Yüz yıl sonra 8 Mart ...
AKP Kadın Kolları 8 Mart vesilesiyle uluslararası bir toplantı düzenledi. Açılış konuşmasını Tayyip Erdoğan yaptı. Bir partinin kadın kolları kurmasının bizatihi erkek hâkimiyetinin siyasi bir yansıması olduğunu Erdoğan tabii ki düşünemezdi. [Mesela o ve benzeri politikacılar Baykal, Bahçeli vesaire) niçin Erkek Kolları kurmuyorlar da, Kadın Kolları kuruyorlar?]
Bununla birlikte –eşit işe eşit ücret verilmediği vurgulaması dâhil olmak üzere—kadınların Türkiye’de ve Güney Yarımkürede maruz kaldıkları haksızlıklar üzerinde dururken, sanırdınız ki, Türkiye başbakanı değil, sistem muhalifi konuşuyor. Gelgelelim, Erdoğan sık sık yaptığı gibi İslam’ı referans göstermeden edemedi. “Cennetin anaların ayaklarının altında olduğunu” söyledi. Oysa kadının özgürleşme sürecinde (mücadelesinde) din son referans bile olamaz. Anaerkil toplumdan çıkıldıktan sonra ister çok tanrılıkta, ister tek tanrılıkta mistik inançlar, a) Sınıf tahakkümünün, b) Erkek tahakkümünün ideolojisi olmuştur.
Din Referans Alınırsa
Eski çağlardan günümüze kadar gelen Budist, Yahudi-Hıristiyan ve İslam inançları köklerini aldıkları animist inançlar gibi dogmalar (naslar), efsaneler ve öğütler bütünüdür. Vaz’ettikleri nasihatler, yasaklar, şunu yap – bunu yapma’lar arasında evrensel değer taşıyan pozitif yönler olmakla birlikte, doğdukları toplumların dokularına, sınıfsal yapılarına ve etik-moral algılayışlarına göre şekillenmiştir. Erkek tahakkümü (yani kadının ekonomik konum, ruh, beden ve onur bakımından aşağılanması) bu algılayışların başında gelir.
Aradan birkaç bin yıl geçmiştir, o dinlere olan bağlılıklar çeşitli toplumlarda başkalaşımlar geçirmiştir veya kimi insanlar için hiç geçirmemiştir, ama hepsinde erkek egemenliği devam etmektedir. Dinler metafiziktir. İslam’a göre kendisi ve Yahudilik ile Hıristiyanlık Semavidir (Gökseldir), ama gerçekte baştanbaşa Yerseldir. Yukarıda söylediğimiz gibi, dinsellik Gökten yere inmemiş, Yerden Göğe çıkmış inanışlardır. [İslamiyet’te Tanrının adı olan Allah Cahiliye devrinde baş tanrının adıydı ve kutsal Kâbe’deki baş puttu.]
Toplumlar erkek hâkimiyetine dayandığı için, onlardaki toplumsallık da önce Yerden Göğe çıkmıştır, aynı zamanda ideolojik, politik ve etik liderler olan dinsel liderler aracılığıyla insan topluluklarına Gökten indirilmişlerdir. Böylece insanın insan ve tür üzerindeki (sınıfın sınıf, cinsin cins, türün tür) üzerindeki otoritesine semavi, ulvi, ilahi kimlik kazandırılmıştır.
Bu nedenle, “Cennet anaların ayağının altındadır” cümlesi kadınları ve haklarını savunmak değildir. Annenin evlatları için taşıdığı kişisel değerin vurgulanması bakımından değerli olsa bile, o annelerin toplumsal bakımdan taşıdığı değerin mertebesini göstermez. Cennet vaadi ve Cehennem tehdidi toplumda sınıfların, cinslerin, kavimlerin, ulusların değil İyi ile Kötü’nün çatıştığını ileri süren, İyi’yi bilinmedik bir mekânda, bilinmedik bir zamanda ödüllendirmeyi vadeden, Kötü’nün ise Cehennemle cezalandırılacağını söyleyen bir inandırmadır. Historik toplumlarda insanın naif (çocuksu) dünyası için geçerli olabilecek bu inanış 21. Yy.da, --hele hele bir başbakan tarafından-- kadın özgürlüğüne referans olarak gösterilemez.
