Marksist Demokrasi Teorisine Katkı - (5) - Demokratlar Demokrat değildir; Demokrat Olmayanlar Demokrattır

Biçimsel anlamıyla demokrasi, azınlığın çoğunluğa uyması ve bu azınlık ve çoğunlukların oluşabilmesi için fikir ve örgütlenme özgürlükleri;  tarihsel ve sosyolojik anlamda demokrat ve demokratik: özünde burjuva karakterdeki dönüşümler ve hedefler karşılığında kullanılmaktadır. Aynı kavramın ve ondan türeyen kavramların bu farklı içerikleri ve bu içeriklerin kazandıkları ağırlıklar ve bunların tarihsel anlamı ve somut politika bakımından sonuçlarına da bu yazıda başlayalım.

1917 ile 1989 arası döneme baktığımızda garip bir paradoksla karşılaşırız. Tarihsel ve sosyolojik olarak demokratik hareketlerin hiç birinin demokrasiyle ilgisi yoktur yani anti demokratiktirler; buna karşılık bu demokratik karakterli direnişlere karşı çıkan, onları ezmeye çalışanların hepsi biçimsel olarak demokratiktir. Demokratlar demokrat değildir; demokratik hareketleri bastıranlar, karşı duranlar demokrattır.

Ekim Devrimi'nin ve İspanya'daki Cumhuriyetçi rejimin ilk dönemleri bir yana bırakılırsa, özellikle İkinci Dünya Savaşından sonraki dönemde zirvesine çıkan demokratik karakterdeki hareketlerin hiç birisinin, ne biçimsel anlamıyla bir demokrasi kurmak, ne de bunu kendi içinde uygulamak diye bir derdi yoktur. Buna karşılık, bu demokratik hareketlerin hepsi, İkinci Dünya Savaşındaki faşizme karşı direniş hareketleri hariç, biçimsel olarak demokratik karakterdeki rejimlere karşı savaşmışlardır.

Çin'in tarihin gördüğü en büyük köylü ayaklanmasını örgütleyen Komünist Partisi'nin ne içinde demokrasi vardı, ne de biçimsel olarak demokratik sistem kurmak gibi bir problemi; ama karşısındaki ABD bir demokrasiydi. Kenya bağımsızlık savaşçıları olan Mau Mau'ların da demokrasi diye bir sorunu ve pratiği yoktu; ama İngilizler dünyanın en köklü demokrasisiydi. Cezayir savaşını yapanların da yoktu ama Fransa da bir demokrasiydi. Ne Kuzey Vietnam'da demokrasi vardı, ne de güneydeki Vietkong gerillalarının demokrasi diye bir problemi; ama Vietnam halkını ezmeye çalışan ABD ise gerçekten az bulunur bir demokrasiydi. Daha geçenlerde, Lumumba'yı izi kalmasın diye asitte erittiklerini itiraf edenlerin Belçika'sı kıta Avrupa'sının klasik demokrasilerinden biriydi. İsrail'e kök söktürüp onu masaya oturtmak zorunda bırakan taş çocuklarının ve İslam'ı bayrak eden direnişin demokrasiyle ilgisi yoktur ama İsrail Orta Doğu'da yaşayan tipik bir Avrupa demokrasisidir.

Daha ileriye gidelim. 12 Eylül öncesi dönemde, hiç bir hareket etkili ve egemen olduğu mahallelerde fikir ve örgütlenme özgürlüğü kurmak gibi bir kaygı taşımıyor ve kurmuyordu; ama onların yıkmak için uğraştıkları sistem, bütün Asyalılığına, keyfiliğine ve bütün hukuki yasaklara rağmen, örneğin hiç bir Arap ve Afrika ülkesiyle kıyaslanamayacak kadar fikir ve örgütlenme özgürlüklerine sahipti.

Böyle bir dünyada, bütün sömürgeci ve egemenlerin demokratik, demokrasi diye problemleri olmayanların ise sömürgeci ve egemenlere karşı savaştığı bir dünyada, kimsenin bir demokratik hareketi desteklemek için biçimsel demokrasi kriterleri aramak gibi bir sorunu yoktu. Çağın ruhu başka tellerden çalıyordu. Zaten bu çağ ruhu içindedir ki, ezilenlerin aynı zamanda biçimsel anlamıyla da en iyi demokrasiyi gerçekleştirmeleri gerektiği yolundaki, klasik sosyalizmin geleneklerine dayanan uyarı ve eleştiriler, zerrece yankı bulmamış hatta alayla karşılanmıştır.

