Marksist Demokrasi Teorisine Katkı - (6) - Demokrasinin Özü: Azınlığın Çoğunluğa Uyması

"Bir şeyi anlamanın en iyi yolu önce onu anlayamamaktır" diye bir söz vardır. Demokrasi konusunu da anlamanın en iyi yolu, o çok bilinen ve apaçık gibi görüneni anlayamamakla işe başlamaktır.

Yirminci yüzyıl tarihine bakıldı ve şu sonuçla karşılaşıldı, ezilenlerin, haklı olanların, "tanrım beni baştan yarat" diyen ve daha baştan yenik olarak yaratılanların, bir iki istisna hariç, azınlığın çoğunluğa uyması ilkesi ve bunların gerçekleşmesi için özgürlükleri garantiye alan bir rejim kurmak gibi, yani demokratik bir rejim kurmak gibi bir dertleri olmaması ve kurmamaları.

O zaman da şu sorular ortaya çıktı: Niye böyle? Bu insanlığın çoğunluğu olan alttakiler bu kadar aptal mı? Yoksa yine birileri tarafından kandırıldı mı? Kandırıldı ise kandırılmamanın yolu ne? Ya da bu özellik sadece yirminci yüz yılın tarihine has bir nitelik mi? Öyle ise bu niteliği ona neler vermektedir?

Bütün bu soruların cevaplarının, yer yüzünden baskı ve sömürünün kaldırılması mücadelesi için, devrimci strateji için çok ciddi sonuçlar doğuracağı çok açıktır. Keza özellikle Kürt Ulusal mücadelesini değerlendirmek ve onun karşısındaki tavırlarla da yakından ilgilidir. Yani bu gibi sorular ve cevapları, hem programatik ve stratejik, hem de aktüel politika bakımından hayati önem taşımaktadır.

Bilgi ve bilim, her zaman düzenli ilerleyen bir ordu gibi, adım adım fethederek ilerlemez. Bazen derinlemesine akıncı hücumları yapar; bazen ilerlemek için muazzam yığılmalara ihtiyaç duyar, bazen sonradan geri dönüp fethetmek için, fethedilmemiş alanlar bırakır arkasında, hızını kesmeme amacıyla. Şimdi yukarıdaki sorulara cevap verebilmek için de, önce o sorulardan, o konulardan uzaklaşmak gerekiyor. Tıpkı bir engeli aşmak için, geriye gidip hız almak gibi.

Dikkat edilirse, bu pehlivan tefrikasına dönen demokrasi üzerine yazılar serisinde, sık sık böyle yapmak gerekmiştir, farklı soyutlama düzeylerine ilişkin kavramları ve anlamları ayırabilmek için. Bu nedenle sık sık genellikle bir önerme söylenmiş, sonra da zıttı söylenmiştir. Örneğin önce demokrasi ve özgürlüğün bir arada bulunamayacağı; sonra da demokrasinin özgürlüksüz olamayacağı söylendi. Önce demokratların demokratik oldukları, sonra da demokratik olmadıklarını söylendi. Bu yazı boyunca daha böyle çok önermelerle karşılaşılacak. Örneğin demokrasi azınlığın çoğunluğa uymasıdır denildi, ilerde bunun aksi iddia edilerek, demokrasinin gelişmesi çoğunluğun azınlık hakkında karar alma hakkının sınırlandırılmasıdır denilecek. Demokrasi ve diktatörlüğün aynı şey olduğu söylenecek, ama sonra kalkıp demokrasi ve diktatörlüğün birbirinin zıddı olduğu söylenecek.

İlk bakışta saçma gibi görünen, böyle bir birine zıt önermelerin art arda doğru önermeler olarak sıralanmasının nedeni aynı sözcüğün farklı anlamlarını vurgulamak ve bu anlam kaymalarının somut sınıf mücadelelerinde nasıl kullanıldığını, bu anlam kaymalarının bizzat bir karşı tarafı ideolojik olarak silahsızlandırma aracı olduğuna dikkati çekmektir. Tabii bu aynı zamanda Hegel, Marks, Clausewitz gibi büyük diyalektikçilere bir öykünme ve onların anızını tazelemeyle ve günümüzün moda akımlarına karşı bir duruşla da ilgilidir.