Köleci Sami topluluklarında, köleci Kureyş’te, köleci Asya kavimlerinde şekillenmiş inanç sistemlerinin bugünün toplumunda referans alınması geçmişin soysal olumsuzluklarını bugüne taşımak olur.
Cennetlik Kim?
Kaldı ki, günümüzde Cennet her zaman pozitif bir imge (ya da vaat) değildir. Eski devirlerde insanları “şehit” payesiyle ve Cennet vaadiyle savaşa gönderirlerdi, ama şimdi erdemli olan, savaş karşıtlığıdır. “Ölürsen şehit, kalırsan gazi olacaksın, her iki durumda da Cennete gideceksin” diyerek insanları ölmeye ve öldürmeye göndermek savaşı teşviktir.
Şahadet dinsel bir kavram. Müslüman'ın Müslüman olmayanla savaşmasının ödülü Cennet. Şehitlik ise en yüksek mertebe. Peki, ya Müslüman’la Müslüman savaşıyorsa hangi tarafın şehidi Cennete gidecek? Örneğin Cebel Vakasında Peygamber’in eşinin destekledikleri bir taraftaydı, torunlarının safındakiler ise karşıda. Yüzyıllar önce başlayan kavga değişik sosyal ve siyasal ortamlarda bugüne değin süregeldi. Osmanlının sayılamayacak kadar çok Aleviyi katletmesi bizim tarihimizin acılarındandır. O kadar eskiye gitmesek bile, bugün Irak topraklarında kıyasıya sürmekte olan Şii—Sünni kavgasını olağan görmenin imkânı olabilir mi?
Her iki tarafın da Müslüman olduğu Türklerle Kürtler savaşıyorsa ne diyeceğiz? Veya Irak Kürdistanı’nda Irak ordusu çok sayıda Peşmerge (KDP'li) ve Partizan (KYP'li) öldürdü, kendisi de kayıp verdi. Aynı şeyi İran askerlerinin öldürdüğü Şarki Kürdistanlılar için de söyleyebiliriz. Her iki taraf da Müslüman. Peki şehit kim?
Ya da, Irak ile İran 1980-88 arasında tam sekiz yıl savaştılar, her iki taraftan da tam 1 milyon insan öldü. Sakatların sayısını bilmiyorum. Hepsi Cennete mi gittiler: Yukarıda da belirttiğimiz gibi, Irak’ta Şiilerle Sünniler arasındaki çatışmalarda ölen insanlardan kim cennetlik, kim cehennemlik? Her iki taraf da Müslüman, her iki taraf da ölenine şehit diyor, inancında onu mutlak cennete gönderiyor. Oysa o insanların ölümlerine Semavi âlemin değil Tanrısı değil, reel dünyanın Savaş Tanrıları karar verdi: Başta silah fabrikatörleri ve tacirleri kazandılar. Pentagon Saddam Hüseyin’i İran’ın üzerine saldı, 8 sene savaşıldı, savaş kendi aleyhine dönünce “Yandım Allah” diye uluslararası camiadan “savaşı durdurun” diye yardım istedi. Ölen bir milyon insanın hayatta olan yakınları ise eşlerinin, kardeşlerinin, babalarının cennetlik olduğuna inanarak teselli buluyorlar.
Anne, Evlat, Eş, Kızkardeş...
Daha da önemlisi, kadının değerine referans olarak onların Cennet’lik olduğunu söylemek kadını sadece ana olarak tanımlamak demektir. Başbakanın referans verdiği ve en az üç çocuk yapmalarını istediği geleneksel ailede kadın önce kız çocuğudur. Kız çocuğu olarak annesinin ev hizmetlerine yardım eder. Erkek çocuk(lar) evde hiçbir şey yapmazlar, annenin yükünü sadece (erkek kardeşlerine bakmak da dâhil olmak üzere) kızlar paylaşır.
Kadın kız evlatken babanın hakimiyeti altındadır. Sadece babanın değil, varsa ağabeyinin de baskısı onun üzerinedir. Hatta kendinden küçük erkek kardeşi bile ona karışır, “nereye gidiyorsun, nereden geliyorsun” diye hesap sorar. Gün olur döver de.