Ne var ki, burada çok garip bir durum, bir pardoks karşımıza çıkmaktadır. Demokrasi, azınlığın çoğunluğa tabi olmasını ilke olarak kabul eden rejimdir demiştik. Ezilenler daima nüfusun büyük çoğunluğunu oluşturduklarına ve elbette kendi çıkarlarının nerede olduğunu en iyi, yine bizzat büyük çoğunluğu oluşturan ezilenlerin kendileri bileceklerine göre; böyle bir sistemin ezilenlerin çıkarlarını korumak için ideal bir sistem olması gerekmez mi? O halde ezilen geniş kitlelerin biçimsel anlamıyla demokrasinin en uzlaşmaz savunucuları da olmaları gerekmez mi? Ama somut tarihe baktığımızda, yukarıdaki örneklerde de görüleceği gibi, en azından yirminci yüz yıl boyunca, ezilenlerin biçimsel anlamıyla demokrasi diye bir sorunlarının pek olmadığını görüyoruz.

Bunun bir izahı gerekir? Niye böyle oluyor? Bu ezilenler bu kadar aptal mı? Niye kendilerinin çıkarına olmayan bir duruma düşüyorlar? Niye hep yağmurdan kaçarken doluya tutuluyorlar? Sömürgecileri atıyorlar, ondan sonra onlara rahmet okutan kendi içlerinden çıkmış diktatörlerin egemenliği altına düşüyorlar? Bu bir kader mi? Bu onların yapısal bir özelliği mi, yoksa belli tarihsel koşulların bir ürünü mü? Yok eğer yapısal bir özelliği ise, ezilen çoğunluk demokrasiden yana olmadığına göre, bu aynı zamanda demokrasiye karşı bir argüman oluşturmaz mı? Ezilenler demokratik bir şekilde, yani çoğunluk olarak, demokratik olmamaya ayaklarıyla oy vermiş olmuyorlar mı? Eğer böyle ise, niye böyle yapıyorlar?

Tarihsel ve sosyolojik anlamıyla demokratlar bu sorulardan kaçarlar. Demokratlığa sosyalizm yolunda değil, liberalizm yolunda veda edenler ise bu sorulara normatif ve soyut düzeyde cevaplar vermeye kalkarlar. Bu nedenle bu sorular sorulur ve cevaplar aranırken izlenecek yöntemin, metodolojinin aynı zamanda politik bir anlamı ve sonuçları vardır.

Bu soruların cevabı, somut tarihsel süreçlerde, bu süreçlere damgasını vuran toplumsal güçlerin karakterlerinde bulunabilir. En çok unutulan hep bu basit metodolojik ilkedir. Her hangi bir toplumsal sorun gibi, demokrasi sorunu da soyut ve normatif tanımlar  çerçevesinde anlaşılamaz. Nasıl olmaktadır da, büyük çoğunluğu oluşturan ezilenler, çoğunluğun çıkarlarını ifadeye en uygun sisteme böyle ilgisiz ve karşı bir durumda; buna karşılık; küçük sömürenler kitlesi, çoğunluğun çıkarlarını savunmaya en uygun sistemin savunusunun bayraktarlığını yapar durumda olabiliyor?

19. Yüzyılın sosyal mücadeleler tarihinde durum tam tersineyken, yani, ezilenlerin demokratik hareketleri aynı zamanda biçimsel anlamıyla da demokrasinin en büyük savunucularıyken; demokratik özgürlükler ve genel oy hakkı ezilenlerin mücadelelerinin daima temel sloganlarından biri olmuşken ve bu gün "batı demokrasisi" denen şey aslında bu mücadelelerin ürünü iken, nasıl oldu da ezilenler demokrasi bayrağını ezenlere kaptırdılar?

Bu sorulara doyurucu cevaplar verilmeden bu bayrak tekrar kazanılamaz. Cevaplar ise, ancak somut tarihsel süreçlerde, güçlerde ve onların ilişkilerde bulunabilir. aynı zamanda

30 Haziran 2000 Cuma