Balkanlardan gelen hep 'soğuk hava dalgası' olmaz a !!! / Röportaj Nesrin Aksu

Gayda-Istanbul-Gayda-Istanbul-CD__20246271_0.jpg

İstanbul, bir büyük şehir... Geniş, uçsuz bucaksız... İstanbul'a Balkanlardan gelen, her zaman 'soğuk hava dalgası' olmaz a!.. Göçmen kuşlar gibi insanlar da göçer gelir İstanbul'a... 72 buçuk milllet vardır derler ya, 72'sinin adını kim bile, ama 'buçuk' olanın adı dilden dile... 'Buçuk' için derler Çingeneleri, olur mu insan olanın buçuğu çeyreği?

Kardeş Türküler'den doğan Gayda İstanbul, geleneksel Balkan ve Roman ezgilerini ustaca yorumlamalarının yanı sıra kendi besteleriyle de balkanlara sıcak bir selam gönderiyorlar. Fehmiye Çelik ve Ayhan Akaya ile Gayda İstanbul albümlerinde 12 şarkıyla bize ulaştırdıkları Balkan, Arnavut, Bulgar, Makedon,Rum, Sırp, Roman ve İstanbul ezgileriyle anlattıkları Balkanlardaki çeşitliliği, müzikal çalışmalarını ve projelerini konuştuk...

Kardeş Türküler Balkan ve Roman müzikleri hep vardı. Şimdi neden bu müziklere ayrıca alan açmak istediniz?

AYHAN: Kültürler yok olduktan sonra, nostaljik bir dille, 'Bakın, bir zamanlar şöyle bir kültür varmış' demek istemiyoruz. Yaşayan, ama yok sayılan kültürlere dikkat çekmek istiyoruz ve o kültürlerin yaşamasını amaç edinerek çıktık yola. Tabii ki bu, çok kolay bir şey değil, o kültüre ait bir iki şarkı söylemekle olmaz bu. Bunun için dillerine, müziklerine, yemeklerine, yaşam tarzlarına yaklaşmak gerekiyor. Bu nokta da 'alternatif okullaşma'ya işaret etmek istiyoruz. Olanaklar çerçevesinde ve olabilirse Çingene, Ermeni, Rum, Türkmen, Kürt müziği gibi... Gayda İstanbul'da da, Balkan Rumeli Roman müzikleri üzerinde uzmanlaşma hedefi ile başladık, Kardeş Türküler'deki deneyimlerimizi arkamıza alarak. Bir yandan da bu alanda çalışmalar yapan müzisyenlerle bir araya gelip, sound ve dramaturji çalışmasının ayaklarını oluşturmaya başladık. Temel derdimiz okullaşma ve Kardeş Türküler dramatürjisinin hakkını verme. Sadece bir şarkı çalıp Türkiye'de bu da var dediğin zaman, olmuyor. 1990'lı yıllarda böyle yaptığında bir anlamı vardı ve insanlar şaşırıyorlardı. 'Aa, bu Ermenice mi, bu Çingenece mi?' diyorlardı. Şimdi artık bu yetmiyor. Biz bu kültürleri nasıl yaşatacağız? Daha derinlemesine, daha detaylı projeler geliştirerek. Çok iddialı ve uzun vadeli bir proje bu, farkındayız ve biz bir başlangıç yapmış olduk.

Balkan müziği ile çingene müziği arasında ne fark var?