Bu yazıda da, yine önce söylenmiş bir önermenin zıddı söylenecek. Çoğunluğun azınlığa uymasının hep demokrasinin BİÇİMSEL VE GENEL anlamı olduğunu söylenmişti, bu sefer de, tam zıttı, onun ÖZÜ olduğun söylenecek.  Ve ancak bu uzaklaşma yapıldıktan  sonra tekrar çoğunluğun niye bu çoğunluk idaresine bigane kaldığı sorusuna dönülecek.

*

Daha ilk yazının ilm cümlesinde, "demokrasi en genel ve biçimsel anlamıyla azınlığın çoğunluğa uyması prensibini kabul eden rejimdir" denildi. Burada "genel ve biçimsel" ayrımları, ondaki azınlığın çoğunluğa uyması ilkesinin pek önemli olmadığı veya onun özüne ilişkin bir nitelik olmadığı şeklinde anlaşıldı.

Bu genel ve biçimsel ayrımına vurgu, demokrasiye yüklenen anlamlar; demokrasiyle ilgili talepler ve uygulamaların somut sınıf mücadeleleri dışında anlaşılamayacağı, bizlere demokrasi üzerine yürüyen mücadelelerin özünü anlamak bakımından hiç bir ip ucu vermeyeceğini vurgulamak için yapılıyordu. Bizlerin demokrasi üzerine tartışmalarının ancak somut toplumsal güçler ve onların çıkar ve konumları bağlamında anlaşılabileceğini vurgulamak için,  bu genel ve biçimsel vurgusu yapılıyordu.

Ne var ki, biçim aynı zamanda özdür. Her şey zıddına döner, öz biçim, biçim öz olur. Somut tarihsel ilişkiler içinde biçimsel bir anlam kazanan bu çoğunluk azınlık ilişkisi, çarpıtmalarından arındırılmış, saf, soyut, kavramın hareketi olarak, demokrasinin özüdür.

"İnsan anatomisi maymun anatomisinin anahtarıdır" diye bir söz vardır. Yani bir olgunun ya da kavramın özüne, onun en gelişmiş ve en mükemmel biçiminde; en saf halinde varılabilir, ve ancak ondan sonra geri biçimler anlaşılabilir. Ama bu saf hali demek, onun tarihsel sürecin çapılmalarından soyutlanması da demektir.

Örneğin ilk kabileler arasındaki değiş tokuş yapıldığı an ürünler mala dönüşmeye başlar; varoluşun yeni bir biçimi ve onun kendi iç yasaları ortaya çıkar, ama bu yeni öz, binlerce yıl boyunca genelleşerek, kapitalizmde her şeyin bir mal haline dönüşmesi durumunda; genel mal üretiminde, bu en yetkin biçiminde, en saf biçiminde gerçek özünü açığa vurur: bu öz: onu o yapanın içindeki yoğunlaşmış emek miktarı olduğudur.

Ama düşünce, bu tarihsel olanı, yine ancak tarihsel çarpıtmalardan arındırılmış haliyle, karamın kendi iç dönüşümlerinin hareketi olarak ele almak zorundadır, zaten düşüncenin hareket yasaları yani diyalektik de aslında bundan başka bir şey değildir: tarihsel çarpmalardan soyutlanmış haliyle kavramların hareketi ve özünün ortaya çıkışı.

Demokrasi'ye de aynı şekilde yaklaşılmalıdır. Demokrasinin özü olan azınlığın çoğunluğa uyması, tarihsel çarpılmalar içinde, biçimsel bir nitelik kazanır, gerçek anlamını yitirmekle kalmaz gerçekleşemez olur. Ama ancak yok olmasının arifesinde, en mükemmel, en gelişmiş şeklinde, o biçim gibi görünen, bir öz olarak ortaya çıkar.

Nasıl?

Sınıfsız bir toplum düşünelim, sadece sınıf değil, cins, ulus ve başka ayrımlar da yok. Bütün bunlar için özel mülkiyet ve iş bölümü de yok. İnsanları dezavantajlı durumlara düşüren azınlıklar da yok. Örneğin herkes sağlıklı, sakatlar da yok. Bu toplumun bir tek özelliği var: Zenginlikler gürül gürül akmıyor. Bu toplumda "herkese emeği kadar" yani "çalışmyana ekmek yok" ilkesi geçerli olacaktır, "herkese ihtiyacı kadar" değil.