Sonra yaşı gelir, evlenir (daha doğrusu geleneksel ailede evlendirilir.) Bu kez --şiddet dâhil-- kocasının tahakkümü altına girer. Boşanmak istese, her baba ocağı o durumdaki kadına açık değildir. Baba evi kızını kabule etse boşanmak istediği ya da boşandığı obsesif koca rahat bırakmaz. İçip içip kapıya dayanır, mahalleyi ayağa kaldırır, hatta vurup öldürür.
Kadının iyi-kötü ekonomik bağımsızlığı olsa, yalnız yaşamaya kalksa çevre ileri geri laf edecek, daha önemlisi maço toplumun erkekleri onu rahat bırakmayacaktır. Başka bir erkekle bağ kurması halinde çevresi tarafından suçlanacaktır. Eşinden boşanıp yalnız yaşayan erkeğin ise asla böyle bir sorunu yoktur. Boşanma durumunda büyük çoğunlukla çocuk(lar) anneye kalır, anne saçını süpürge eder. Yani koca baskısından kaçıp istediği gibi yaşama olanağı yok gibidir. Kadınlara da içkin erkek egemen mahalle baskısından kaçamayıp, tekrar evlense, bu kez bir başka erkeğin sultasına girecektir.
Kadının yaşı ilerlese, kocası ölse, o zaman erkek sözü dinlemekten kurtulacak mı? Hayır, bu kez de yetişkin oğlunun, oğullarının baskısına veya vesayetine girecektir. Oğlu yoksa damatlarından çekecektir.
Burada saydığımız baskılar kadının en yakınlarından, babasından, kocasından, oğlundan, erkek kardeşinden) gördüğü tahakkümdür. Toplumsal hayatın diğer alanlarındaki erkek egemenliğini de göz önüne alırsanız, beşikten mezara kadar kadının çilesi ortaya çıkar.
TOBB Başkanından Kadın Açılımı
2010 yılı 8 Mart’ından son bir örnek verelim. Bu yıl tüm Türkiye’de en kapsamlı 8 Mart etkinlikleri Diyarbakır Belediyesince düzenlendi ve çalışmalar 8 Mart günü geçtikten sonra da devam ediyor. Bu etkinliklerin bir tanesinde bulunan TOBB Başkanı Hisarcıklıoğlu yerel oda başkanlarına talimat verdiğini, yönetim kurullarına mutlaka bir kadın almalarını istediğini belirtti, o odalardaki kadın üyelerin yönetim kurulu başkanların gitmelerini, eğer kendilerini yönetim kurullarına almazlarsa kendisine bildirmelerini söylüyor. Sayın Başkan bu kadın savunuculuğunu bir tavsiyeyle tamamlıyor: “ama isteğinizi oda başkanına kavga ederek kabul ettirme yolunu seçmeyin, onu tavlayın” diye ekliyor.
Kadın hakları savunuculuğu TOBB hiyerarşisinde nasıl olurmuş, bir yana koyalım. Rıfat Beyin kullandığı “tavlamak” lafı kadına yönelik maço bir kavramdır, Hisarcıklıoğlu kadına mecazi anlamda olsa oda başkanını tavlamayı öneriyor. 2010 yılı Türkiyesinde en büyük işveren örgütünün başındaki burjuvamız kadının toplumdaki yerini bu denli yücelttiğine göre, kadınlarımız kızlarının geleceğine güvenle bakabilirler.
8 Mart’ın 100. Yılı
Almanya delegesi Clara Zetkin’in önergesi üzerine II. Enternasyonal’in 8 Mart’ı “Uluslararası Emekçi Kadınlar Günü” olarak belirlemesinden bu yana 100 yıl geçti. 1975’te BM 8 Mart’ı “Dünya Kadınlar Günü” olarak isimlendirdi. 8 Mart tarihi 1857’de New York Kentinde 40.000 kadın işçinin çalışma saatlerinin azaltılması, erkeklerle aynı işi yapan kadınların aynı ücreti almaları ve çalışma koşularının iyileştirilmesi için yaptıkları mücadelede çıkan yangın sonucu 100 kadar işçinin hayatını kaybettiği günden ileri gelmekteydi. Aradan 153 yıl geçtiği halde kadınların “eşit işe eşit ücret” talebi dünyanın hiçbir ülkesinde karşılanmış değil.
