OVP İle IMF Reçetelerinin Özü Aynıdır

Uluslararası Para Fonu (IMF), 1947’den bu yana çalışmalarını sürdürüyor... Özellikle gelişmekte olan ülkelere verdiği “borçlar” ve uygulanmasını istediği “reçeteler” ile gündemleşen IMF politikaları, dünya halkları nezdinde yoksullaşmayı ve sefaleti dayatan özelliğiyle yakından biliniyor…

IMF ile yeni stand-by anlaşmasının imzalanıp imzalanmayacağı uzun süredir tartışılıyordu. Gelinen noktada Mayıs 2008'den bu yana süren stand-by görüşmelerine ara verildi. Birkaç gün önce IMF Dış İlişkiler Direktörü Caroline Atkinson, Türkiye ile stand by görüşmelerinin artık devam etmeyeceğini açıkladı. IMF'den yapılan açıklamada, “Türkiye'nin ekonomik görünümünün iyileştiği ve Türkiye ile IMF'nin, bu temelde, Madde IV istişarelerini Mayıs ayında başlatma konusunda mutabakata vardıkları” belirtildi.

IMF Açıklamasında, "Küresel ekonomide ve küresel finans piyasalarında devam etmekte olan iyileşme, Türk yetkililerince Orta Vadeli Program çerçevesinde uygulanmakta olan ekonomik politikalar ile birlikte, Türkiye'nin ekonomik görünümünü güçlendirmiştir" denildi...

IMF sözcüsünün bu açıklamasıyla beraber Hükümet çevrelerinden ve sermaye çevrelerinden peş peşe açıklamalar yapıldı. 'Siyasi dayatma olursa bu konularda evet demeyeceğimizi söylemiştik' diyen Erdoğan, “IMF’nin daha çok ayakları üzerinde duramayan ülkelere destek verdiğini, Türkiye’nin artık ekonomik olarak kendi ayakları üzerinde duran bir ülke haline geldiğini” söyledi. Stand-by anlaşması imzalanmamasının orta vadeli programın uygulanmasında erkene çekmelere neden olup olmayacağına ilişkin soruyu Başbakan Erdoğan, “Şu anda bizim orta vadeli programımız neyse aynen uygulamaya koyacağız” Babacan da, 'Bugün itibarıyla baktığımızda mayıs sonrası için de bir stand-by gerekliliği yok' dedi. (Radikal 11.03.2010 )

Türk Sanayicileri ve İşadamları Derneği (TÜSİAD) Yönetim Kurulu Başkanı Ümit Boyner, IMF stand-by görüşmelerinin durdurulmasına ilişkin olarak, “Bu noktadan sonra da dış finansman Türkiye için üzerinde durulması gereken, hükümetin üstünde durması gereken bir konu” dedi… Boyner, “mali kuralın önemine işaret ederek, 8 Nisan’da Ankara’da Ekonomi Koordinasyon Kurulu toplantısında en fazla üzerinde duracakları konunun, mali kural olacağını” bildirdi.

Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) Yönetim Kurulu Başkanı Rıfat Hisarcıklıoğlu, IMF ile stand by yapılmayacak olmasına ilişkin, “Krizin en sıkıntılı dönemini IMF’siz atlatmış durumdayız. Bir problem olarak görmüyorum” dedi. Türkiye’nin yol haritasının zaten belli olduğunu, illa IMF’ye ihtiyacı olacak diye bir şeyin söz konusu olmadığını ifade” etti.

Görüldüğü üzere Hem IMF hem de Hükümet ve Sermaye çevreleri OVP’nin uygulandığı ve yeni bir stand-by’a ihtiyaç olmadığı konusunda fikir birliği içindedirler. Hükümet sözcülerinin verdiği demeçlere bakıldığında ise “siyasi dayatmalara” karşı çıkıldığı ve IMF’ye “one minute” (van minüt) çektikleri havasındadırlar. Dünya ekonomik krizinin Türkiye ekonomisini “teğet” geçtiğini “ekonomik olarak kendi ayakları üzerinde duran bir ülke” haline gelindiği, ekonominin sağlam ve rayında ilerlediğinin propagandası yüksek perdeden yapılıyor. İşçilerin, çalışanların IMF politikalarına karşı duyduğu haklı tepkiler “milli hassasiyet” potasında eritilerek siyasi kazanca dönüştürülmeye çalışılıyor. Oysaki uygulanan ekonomik program OVP ile IMF’ reçetesinin özü aynıdır. “Dips (Arapça pekmez anlamındadır) u pekmez fark etmez” deyişi gibi… Sitemizde yayınlanan 30.09.2009 tarihli “IMF, Dünya Bankası, OVP ve Emekçiler” başlıklı yazımızda IMF reçetesi ile OVP’nin öz itibariyle aynı olduğuna vurgu yapmış ve OVP ile ilgili şu satırları yazmıştık:

