16 Mart’ta nefes almakta zorlandım
Olayları ve gelişmeleri, sadece mekân zaman diyalektiği veya derinliği içinde değerlendirmek doğru değildir. Peki, sadece duygu derinliği içinde algılamak/yaşamak mı doğrudur? O da doğru değildir. Çünkü iki yaklaşım da olumsuz sonuçlara yol açıyor.
Birincisi mekanikleştiriyor, robotlaştırıyor. İkincisi de, hayatın karşı konulmaz iç dünyanın enerjisiyle olan bağını koparıyor.
Ve duygu derinliği içinde yaşama/algılama, bazen gecenin zifiri karanlığında yol alan ışık hüzmesinde, bazen de güneşli gün aydınlığının körlüğünde çığlığa dönüşebiliyor. Ve çığlık, o kadar güçlü oluyor ki, ne ciğer soluk alabiliyor, ne kaslar ciğere ritim verebiliyor, ne de beyin ciğere güç gönderip yönetebiliyor.
Nefessiz kalınır, anlık boğulma hissi yaşanır.
Böylesine bir “an”ı, en belirgin şekilde geçen yılın 16 Mart’ında yaşadım.
Saddam rejimi, 1988 yılında Kürtlere yönelik insanlık suçu işlemişti. Hardal gazı denilen kimyasal maddeyi uçaklarla Halepçe kenti üzerine dökmüştü. Tespit edilen rakamlara göre en az 5 bin genç yaşlı, kadın erkek ve çocuk ölmüştü. Binlerce insanın günümüze kadar etkisi devam eden hastalanmalarına, nesilden nesile taşınan biyolojik/fiziksel anormalliklerine yol açmıştı.
En azından, ahlak ve vicdan sahibi kişi/kurum/kesimler, yıllarca, 16 Mart’ın yıldönümlerinde, hem mağdurları anmak, hem de insanlık suçu olan soykırımı lanetlemek için etkinlikler düzenliyordu.
Diyarbakır Tabip Odası da geçen yıl bir dizi etkinlik gerçekleştirmişti. Etkinliklerden bir tanesi de belgesel niteliğindeki bir film gösterimiydi. Diyarbakır Sanat Merkezi’ne ait sinema salonunda gösterilmişti. Cep sinemasının tüm sandalyeleri dolmuştu.
Yazıların olduğu görüntülerden sonra, Film, Halepçe’ye atılan bombanın bulutları daha kentin üzerinde iken çekilen görüntüler ile devam etti.
Gaz bulutlarını izlerken sanki gaz teneffüs ediyormuşum gibi geldi bana. Arkasında bana dakikalar gibi gelen, ancak saniyelerle ifade edilebilecek bir boğulma anı yaşamıştım. Nefesim kesilmişti. Kaslarımda bir büzülme hissetmiştim. Beyaz ekrandan yansıyan ışık hüzmesi ve ritmi bozulan ciğerimle baş başa kalmıştım. Ortamdan, birlikte olduğum izleyicilerden kopmuştum. Kendime geldiğim de ise, aldığım her nefeste parfüm kokusunu arar hale gelmiş, ancak etrafa yayılan her hangi bir parfüm kokusunu hissetmemiştim.
Kamera sokakları da kaydetmeye başlamıştı. Halepçe’li bir Kürt erkeği, evinin avlusundaki ölüleri çekim yapan kameramana gösterirken travmatik bir ruh hali içindeydi. Yaşamanın utancını yaşıyordu sanki. Ben niye ölemedim dercesine renksiz, bitkin ve çaresizdi. Büyük bir acı yaşatılmıştı ona. Bir insanın taşıyamayacağı kadar ağır bir acı.
Acı tüketilmeden, acının sonuçları giderilmeden mutlu bir hayat inşa etmek mümkün mü acaba?
İnsan denen canlı varlık, duygu taşıdığı için duygulanması, duygu derinliğini yaşaması doğaldır. Aynı zamanda gereklidir de.
Ve yine, insan denilen canlı varlık, değiştirip dönüştürme becerisine sahip en gelişkin canlı olduğu için sorumlulukları da vardır.
İnsanların, insan olduğunu iddia edenlerin, ilk önce, acıların azaltılması ve sona erdirmesi için çabalaması, büyük acıların tekrardan yaşanmaması için “zalimlere dünyayı dar etmesi“ gerekmiyor mu?
Bunun için de, zaman, mekân ve duygu derinliği bütünlüğünde hayata bakmak daha doğru değil mi?
Sıklemen çiçeği tohumunun hayat ile mücadelesi ve hayata tutunması da bu eksende değil mi?
Bizler, bir sıklemen çiçeği tohumu kadar da mı olamıyoruz?
Ya da, daldan düşen ve tekrar tırmanmaya çalışan tüylü tırtıl gibi insanca bir yaşamı var etmek için mücadele etmemiz gerekmiyor mu?
Bütün bunların, en azından, zifiri karanlıkta yol alan ışık huzmesindeki hardal gazının bizde yarattığı “boğulma hissi”ni bertaraf etmek için gerekli oluğuna inanıyorum.
- Mihdi Perincek ağ günlüğü
- Yorum yazmak için giriş yapın veya kayıt olun