Türkiye’den örnek verelim: Son rakamlara göre kadınlarla erkekler arasındaki ortalama ücret farkı kadınlar aleyhine % 22. Özel sektörde bu oran % 50’yi geçiyor. Kayıt dışı sektör resmi rakamlar olmadığı halde eşitsizliğin oranı bilinmiyor. [Emekli kadınlar arasındaki kadın oranı ise % 21.]
Şu kadarını söylemek gerekir ki, AB “eşit işe eşit ücret” i ülkelere direktif olarak belirlediği halde, yapılan araştırmalar kadın ve erkek çalışanlar arasındaki ücret farkının Avrupa’da azımsanmayacak ölçekte olduğunu söylüyor. Bu oran Almanya’nın doğusunda % 10’dan Yunanistan’da % 32’ye kadar değişiyor. (Aktaran Margaret Maruani, “la Vie professionelle: la parité sans égalité” (Meslek Yaşamı, Eşitsiz Parite), “la Livre noire de la condition des femmes” kitabında, XO Editions, Paris 2006.)
Eski terimlerle Üçüncü Dünya dediğimiz, resmi adıyla Gelişmekte Olan Ülkelerde ise bu oran tabii ki çok daha yüksek.
Dünyada 900 milyon okuma yazma bilmeyen insan var. Bu rakamın 600 milyonu kadın. Bir başka deyişle, sayıları 3 milyara yaklaşan kadınların %v 20’sinden fazlası okuma yazma bilmiyor. Bu oran erkeklerde yarısı kadar.
Siyasal temsil konusuna gelince, İskandinavya uluslarındaki siyasal yaşam sayılmazsa, dünyanın bütün ülkelerinde siyaset erkek uğraşıdır. Topluma egemen olan erkek sadece iş yaşamını ve medyayı mı yönetecek, elbette devleti de hem bürokrat olarak, hem de siyasetçi olarak o yönetecek.
Toplumun yarısını kadınlar oluşturduğu halde, onların merkezi, federal ve yerel organlardaki temsilleri yarıdan çok çok aşağıdadır. Mesela TBMM’de 550 milletvekilinin % 8’i kadındır, kabinedeki kadın bakan sayısı ise 2’dir.
AKP Genel Başkanı 2007 seçimleri öncesinde “81 ilden 81 kadın milletvekili istiyorum” demişti. Parlamentoya partisinden seçilen kadın sayısı o rakamın yarısını bile bulmadı. Kadın bakan, kadın başbakan kadın hakları konusunda bir gelişmenin simgesi değildir. Örneğin bu ülkenin en fazla maço zihniyetli, bayrak-ezan söylemli militarist başbakanı bir bacımızdı (öyle söylerdi.) Fakat Yasama ve Yürütmede kadının bu kadar az olması da geriliğin ve gericiliğin bir göstergesidir.
Erkek Çok Eşli, Kadın Tek Eşli
Fuhuş, tıpkı uyuşturucu ticareti, gayrimeşru silah ticareti gibi organize suç örgütlerinin önemli alanlarından biridir. Anaerkillikten çıkışta monogamiyle kadını eve hapseden erkek, haneye aldığı kölelerden kadın olanları cinsel bakımdan kullanmanın yanı sıra (Roma’da aile= köleler demek), dışarıda cinselliği satın almıştır, fuhuş sınıflı toplumla ve tek eşli aileyle doğmuştur. (Antik Yunan’da Afrodit -- Roma’da Venüs-- adlı tanrıça fuhuşla tanrılar ailesine katılmıştır ve fahişenin simgesidir.)