FEHMİYE: Çingeneler, göçmen bir halk ve Balkanlarda, müziğin icrasında ve taşıyıcılığında çok ciddi roller üstlenmişler. Çok yetenekli ve ekol olmuş Çingene müzisyenler var. Bulundukları coğrafyada hem kendi kültürlerine özgü üslupları icra etmişler hem de Balkanlardaki o kültürlerin müziğini icra etmişler. Dolayısıyla, Balkan müziği dendiğinde hep ön planda Çingeneler. Sadece Çingene kültürü yok tabii ki orada, Boşnak, Makedon, Arnavut , Rum, Sırp, Hırvat müziği de var. Saymakla bitmez, Toskalar, Gegalar, Ulahlar, Tatarlar, Pomaklar... Çingenelere baktığımızda, daima hakim kültürlere uyum sağlayıp, onların dilleri, onların müziği içinden seslenmek gibi bir durumları olduğunu görürüz. Aslında bu onlara yönelik ayrımcı/dışlayıcı bakışla da doğrudan ilgili, çünkü kendi kimliklerini özgürce yaşayamamak gibi bir sorunları var. Çingeneliği taşımak kolay değil, çünkü çok kirletilmiş bir kelime. Bu kimliğe yönelik ırkçı, ayrımcı bir bakış var. Devletsiz bir ulus zaten, devletleri yok, ülkeleri yok. Dünyanın dört bir yanına dağılmışlar. Yaşadıkları coğrafyanın halkların kültürleriyle de, müzikleriyle de çok rahat uyum sağlamışlar ama kendi üsluplarını koruyarak. Özellikle Balkanlarda ve Türkiye'nin Batı'sında yaşayan Çingeneler, bunu korumayı başarmış. İcra ettikleri müzikte kendilerine has bir üslupları olduğu ink� edilemez bir gerçek.

Demokratik açılım dendi ardından bunun ne kadar samimiyetsiz bir söylem olduğunu yaşananlarla gördük. Şimdi de çingene açılımı diyorlar. Sizce ne kadar samimi?

FEHMİYE: Bu ülkede bir şeylerin değişmesi gerektiğini herkes gibi biz de düşünüyoruz ve çoğu insan gibi, açılımın samimiyetine inanmak istiyoruz. Kürt açılımı dendi, DTP kapatıldı, seçilmiş belediye başkanları yaka paça gözaltına alındı. Sonra da Roman açılımı, dendi, Sulukule'de bugün Roman kalmadı, Sulukule yerle bir edildi ve oradaki Romanlar mahalleden sürüldüler, mağdur edildiler. Bu nasıl bir açılım? Sulukule,' kentsel dönüşüm' adı altında yağmalanıp yok edilirken, Başbakanın bir sözü vardı. 'Sulukule'yi ucubelikten kurtarıyoruz!' demişti. Ucubelik nedir? Orada binlerce yıldır yaşayan Romanlar mı? Yoksa, yaşamak zorunda bırakıldıkları dehşetli yoksulluk vaziyetleri mi? O mahallenin yoksulluğu, çaresizliği 'ucubelik' ise, bu ucubelikte hükümetlerin, yerel yönetimlerin hiç mi sorumluluğu yoktu? Mahalleyi, oranın sakinleriyle, yani Romanlarla birlikte güzelleştirmek yerine, Romanları oradan kovarak hallettiler sorunları. Açılım, bu mudur? Bu kültür, bu kimlik zaten hep aşağılandı. İşte, Çingene bile diyemiyorsun. Oysa Başbakan da, madem radikal açılımlar hedefliyor, Çingene vatandaşlarım, demesi lazım. Çingenelik bir küfür olmamalıdır, demesi lazım. Küfür gibi algılandı, öyle yaşandı, öyle yaşatıldı çünkü. Roman açılımı söylemleri gündemdeyken Selendi'de Romanların evleri taşlandı, mahalleden sürüldüler. Ve durum münferit vaka olarak açıklandı. Oysa bu ferdî değil, h�im bakış. Dün Kağıthane'de Sulukule'de, bugün Selendi'de ve böyle giderse yarın Allah kerim. Bu durum, dünyanın her yerinde de ne yazık ki böyle zaten. Aslında bugün kültürel çoğulcu bakışın normalleşip hayata geçmesi gerekiyor artık ve herkesin eşit olarak bir arada yaşayabileceği, kimsenin bir diğerine göre alt kültür olmayacağı, öteki olmayacağı bir ortamda yaşanması gerekiyor. Başbakan katılımlı kurultaylar, toplantlar yapılıyor, Romanlar özel olarak şehirlerden otobüslerle getirtiliyor. Size iş bulacam, diyor salon alkıştan yıkılıyor, size aş verecem, ev vericem, diyor, ama ayrımcı, ırkçı bakış oradan sırıtıyor. Yani bu açılımların altını doldurmak gerekiyor.

TRT 6 ile kendi kürdünü yaratmaya çalışan devlet, şimdi de kendi çingenesini mi yaratmak istiyor?

