Marksist Demokrasi Teorisine Katki - (7) - Sorulmayan Sorular ve Sözde Açıklamalar
Sınıflı toplumda demokrasi her zaman sınıflar savaşının bir aracıdır. Savaşan güçlerin çıkar ve konumlarına hizmet ettiği ölçüde demokrasi istenmiş ve uygulanmıştır. Bu dün böyleydi, bu gün de böyledir ve yarın da böyle olacaktır. En demokratik gelenekli geçinen ülkelerin bile, işler biraz sıkışınca, demokratik sistemi kurtarma adına en anti demokratik sistemlere geçişleri; en anti demokratik tedbirleri almaları hiç değişmeyen bir kural olmuştur ve olacaktır. Demokrasiyi, tarih ve toplum üstü bir kategori olarak bir hedef olarak ele aldıklarını ilan edenler için de bu değişmez.
En az anlaşılan konu bu olmasına rağmen, teorik olarak bu noktada sorun yoktur.
Sorun şuradadır: demokrasi ilke olarak azınlığın çoğunluğa uyması olduğuna göre ve de yer yüzündeki çoğunluk ezilenler olduğuna göre, niye ezilenlerin böyle bir rejim diye pek dertleri olmamıştır? Ya da söyle formüle edelim: demokrasi, ezenlere karşı savaşlarında, ezilenlere hizmet eden bir araç olması gerekmez mi? Nasıl oldu da durum hep tersi oldu? Niye böyledir?
Bu soruyu nedense kimse sormuyor, bu soruya yol açması gereken olguları kimse alt alta sıralamıyor. Niçin Vietnam halkının demokratik karakterli direnişi demokratik bir sisteme dayanmaz da ABD'nin bu demokratik harekete karşı savaşı demokratik bir sisteme dayanır? Benzeri durumların bütün yirminci yüz yıl boyunca adeta bir saat intizamıyla tekrarlanmasına rağmen, böyle bir sorunun sosyalistlerce sorulmaması bir rastlantı mıdır? Rastlantı değildir ve yirminci yüzyılda sosyalist hareketin özünde demokrat, yani burjuva ufkunun ötesine geçemeyen küçük burjuva karakterde olmasıyla ilgilidir, yani sosyalistler aslında kendini sosyalist sanan demokratlar oldukları için; yani sorunun bizzat konusu oldukları için böyledir, ama şimdilik bu konuyu bir tarafa bırakalım.
Bu soru böyle kategorik olarak sorulmamaktadır ama tek tek hareketler ele alındığında yapıla gelen tipik açıklama şudur: aslında ezilenler demokratik bir sistem de istiyorlar ama onların hareketinin başına geçen bir lider veya parti bu özlemleri bastırarak kendi iradesini dayatıyor. Yani önderlikler (partiler veya liderler) yığınları tezgaha düşürmektedir. En sofistike gibi görünen açıklamalar, özünde bundan daha fazlasını söylememektedir.
Önderler (Kişiler veya partiler) ile kitleler, sınıflar arasındaki ilişki, kaba bir benzetmeyle alt ve üst yapı ilişkisine benzer. Son duruşmada belirleyen nasıl maddi hayatın üretimi ve yeniden üretiminin biçimiyse; yığınlar belirler önderliklerin kalitesini. Önderliklerin yığınları kandırdığı açıklaması, bu ilişkiyi baş aşağı getirir ve işin ilginci önderliklere olağan üstü yetenek ve güçler atfeder.
Ne var ki, en azından ortada kandırılmadan öte, gönüllü olarak kandırılmayı isteme gibi bir durum olduğu görüldüğünde; ya da önderliğin aslında temsilcisi olduğu hareketin eğilim, karakter ve özlemlerini yansıtmaktan başka bir şey yapmadığı teslim etmek zorunda kaldığında, bu sefer de diğer uca zıplanır ve o harekete damgasını vuran kitlenin kültür ve eğitim düzeyinin bunu gerektirdiği türden; aslında egemenlerin ırkçılığına argüman olabilecek bir sonuca ulaşılır. Bu sefer de önderliklerin o hareket üzerindeki etkileri sıfıra iner. Örneğin Rusya'da Ekim devriminin prestiji üzerine oturmuş bürokratik kastın varlığının ve ideolojisinin, demokratik hareketleri örgütleyen sosyalist partilerin ideolojisi üzerindeki etkileri ve bunların sonuçları kaybolur.