Aradan yedi bin yıl geçmiştir, fuhuş çok daha yaygın ve organize biçimde devam etmektedir. Erkek fuhuş yoluyla veya başka kadın ilişkileriyle cinselliğini aile dışında da şu veya bu şekilde yaşamaktadır, yani monogami esas olarak kadın için vardır. Bu nedenle dünyada sayıları bir-iki milyarı bulan erkeğin monogamiye önem vermesi sahtekârlıktır. Çünkü erkeğin hâkimiyetindeki toplum monogamiyi erkek için değil, kadın için zorunlu görür.
Erdoğan’ın kadın özgürlüğü için referans verdiği İslamiyet’te taaddüt-i zevcat (çok eşli evlilik) mubahtır. Bunun bahanesi “erkekler savaşta öldükleri için kadınlar himayesiz kalmasınlar diye İslam çok eşli evliliğe cevaz verir” şeklinde ifade edilmektedir. Oysa çok eşli evliliğe cevaz vermek Latince’deki aile kelimesi anlamına uygundur. Tersinden düşünürsek, bir kadının birden fazla erkekle evli olmasını hiçbir Müslüman erkeğin havsalası almaz. Mesele ekonomik idiyse, Mekke’de, Medine’de varlıklı bir kadının dört yoksul erkekle evlenerek onları fakr-ü-zaruretten kurtarması da meşru olmalı, hatta hayırseverlik sayılmalıydı!
Bırakınız bir kadının poligam olmasına toplumun 2010’da bile tahammül edememesini, bir kadının erkeğinin yaşça kendisinden küçük bir erkekle evlilik ya da beraberlik yaşaması bile ayıplanır. Öyle yapan erkek yadırganmaz, ama kadınınki hoş karşılanmaz.
Tecavüz Eden Asker
Erkeğin kadın üzerindeki hâkimiyetinin en aşağılık biçimi şiddettir, tecavüzdür, cinsel tacizdir ve kadının cinsel haz objesi yapılmasının yaygın biçimlerinden olarak onun etini parayla satın almaktır. Tecavüz, cinsel taciz ve fuhuş üzerinde durmamıza bu web sayfaları yetmez. [Mesela uygar ABD’de ulusal çapta yapılan bir ankete yanıt veren 17 yaş üstü kadınların % 14,8’inin tecavüze uğradığını, aynı konuda yapılan altı anketin sonuçlarında hayatının herhangi bir yaşında tecavüz edilen kadınların oranının % 14 ile % 20 arasında değiştiğini söylesem ne dersiniz? Tecavüzcülerin % 78’i kurbanın bir tanıdığıymış. Fransa’da tecavüz vakası yılda 50.000, teşebbüs vakası ise 150.000 olarak veriliyor. Bu rakam Güney Afrika’da yılda 1,5 milyona varıyor. Bunları ben söylemiyorum, araştırmacı Sandrine Trenier söylüyor. Başın gelenleri söylemeyenler, şikayette bulunmayanlar bu rakamlarda yok.]
Bu yazıda sadece vurgu olarak savaşın cereyan ettiği ülkelerde askerlerin kadınlara tecavüz etmelerinin çok yaygın olduğunu belirtmeliyim. Sırp askerlerinin Bosna’da, Kosova’da işledikleri cinayet ve tecavüzlerin üzerinden çok zaman geçmedi. Bugün Irak’ta ABD askerleri de aynı şeyi yapıyorlar. Savaş en uç insan deformasyonudur, kadınlara tecavüz etmek de bu aşırı deformasyonun bir parçasıdır. Ama erkeklere özgü bir parçasıdır. Bu tecavüzlere BM Barış Gücü denilen Mavi Bereli askerlerin suçları da dâhildir.
Tam Gaz Bağdatçı Cüşa Gelmiş
Yeri gelmişken değinmeden geçmek olmaz: Bu yıl ilk kez bir kadın yönetmen sinema endüstrisinin başkenti Los Angeles’ta Akademi Ödülünü aldı. Seksen sene boyunca Hollywood yapımcıları kadınları oyuncu olarak görmüşler, pek az kadın yönetmek için yapım şirketlerin proje kabul ettirebilmiş. Oscar jürileri de tek tük kadın olan kadın yönetmenlerden birini ancak görebildi.