Herkese emeği kadar olan yerde ise, kimsenin emeğinden fazlasını almaması için bir yaptırım, bir zor, yani özgürlüğün zıttı olarak demokrasi olacaktır.

Ve bu demokrasi siyasi olarak, azınlığın çoğunluğa uymasında ifadesini bulacaktır. Azınlığın çoğunluğa uyma zorunluluğunun olmadığı yerde özgürlük olabilir. Azınlığın çoğunluğa uymaması sorunu, demokrasi aleminin içindeki bir sorun değil, dışındaki bir sorundur; özgürlükler ve demokrasi alemlerinin özlerine ilişkin bir sorundur. Demokrasi, azınlık çoğunluk ilişkisi olarak özünü ancak özgürlük aleminin eşiğinde gösterebilir, ve o eşikten içeri adımını atamaz, attığı an kendi zıddına döner, azınlıklar ve çoğunluklar yok olur.

Tarihsel bakımdan en geç gelen veya gelebilecek olan, çünkü insanlığın öyle bir noktaya kadar yaşayabileceğine dair bir emare yok, demokrasinin özü, mantıki bakımdan, en başa alınmalı ve analiz oradan hareketle yapılmalıdır. Tıpkı Marks'ın kitabının en başında metayı, modern toplumda her şeyi belirleyen duruma geleni, ele alıp analiz etmesi gibi. Ancak bundan sonra somut tarihsel hareket yeniden, yine ilk elde tarihsel çapılmalarından arındırılmış olarak ve giderek de tarihsel çapılmalarıyla birlikte inşa edilebilir.

Zor, yaptırım, kıtlık, azınlığın çoğunluğa uyması. Demokrasinin özü bunlardır. Artık bundan sonra, örneğin sakatları, yaşlıları ve çocukları koyabilirisiniz analizinize; örneğin genel olarak henüz büyük bolluk olmaması anlamında değil de, kelimenin gerçek anlamında kıtlık, yani açlık ve ölüm tehlikesi olarak kıtlığı koyabilirsiniz, insanlığın on binlerce yıl yaşadığı. O zaman demokrasi modelinizde, yaşlılar kurda kuşa yem edilecek; çocuklar fazlaysa tanrılara kurban edilecek; insanlar birbirini yiyebilecektir. İnsan kavramı, çoğunluk azınlık kavramı anlamlarını yitirecektir. Burada, artık tıpkı fizikte, büyük hızlarda veya çok küçük alanlarda olduğu gibi başka kuvvetler, başka yasalar devreye girer. Örneğin on binlerce yıl insanlık tarihinde veya tarih öncesinde olduğu gibi, zayıfların korunması değil, en güçlülerin ayakta kalabilmesi için, onların yok edilmesi gerekir, böyle yapmadığı takdirde insan türü devamını sağlayamazdı.

Böyle bir topluma sınıf kavramını katıp, ilişkinin bununla birlikte ne olacağını analiz etmeyi deneyin, bu kavramı katamayacağınızı görürsünüz. Böyle bir kıtlıkta artı ürün olmadığından sınıflar oluşamayacaktır. O halde emek üretkenliğini yükseltmeniz gerekecektir. Burada artık çocuklar yerine koyunlar kurban edilecektir, insanlar birbirini yemeyecektir, tam artık gerçekten demokrasinin kıyısındasınızdır.

Ama o emek üretkenliği nasıl yükselmiştir? İş bölümüyle. İş bölümü alış veriş demektir. Yani şu meta (mal) denen şey ortaya çıkmış ve insanlık tarihi bu sefer onun, adeta bir toplum ve doğa yasası gibi görünen değer yasalarının etkisi altına girmiştir. Ticaret, eşitsiz değişim, zenginliklerin ortaya çıkışı ve belli ellerde toplanışı. Ve sınıflar ortaya çıktığında, eşitlik, yani emek ürünlerinin emek ölçüsünde eşitçe üleşimi yok olur. Artı sorun zenginliklerin ele geçirilmesi ve korunmasıdır büyük sömürülen çoğunluğa karşı.