AYHAN: Evet, öyle de denebilir. Kullanımcı bir durum olduğu ortada. Şöyle bir durum da var: Kürt açılımı ciddi bir konu ya, Roman açılımı işi hafifleten bir şey gibi... Romanlar hep eğlencelik unsurlardır ya, fasıllar yapan, meyhanelerde müzik çalan, bizi eğlendiren unsurlar... Burada da açılımı hafifleten unsur olarak kullanılıyorlar. Başbakan onlara konut sözü veriyor, oysa biz bu kültürü nasıl yaşatalım diye bir dertleri yok. Mesela Romanes diye, Romanca diye bir dil var; ama sözlükleri yok. Çok güzel bir dil aslında, fonetiği çok güzeldir. Gelin bir enstitü kuralım o zaman. Bugün, hemen herkes hemfikirdir ki, Türkiye'deki en başarılı stüdyo müzisyenleri Roman müzisyenler. Genetiklerinde var belki de, ama bir tane Roman müziği enstütüsü var mı etrafımızda? Nevizade'de yetişiyorlar. Şimdi biz bu alanda bir çalışmaya girdik, ama kendi olanaklarımızla ilerlemeye çalışıyoruz. Kasetler topluyoruz, derleme kayıtlar yapıyoruz, kitaplar karıştırıyoruz nota bulmaya çalışıyoruz... Sonra, bu nasıl açılım, diyorsunuz yani. Böylemi yaşayacak bu kültürler? Başbakan konut verecek, öyle mi? İşte Sulukule'de dönüşüm yapılıyor. Kültürler korunmadan yapılıyor. Eski tamamen yok ediliyor. Bu mudur? 'Benim vatandaşıma kimse 'buçuk' diyemez' demişTayyip Erdoğan, ama buçuk olmaktan bu şekilde çıkamayacak bu insanlar.

Sizin albümde de var bir buçuk şarkısı...?

AYHAN: Evet, Romanca ve Türkçe sözler içinden yazıp besteledik, geçenlerde de klibini çektik. Alt kültürel bir tanımlamadır ya 'Buçuk', 72,5 millet sayılır ve buçuk olan, Çingene'dir. Biz, şarkımızda, bunun böyle olmadığını söylüyoruz. Böyle bir fark var. Bu kültürün okullaşması nerde? Dili nerde, eğitimi, müziği nerede? Bunların hiçbiri olmadan, Çingenelik dışlanıyor ya da Romanlık, bir alt kültür olarak tanımlanıyor.

Çingenelerle temas haline geçtiniz mi siz bu albüm için çalışırken, müzisyenlerin çingene müzisyenlerle çalışmakdan keyif aldıkları söylenir...?

AYHAN: Bizim Gayda İstanbul proje kadrosunun yarısından çoğu Roman müzisyenlerden oluşuyor. Bir kere bizim için çok geliştirici bir çalışma oldu. Doğaçlamayı çok seven, coşkulu ve çok severek müzik çalıp söyleyen insanlar oldukları için, çok önemli bir deneyim ve birliktelik oldu ve de olmakta. Eskiden mesela şarkının başına geçtiğimiz zaman korkardık, bunu nasıl icra edeceğiz, diye, şimdi o korkularımızın hepsi gitti. Bazı noktalarda çok rahatlar. Siz daha bir şey önermeden, o öneri kendiliğinden gelebiliyor ya da başka bir yere gidebiliyor.

FEHMİYE: Aslında bu topraklara özgü olmasına rağmen günümüzde unutulan bir gelenek var, usta-çırak geleneği. Çok köklü bir gelenektir bu ve geçmişte hep böyle yaşanmış. Şimdi çocuk belli yaşa geldiğinde okula veriyorsun, okulda çaldığıyla, duyduğuyla, okuduğuyla sanatını öğrensin, diyorsun. Tamam, bu da gerekli, ama bu işler, kitaptan, defterden bir yere kadar öğreniliyor. O kültürün içine doğmak, o sanatı bilenlerle oturup kalkmak çok önemli. Romanlarda, zaten ailede herkes müzisyen olduğu için direk o kültürün içine doğuyorlar. Roman müzisyen arkadaşlarımız da, Gayda İstanbul'un taşıyıcısı durumundalar ve birlikte çalışmak bizim için gerçekten çok geliştirici oldu. Tabii onlar için de bir eğitim süreci aslında, çünkü Trakya-Balkan coğrafyasında sadece Romanlar yaşamıyor. Dolayısıyla, projenin gereği olarak farklı müziklere, formlara da kulaklarını açmış durumdalar. Sonuçta, Gayda İstanbul'da hep birikte Trakya, Balkan Rumeli, İstanbul hattı üzerinden devam edeceğiz ve o kültürlerden sesleneceğiz, dedik. Hem o gelenekleri öğreneceğiz, günümüze taşıyacağız hem de yeni şarkılarla kendi sözümüzü söyleyeceğiz.