Ödül törenini bizim ekranlarda nakledenler en iyi film de seçilen “The Hurt Locker” filmini savaş karşıtı olarak nitelediler. Irak’taki ABD ordusundan bomba imha ekibini öykülüyormuş. Gelgelelim, en iyi film ve en iyi yönetmen ödülünü kazanan Kathryn Bigelow teşekkür konuşmasında ödülü Irak’taki 150.000 bin ABD askerine, Afganistandakilere ve oralarda ölen 4500 ABD’liye armağan etti. Dünyada o cümleleri dinleyen yüz milyonlarca insanı irkilten o sözler meğer Ertuğrul Özkök’ü heyecanlandırmış. O kadar heyecanlanmış ki, o lafları duyunca yataktan fırlayıp avaz avaz haykırmış. Yazar yazısını bizdeki şehitler edebiyatıyla bağlıyor. B(09. 03. 2010) Ertuğrul Özkök bu kadar iptidai olamaz. Adı geçen yazısıyla --çok uzun yıllardır sürdürdüğü-- güdümlü görevinin gereğini yapıyor.
Aynı Özkök Irak’ın işgalinde ABD tankları, nükleer sahra top ve roketatarları Başkent Bağdat’a ilerlerken hazdan kendinden geçmiş ve en iri puntolarla “Tam Gaz Bağdat” diye başlık atmıştı.
Tam adı geçen gazeteciye ve ödülünü askerlere armağan eden kadın sinemacıya hatırlatalım: ABD'nin 4500 evladı öldü, ama onlar Irak’ın halklarından 1,5 milyon insanın ölümüne sebep oldular.
Yazımızın konusuna gelince, o askerler yaygın biçimde kadınlara tecavüz etmişlerdir. Tecavüze uğradığı için intihar eden veya haysiyetinin işgal askerleri tarafından çiğnenmesinin travmasını hâlâ yaşayan o kadınların bir tanesini bile aklına getiren bir insan –ister sinemacı Bigelow, ister âvazcısı Özkök olsun—o sözleri söylemezdi, o satırları yazmazdı.
Tepki duyarak bir ek daha yapmalıyım: Irak’taki kaos ve ekonomik çöküntü bir yana savaş ve iç savaş nedeniyle erkeksiz kalan ailelerin yüz binlerce kadını ABD askerleri için yiyecek, para (1 ila 3 dolar) veya gündelik iş verme karşılığında cinsel ilişki kuracakları bir genç kadın pazarıdır. Uzmanlar bu tür cinsel temasları da “zorla ilişki1 saymaktadırlar. Tabii, işgal ordularının yarattığı bu iğrençlik ne o sinemacının, ne de onun sözleriyle aşka gelip yatağından fırlayan gazetecinin umurundadır.
Şiddet, Cinayet, Bekaret
Kadına uygulanan şiddet dünyanın her yanında çok yaygındır. Erkeğin üstünlük saplantısı ve süper egosu kendisini kadın üzerinde şu veya bu şekilde gösterir. Bunların en uç dışa vurumu şiddettir. Fakat pek çok toplumda erkeğin zorbalığı derece derece tasvip görür. Mesela bizde namus cinayetlerini tasvip edenlerin oranı, % 37.4’müş. Saç kazıma, kulak-burun kesme ise % 21 onay alıyormuş. (Bu rakamlara aldanmayın, kendisine soru soran anketöre “erkeğin ceza olarak kadını öldürmesini, kalağını, burnunu kesmesinden haklı bulurum” diyecek kadar dürüst kimse sayısı ancak bu kadardır.)
Şiddet kadını dayakla tehdit etmekten fiilen zor kullanmaya kadar uzanır. Orada kalmaz, kadını öldürmeye kadar gider. Dünyada “Namus cinayeti” diye bir kavram var. Bizde “töre cinayeti” de deniliyor. Nüfusun çoğunluğunun Müslüman olduğu Bangladeş, Pakistan, Afganistan, İran, Lübnan, Ürdün, Nijerya, Türkiye, Mısır veya olmadığı İsrail, Brezilya, Peru, Honduras, ABD’de vb. her yıl 5000’den fazla kadın, genç kız kocaları, babaları ya da erkek kardeşleri tarafından öldürülüyorlar.