Artık sınıf mücadelelerinin yasaları egemendir, bir kıtlık toplumunda eşitliği sağlamanın değil. Mücadele demek savaş demektir. Ama savaşın da kendi yasaları vardır ve artık onların egemenliği başlar. Savaş, karşı tarafa kendi iradesini dikte ettirmektir. Bu ise güç demektir. O halde güç toplama, kullanma; karşı tarafı dağınık tutma sanatıdır. Ve bu böylece gider.

Görüldüğü gibi, o demokrasinin özü, toplumsal eşitçe dağıtım için, azınlığın çoğunluğa bağlı olması artık yok olmuştur. Hatırlanması ve hayal edilmesi bile mümkün değildir artık. Ama bu soyut model, aslında insanlık tarihinin, sapmalardan arındırılmış genel gidişi değil mi?

Sonra bir gün insanlar gelmiş bu demokrasiyi tekrar hatırlayacak bir emek üretkenliği düzeyine ulaşmıştır. Ama sınıf mücadelelerinin, metanın, savaşın yasaları, bu mahşerin atlıları hala tozu dumana katıyor ve egemenliklerini sürdürüyorlar. İşte burada, demokrasi, bir hedef ve uygulama bile olduğunda, daima bu mücadelelerin bu yasaların bir aracıdır, henüz kendisi yoktur. O ancak özel mülkiyetin olmadığı, sınıfsız bir toplumda, meta üretiminin olmadığı bir toplumda, savaşın olmadığı bir toplumda gerçekleşebilir. Bunların olduğu toplumda, demokrasi bu mücadelelere hizmet ettiği veya hizmet etmediği ölçüde var olabilir, yani sadece biçimsel ve genel bir anlamda.

Demokrasiyi uygulamak veya bayrak edinmek savaşın yasalarına tabidir artık. İnsanlar, ya da toplumsal gruplar bu savaşta kendi çıkar ve konumlarını güçlendirdikleri için demokrasiyi savunurlar veya ona karşı dururlar.

Bu nedenle, demokrasi üzerine yürütülen her tartışma ve mücadele, başka bir mücadelenin biçimidir, bu tartışmalarda söylenenlere ve hatta yapılanlara bakılarak, güçlerin gerçek konum ve çıkarları hakkında hiç bir fikir edinilemez. Demokrasi denen siyasi kategori de, diğer ahlaki kategoriler gibi, kendi başına bir amaç değildir. Mücadeleye güç veriyorsa, karşı tarafın kafasını karıştırıyor veya onu bölüyorsa toplumsal gruplar demokrasiden yanadırlar. Böylece daire kapanır. Demokrasinin sadece genel ve biçimsel olarak var olabilir ve özü savaştır. Çünkü onun bir aracıdır artık.

Bu nedenle demokrasi genel ve biçimsel anlamıyla ancak günümüzün somut mücadeleleri içinde anlaşılabilir. Demokrasinin özü, sınıfların, metanın, azınlıkların olduğu yerde savaştır. Demokrasi bu savaşın sadece bir biçimidir. Ama bu savaşta, kimin haklı olduğu, kimin ezilenler tarafında olduğu konusunda bize bir fikir vermez.

O halde, demokrasi sorununa ancak, ezilenlerin mücadelesine hizmet edip etmediği açısından yaklaşılabilir, tarih ve toplum üstü bir kategori olarak değil. Soyut bir varsayım olarak, kategorik düzeyde, Demokrasi ezenlere hizmet ediyor ve onların egemenliğini korumaya yarıyorsa, ezilenlerin baskıdan kurtulmak için demokrasiyi reddetmeleri reddedilemez. Demokrasi kendi başına tarih ve toplum üstü bir kategori veya hedef değildir. O ancak ezilenlerin kurtuluş mücadelesine yararlı olduğu ölçüde doğrudur.

Peki ne zaman ve niçin doğrudur?

İşte bunun cevabını somut tarihte aramak demek, aynı zamanda o yazının başındaki sorulara da cevap aramak demektir.

13 Temmuz 2000 Perşembe