğü kitleden ve ulustan farklı olmamak için, yine aynı şekilde kıyafeti bayrak yaptı. Antisemitizm ve komplo teorileri, taşranın Müslüman burjuvazisinin, bir yandan büyük şehirlerin Yahudi burjuvazisine karşı; diğer yandan devlet sınıflarının egemenliğine ve onların bu ittifakına karşı mücadelesinin bir silahı oldu uzun yıllar boyunca.

İhtiyacı olan malzemeyi de, önceleri Avrupa’da Hıristiyan ülkelerin gerici burjuvazisi tarafından geliştirilmiş; sonra Araplarca alınmış komplo teorileri ve antisemitizmden alıyor, onları Türkiye tarihinin bu özgüllüğüyle birleştirince, sadece kapitalizm, komünizm ve Siyonizm değil, Kemalizm de bu komplonun bir ayağı olarak ortaya çıkıyordu. Bütün burjuva devrimleri mason localarında örgütlenmemiş miydi? Marksist ve sosyalist önderlerin çoğunun Yahudi olması bir tesadüf müydü? İşte, Türkiye’deki modernleşmeci Kemalizm de bir Yahudi komplosu değil miydi? Bütün bunlar İslamiyet’e karşı Yahudiliğin bir komplosundan başka bir şey olamazdı.

Ne var ki, son yıllarda, Anadolu’nun İslamcı Burjuvazisi ile büyük şehirlerin laik ve Yahudi kökenli burjuvazisi arasında bir fiili yakınlaşma başladı. Buna karşılık devlet sınıfları ile bu büyük şehirlerin laik burjuvazisi arasında giderek büyüyen bir çatlak oluştu.

Kemalist devlet sınıflarının her türlü esneklikten yoksun, özellikle Kürtleri inkâra yönelik politikası ve savaş masrafları burjuvazi için çok ciddi engeller yaratıyordu. Türkiye dünya pazarına entegre olmalıydı ama bunun için gerekli reformların önündeki en büyük engel bu devlet sınıflarıydı. Böylece önceleri devlet sınıflarının gölgesinden çıkmayan Sabetaycı, Yahudi ve laik burjuvazi, giderek politik iktidarı doğrudan sınıf olarak burjuvazi ele almadıkça hiçbir reformun yapılamayacağı sonucuna ulaştı ve İkinci Cumhuriyetçiliği geliştirmeye başladı. Ne var ki, bu İkinci Cumhuriyetçilik, şehirlerin modern ve genç tabakaları dışında, geniş ezilen yığınları hareket geçirmeyi sağlayamadı.

Bunu Anadolu’nun yeni palazlanan burjuvazisinin genç kuşağı başardı. Bu değişimi de birçok gelişme kolaylaştırdı. 1970’lerde Anadolu burjuvazisinin ayrılıp Erbakan önderliğinde ayrı parti kurması, büyük ölçüde Petro-dolarların desteğine ve Arap ülkelerinde büyük umutlar vadeden pazarın desteğine dayanıyordu. Ama arada geçen zamanda, bütün bu Arap pazarı hülyaları büyük ölçüde yok olmuştu. Bunun yerini Avrupa ve diğer ülkelerle ticaret almıştı. O zamanlar Avrupa ve ortak Pazar karşıtlığı bir olanak açarken şimdi Avrupa’ya girmek hem yeni olanaklar ve pazarlar açar hem de siyasi iktidarı doğrudan ele almak için daha iyi olanaklar sunardı

Bütün bu ve benzeri değişmelerin sonucu olarak, yeni kuşak taşranın İslamcı burjuvazisi ile büyük şehirlerin genellikle Yahudi, Laik ve batıcı burjuvaları arasında Kemalist oligarşinin iktidar tekeline karşı bir yakınlaşma doğmaktadır. AKP hem seçim başarısını bu yakınlaşmaya ve desteğe borçludur; hem de seçim sonrası politikaları bütünüyle bu yakınlaşmayı güçlendiricidir.

Burjuvazi artık sınıf olarak gerçek politik iktidarı almak istemektedir. Bürokrasinin ve ordunun gücünü korumasına karşı değil, hatta ondan yanadır ama politik iktidar kendi ellerinde kaldığı takdirde. Burjuvazi artık, işçi hareketinin dünya çapında bir yenilgi yaşadığı; kendisi için hiçbir tehlike olması olasılığının kalmadığı bu koşullarda kendine güveni kazanmış, hatta işçilerin memnuniyetsizliğini kendi değirmenine akıtmayı başarmıştır. Ayrıca yapacağı reformların sağlayacağı nispi refah ile önündeki bir kaç on yılı bile götürecek bir desteğe bile ulaşması söz konusudur. Bu durum, şimdiye kadar Doğu Avrupa ülkelerindeki Nomenaklatura gibi yaşayan devlet sınıflarının imtiyazlarını ve iktidarını ciddi ciddi tehdit etmektedir.

Burjuvazinin bu iki kanadının çıkarlarının birleşmesi, ideolojik planda en iyi biçimde ikinci cumhuriyetçiler ve Politik İslam’ın teorisyenleri arasındaki yakınlaşmada görülür. İşte büyük şehirler burjuvazisinin ve bunların eğilimlerinin kültür ve düşün hayatındaki uzantılarının ve temsilcilerinin, devlet sınıfları ile arasındaki farkın giderek açılması sonucunda, elindeki iktidar tekelini sorgulayan burjuvazinin yeni tavrına karşı savaşının bir aracıdır.

Ne var ki, Kemalist oligarşinin bu Sabetaycılık üzerine komplo teorilerinin bazı zorlukları vardır ve kendisini de vurur. Öncelikle şimdiye kadar, kendisine karşı mücadele ettiklerini söyledikleri, İslamcılarla aynı tezlerde birleşmiş bulunuyorlar. Ama asıl önemlisi, savunduklarını söyledikleri laiklik ve cumhuriyet, Türklük ve Türk Devleti de bir Sabetaycı komplosu değil midir?

Atatürk’ün hadi soyu bir yana, kültürü ve sosyal şekillenmesi öyle değil mi?

O zaman eğer söyledikleri gibi bir Sabetaycılar komplosu geçerliyse, bizzat kendileri de bu komplonun bir ürünüdürler.

O zaman varılacak sonucun şu olması gerekir: Sabetaycı komployu açıklayan bu tartışmaların kendisi bir Sabetaycı komplosudur. A’yı söyleyen B’yi de söyler. Söyleyenler de çıkacaktır.

15 Haziran 2004