“İffetine leke sürülmüş sayılan kadınlar”ı öldürmek ailenin şerefi gereği mutlak bir zorunluluk kabul ediliyor. O kadınları öldürmeyen ailelerin erkeklerini çevre şerefsiz görüyor. O erkekler toplumun töresel etiğine göre öldürülmesi gereken kadını öldürmedikçe kimsenin yüzüne bakamıyorlar. Nasıl bir ters koşullanmadır ki bu, en büyük utanç olması gereken evlat, kardeş, eş katilliği gibi bir şerefsizlik şeref saylıyor. Alçaklık erdem kabul ediliyor. Yüz yıllardır en büyük ahlâksızlık, ahlâk olmuş.
Geri topluluklarda, bu arada Türkiye’nin sayısız ailesinde, buluğ çağına girmiş kız çocuğunun bekâreti o genç kıza değil ailesine aittir. Aile buluğ çağına girmiş kız çocuğunun bekâretine aile mülkiyeti olarak bakar. O mülkiyeti ancak evin babası para karşılığında –en iyi başlık veren erkeğe—satabilir.
Genç kızın bekâretinin aile için bu denli önemli olmasının erkek egemen dinsel ve toplumsal koşullanmaların önemi elbette vardır, ama o genç kızın mal olarak satılmasının (çünkü başka bir aileye işgücü olarak gönderilmesinin) ekonomik önemi unutulmamalıdır.
Kırsal kesimde rastlanan şekilde, genç kız veya evli kadın dağa kaldırılsa bile, başına gelenden hiçbir sorumluluğu olmadığı halde karşılaştığı durum namus meselesi olur. Namusu temizlemenin yolu aileden bir erkeğin onu temizlemesidir. İlginç bir uygulama olarak not edelim ki, Ürdün’de tecavüze uğrayan kadın tutuklanmakta ve hapis cezasına mahkûm edilmektedir, bunun nedeni onun hayatını ailesinin erkeklerinden korumaktır. Türkiye 2003’te hamile kaldığı için babası ve erkek kardeşi tarafından öldürülen Bitlisli köylü kızı Güldünya Tören’i hâlâ unutmadı. 2010’da babası ve dedesi tarafından dövülüp dövülüp diri diri gömülen Kâhtalı Medine Meni cinayetinin şoku ise henüz çok yeni.
Avrupa’da vuku bulan namus cinayetlerinin çoğunun göçmenler arasında meydana geldiğini belirtelim ve 2000’de Fadime Şahindal isimli bir Kürt kızının İsveç’te babası tarafından, 2002’de Hatun Sürücü adındaki Türkiyeli bir çocuklu genç kadının ise --Almanlar gibi giyiniyor ve yaşıyor diye-- erkek kardeşleri tarafından Berlin’de öldürüldüğünü hatırlatalım.
2004’te Stockholm’de “Ataerkil şiddete karşı mücadele için uluslararası konferans” toplanmıştı. Birleşmiş Milletler namus cinayetlerine rastlanan ülkelere o cinayetlere karşı bir dizi hukuki, idari, eğitsel önlem öngören kararlar almakta, bazı ülkeler o istemlere uymakta, yasa ve mevzuatını değiştirmektedir. Fakat hazırlanan uluslararası gözlemci raporları ülkelerin çoğunda önlemlerin kâğıt üzerinde kaldığını, iş uygulamaya geldiğinde herek polisin, gerekse savcı ve yargıçların kendi toplumlarına uygun biçimde davrandığını belirtmektedir.
Türkiye’de Ceza Kanununda namus cinayetlerine tolerans vardı, cezalar 4 yıl hapis cezasına kadar iniyor ve hukuken ağır ceza sayılmıyordu. 1990’lı yıllarda Antakya savcısının müracaatı üzerine anayasa Mahkemesi durunu düzeltti. Buna rağmen besbelli taammüden cinayet olan namus cinayetlerinde ağır tahrik vb. diyerek ceza indirimi uygulanmaktadır.