Neden Gayda İstanbul?

AYHAN: Gayda, ilk anda İrlanda'yı çağrıştırıyor belki, ama Balkanlar'da da çok yaygınmış. Gayda, orkestra içinde çalması zor bir enstrüman. Tek bir tondan çalabildiğiniz için, orkestrasyon geliştikçe kullanım olanakları daralmış. Balkan müziği de cazla rock'la etkileşim içinde, Avrupaya yakın olduğu için, batı müziğine yakın. Dolayısıyla orkestra içinde gaydanın kullanımı kaybolmaya başlamış. Fakat, bu coğrafyada gaydanın yarattığı makamlar, diziler, sesler, şarkılar var. İşte orada diğer enstrümanlar, gaydanın sesini taklit etmeye çalışmış ve bir gayda formu çıkmış ortaya. Türkiye de çok yabancı değil, Bergama gaydası var, İzmir gaydası var, Trakya gaydası var... Sembolik bir yeri olmuş gaydanın. Balkan dillerinde 'kaide, kayde' adıyla müzik, nağme anlamlarında da kullanılır olmuş. Bu alanda çalışmaya başladığımızda seslendirdiğimiz ilk şarkılardan biri de 'Anako'ydu ve bir söz vardı orada, 'çal bana çakır gaydayı' diye... Bizim projede şu anda gayda çalan kimse yok, ama gayda formunu hissettirdiğimiz şarkılar var. Mesela 'Kudur' şarkısında çok net hissettiriyoruz. Bu arada, şu da çok önemli: Biz bu müziği İstanbul'da yapıyoruz. İstanbul da Balkanların bir parçası, Osmanlının söz konusu olduğu dönemlerde 500 senelik ortak bir tarih var. Bir yerde, İstanbul'la Balkanları kucaklaştırmak istedik ve Gayda İstanbul ortaya çıktı.

Bugünlerde neler yapıyorsunuz? Atölye çalışmalarınız var Çingene çocuklarla...?

FEHMİYE: Sulukule'den sürgün edilmiş olup bugün Karagümrük'te yaşam mücadelesi veren Roman ailelerin çocuklarıyla BGST olarak bir araya geldiğimiz bir çalışmamız var. İlkokula giden Roman çocuklarla şarkı söylüyoruz, darbuka çalışıyoruz, dans ediyoruz birlikte. İşin arka plan çalışmalarından biri bu etkinlikler, kültürlerin yaşaması için. Mesela, bugün 2010 kültür başkenti deniyor, İstanbul'a, acaba İstanbul'a dair bizim sözümüz ne olabilir, diye kendi aramızda tartışırken, kendi olanaklarımızla bu buluşmaları gerçekleştirdik. Mahallelerde gençlerle ve çocuklarla buluşalım, belki oradan gerçek öyküler çıkacak İstanbul'a dair, dedik. Belki o mahalleye bir şey bırakacağız, belki onlardan öğrenip alacağız. Sulukule de bunun bir ayağı. O çocuklarla bir dans-müzik sahnesi çıkartacağız. Bir tane şarkının sözlerini çocuklardan biri yazdı, birlikte müziklediler. Birini, biz besteledik, onlarla icra ediyoruz. Ve o çalışma yaşatılsın, başka okullara da taşınsın istiyoruz.

İlk konseriniz ne zaman?

Önümüzdeki ilk konser, İstanbul'da, 25 Mart'ta, Hayal Bistro'da... 25 Mart Perşembe akşamı saat 22.00'de.

Orada olup sizi keyifle dinleyeceğiz, teşekkür ediyoruz bu güzel söyleşi için...

Biz teşekkür ederiz.

NESRİN AKSU
nesaksu@gmail.com

Kaynak: Günlük gazetesi