Bu gün Kürt ulusal hareketi karşısında, gerek Türk sosyalistlerinin bir kısmından, gerek bu hareketin Kürt muhaliflerinden, gelen bütün eleştiriler yukarıda ifade edilen iki uç arasında sallanırlar.
Bunun bir değir versiyonu, en azından yirminci yüzyıl tarihi için, Stalinizm denen ideolojiyle açıklamadır. Yani "bu hareketler, Stalinist ideolojinin Ekim devriminin prestiji üzerinde yükselen etkisi nedeniyle böyle demokrasiye ilgisizdirler; Stalinizm bir bürokratik kastın diktatörlüğünü işçilere karşı haklı gösterebilmek için bu demokratik gelenekleri tahrif veya yok etmiş ve sosyalizm namı altında sosyalizmle ilgisiz, onu revize eden bambaşka bir ideoloji geliştirmiştir." Tarzındaki açıklamadır.
Bu yaklaşımın mantıki sonucu şudur. Eğer bu hareketlere, Stalinizmin ne olduğu anlatılsa, bir bunu kavrasalar tekrar demokratik geleneklere döneceklerdir.
Ne var ki, bu açıklama da son duruşmada, yığınların kandırıldığı açıklamasının daha sofistike bir versiyonu olmaktan öteye gitmez ve aynı baş aşağı duruşla maluldür.
Yığınların karşısında sanılanın aksine bir çok seçenek vardır. Her zaman Stalinistlerden başka partiler, başka eğilimler gruplar da ola gelmiştir. Onlar da her zaman başka alternatifler sunmuşlardır. Nedense o yığınlar onlara değil de Stalinistlere yönelmişlerdir. Demek ki ortada yine kandırma veya yanılsamalarla açıklanamayacak, tencere yuvarlanmış kapağını bulmuş gibi bir durum söz konusudur. Demokrasi diye bir sorunu olmayan Stalinist ideoloji, tam da bu demokratik karakterdeki devrimci hareketlerin ihtiyaçlarına uygun bir teori sunuyor olamaz mı?
Demek ki, kandırma veya yanlış anlama teorisi bizlere hiç bir açıklama getirmez. Aksine, yirminci yüzyıl boyunca niçin bütün demokratik hareketlerin demokrasi diye bir derdinin olmadığı sorununu açıklanamaz kılar.
Bu eleştirilerin birinci metodolojik hatası, diyalektik olmamaları ise, ikinci büyük yanılgısı sınıfları ve sınıf mücadelelerini görmezden gelmeleridir.
Hiç bir demokratik hareket veya genel olarak bir toplumsal hareket bir tek sınıftan oluşmaz; bir diktatöre, bir sömürgeci devlete veya bir egemen sınıfa karşı savaşan güçlerin kendi aralarında da bir savaş vardır sürekli; her dış savaş aynı zamanda bir iç savaştır; sadece ülkeler için değil; toplumsal sınıflar ve hareketler için de böyledir bu. Sırf işçi hareketinde bile bu kural değişmez. İşçi vardır işçi vardır. Ezilen ulus hareketinde de, ezilen cins hareketinde de, her harekette egemenlere karşı savaşanlar kendi aralarında da bir savaş yürütürler. Ve bu savaş sadece ezenlere karşı değil, ezilenler arasında da çok eşitsiz koşullarda yürür.
Sorunun cevabı dünya tarihinin genel gidişi içinde özellikle yirminci yüzyılın ortaya çıkardığı tarihsel eğilimler ve sınıf ilişkileri ve onların karakterlerinde aranmalıdır. Bu genel tarihsel kaneva ve onun içinde sınıfların karakterlerinin oynadığı rol gelecek yazının konusu olsun.
29 Temmuz 2000 Cumartesi
- Yorum yazmak için giriş yapın veya kayıt olun