Kürt Kadınları
Türkiye’de kadın olmak zordur, Kürt kadını olmak daha zordur. Kırsal kesimde kapalı toplum ilişkilerinin hâkim olduğu Kürt toplumunun geri kalmışlığı --tıpkı emperyalist ülkelerin yanındaki Güney toplumları gibi-- kader değildir. 1960’lı yıllarda o ülkelere Türkçede “geri kalmış ülkeler” değil “geri bıraktırılmış ülkeler” diyen çoktu. Bu deyim Türkiye’deki Kürt toplumu için de geçerlidir.
Örnekse, Karakoçan depreminde ekranlara yansıyan ve bilmeyenlerim suratına tokat gibi inen dehşetli yoksulluk görünümleri kader olamaz. Kürt özgürlük hareketinin kimilerinin zannettikleri gibi salt kimlik (dil ve kültürel aidiyet) mücadelesine indirgenemeyeceği o yoksulluk manzaralarından anlaşılmıyor mu? O insanların başlarına gelenlere doğa felaketi dememiz mümkün değil. Henüz toplumsal ve ulusal uyanış içinde olmayan o köylüler başların geleni takdir-i ilahi sayabilirler, Türk devletinden himaye bekleyebilirler, ama kendi kaderlerinin kendi ellerinde olduğunu kavrayacakları günler gelecektir.
Tıpkı erkek şiddetinin, töre cinayeti de denilen namus cinayetlerinin, bir kısmında kendilerinin bahane edildikleri kan davalarının, TL, döviz, altın, büyükbaş hayvan karşılığı aileleri tarafından kocaya (başka aileye) satılan Kürt kadınlarındaki uyanışının başladığı gibi. Onca yıllık Cumhuriyet devrinde devlet eliyle sağlanamayan o uyanış o halkın kendi evlatları, kızları-oğulları eliyle kent ve kasabalardan başlayarak başlatılmıştır. Bugün BDP’li belediyelerin kadın uyanışı konusunda gösterdikleri çabaları henüz Türk aydınları bile yeterince göremiyorlar. Bırakalım her şeyi bir yana, 2007’de seçilen DTP milletvekillerindeki kadın oranı Türkiye tarihinde görülmemiş ölçektedir. O sonuçlar partinin oy potansiyelinin yüksek olduğu seçim bölgelerinde kadın adaylar göstermesiyle gerçekleşmiştir ve salt Diyarbakır’a özgü değildir.
Ya da bu yıl Diyarbakır Büyükşehir Belediyesinin düzenlediği 8 Mart etkinliklerinin çapı Türkiye tarihinde ilktir. O etkinlikler Türk medyasına hemen hiç yansımadı. Bursaspor’la oynanan futbol maçında hadiseler çıkarken, Bursalı kadınların Diyarbakırlı kadınlarla o etkinliklerde kardeşlik ve cinsdaşlık sergilediklerini gösteren TV haberlerini kaç kişi fark etti, bilmiyorum.
Kentin Büyükşehir Belediye Bşk. sin-kaflı küfür ettiğinde BDP’li kadınların kınama bildirisi yayınladıklarını da (hiçbir partide görülmedik bu demokrasi olayının politize Kürt kadınlarından geldiğini) hatırlayalım. Küfürden kadınların rahatsız olması çoğumuza olağan gözükse de sövmeyi erkeklere yakıştırmak bir başka erkeksi deformasyondur. Toplumun ve siyasetin demokratikleşmesi kadının toplumsal yaşamdaki yerinin demokratikleşmesi olmadan imkânsız kalacağını da ekleyelim. [Mesela İçel’de CHP’li kadınlar marifetmiş gibi çarşaf yırtmayı 8 Mart eylemi zannederlerken, o partinin kadın milletvekillerinden en öne çıkanlar Avrupa’da neo-faşist kapsamına girecek ırkçı çıkışlar yapıyorlar.] Kısacası, Kürt kadın hareketinin gelişimini dikkatle izlememiz gerekiyor.
* * *
8 Mart’ın kadınlar için kabulünden bu yana geçen 100 yıl içinde elbette çok önemli ilerlemeler kaydedilmiştir. Fakat kadının birey sayılabilmesi ve erkekle toplumda eşit yurttaş kabul edilmesi çok uzun bir toplumsal süreci, yani mücadeleyi gerektirmektedir.
- Yorum yazmak için giriş yapın veya kayıt olun