“Orta Vadeli Program (OVP)

Başbakan Yardımcısı Ali Babacan’ın 16 Eylül 2009 tarihli OVP açıklaması Dünya Kapitalist krizinin sürdüğü bir süreçte yapıldı... Üç yılı kapsayan OVP emekçilerin hak kayıplarını derinleştiren hayatın her alanında yeni saldırıların yapılmasını ve sömürünün yoğunlaştırılmasını öngören bir içeriğe sahip…

Geçmiş 24 Ocak kararlarını anımsatan bir anlayışı ifade ediyor. Dün böylesi bir programı uygulamak için darbe yapan egemenler bugün kendilerini zorlayan bir emek hareketinin yokluğunun sevincini yaşıyorlar…

Egemenler “Demokratik Açılım” edebiyatı eşliğinde hak kayıplarını esas alan bir programı dayatabiliyorlar. Şüphesiz ki egemenlerin bu denli rahat ve pervazsız olmasının esas nedeni toplumsal muhalefeti oluşturan kesimlerin örgütsüzlüğünden kaynaklanıyor. Sosyalist, devrimci güçlerin zayıf olması sendikal zemine de yansımakta sendikal zemindeki teslimiyet anlayışını pekiştirmektedir...

Programın özü sermaye için teşvik emekçiler için tasarruf ve kemerleri sıkma tedbirlerini ifade ediyor…

Bu Programın bazı özelliklerini sıralayacak olursak:
—Sosyal Güvenlik harcamaları disiplin altına alınacak…
—Sağlıkta 3 milyar tasarruf yapılacak.( Hasta katılım payı, resmi sağlık kurumlarında 2 ile 8 lira arasında, özel hastanede ise 15 lira olacak.)
—Özelleştirme hızlanacak.(Özelleştirme gelirleri 2010'da bu yıla oranla yaklaşık 2,5 kat artacak.)
—Enerji alanında zamlar yapılacak (Elektriğe 1 Ekim tarihinden itibaren %10 zam yapılacak)
—Kamu emekçilerinin ücretleri enflasyon hedeflemesi dikkate alınarak arttırılacak. (Yani TİS hakkınızı tanımayacağız deniliyor)
—İşe yeni girenlerin sigorta primini 1 yıl devlet ödeyecek. (Sigorta primleri 5 puan indirildi.)

Orta Vadeli Program emekçiler ve geniş halk yığınları açısından işsizlik açlık ve sefaletin daha da derinleşmesinin diğer adıdır. OVP ye karşı Toplumsal muhalefetin şimdiye kadar hareketlenmemiş olmasının kayda geçmesi gerekiyor. Sendikalar ve siyasal çevreler sadece basın açıklamalarıyla yetinmiş, OVP teşhir bile edilememiştir.”

Evet, teşhir bile edilemeyen OVP adım adım uygulanıyor. Ve Hükümet IMF ile anlaşma yapmadım diye “van minüt” havalarında…

IMF ile anlaşma yapılsa da yapılmasa da IMF politikaları izlenmeye devam ediliyor. Bir başka deyişle kemer sıkma politikaları, emekçilere ve yoksul halklarımıza acı ilacı içirme anlayışı bütün çıplaklığıyla devam ediyor. TC Hükümetlerinin izlediği ekonomik politikalarının bu denli emekçi karşıtı bir konumlanış içinde olması sadece kapitalist sistemden kaynaklanmıyor. Bir başka nedeni de sürdürülen kirli savaşla ilgili olduğu açıktır. Kürt halkının en doğal haklarının bastırılmaya çalışılması, sömürgeci yöntemlerle savaş politikalarının dayatılması ekonomiye büyük bir yük bindirmekte ve faturası emekçilere ve yoksul halklarımıza kesilmektedir.