Hastalıklı toplum mu kimlikli toplum mu?
Siirt'te yaşanan ilk çirkin olayın öğrenildiği günlere denk geldi Diyarbakır'da ki Kürt kadın konferansı. Konferansın gündemi ulusal birlik ve Kürt sorununun çözümü olsa da ara sohbetlerin, öfkelerin yöneldiği ana konu Siirt'te çocuklara yapılan toplu ve sistematik cinsel şiddetti. Bu şiddeti kimi savaşa, savaş poltikalarına bağlıyordu, kimi egemen olanların bir tür Bölge insanından aldığı intikama. Kimi Bölge toplumunu düşürme girişiminin geldiği düzey olarak görüyordu, kimi ise yoksullaştırılmanın ve sahipsizliğin eşdeğerdeki suistimali olarak. Ancak bu olayların egemen erkek aklının geldiği cinnet noktası olduğu, erkek aklının ürettiği toplumsal ahlak ve politikada iflasın resmi olduğu konusunda herkes hemfikirdi. Hatta yaşananların bir tür savaş toplumu sendromuna denk geldiği görülüyordu.
Ortak duygu nefretti. Ve yüzleşme isteniyordu.
Bunlar tartışıldığında henüz Pervari'deki vahşet bilinmiyordu bile. Sonra büyüklerin çocuklara yaptığının, çocuklarında bebeklere yaptığını öğrendik. Hastalanmış bir toplum olduğumuz gerçeği şamar gibi indi suratlarımıza. Bir kısım medya olayları Bölge'nin geri kalmışlığı ve aşiret kültürü ile izah ediyordu ki Manisa'danda benzer haberler geldi.
Aslında olan olmuş, uygulanan poltikalarla koca bir ülke toplumu hastalanmıştı. Savaş ve yoksullukla terbiye edilmeye kalkan toplumda ar damarları çatlamaya başlamıştı. Bu apolitik ve bi ahlak toplumun geldiği deformasyonun son raddesiydi.
Çözüm ise bugün bu toplumu yaratan uygulamaların tersini başarmaktan geçiyor. Savaş politikalarından, savaş toplumu travmasından çıkmaktan geçiyor. Yoksullaştırma politikalarına karşı durmaktan, politik-ahlaki toplumu yeniden tesis etmekten geçiyor. Bunu iktidarın, karar alıcıların yapacağını zannedersek bir kez daha yanılırız. Toplumu hastalandıran aklın toplumu iyileştirmesi mümkün değil. Cinsel, ekonomik, toplumsal sömürüyü üreten, savaş, çatışma, militarizm üreten erkek aklının iyileştirmesi mümkün değil. Öyle olsa idi evine sadece bir ekmek getirmekten başka derdi olmayan bir yük emekçisinin, hamalın çocuk yaştaki kızları bu denli çirkin, ahlaksız ve insafsız saldırıların hedefi olurmuydu? Üstelikte iki yıl boyunca ve oradaki kimi devlet temsilcilerinin de bilgisi dahilinde...!
Yeni toplumu ancak bizler, bu toplumun kendisi olanlar elele vererek yapabiliriz. Başka yolu yok. Çocukluğumuzu ve çocuklarımızı hastalandırarak- geleceğimizi hastalıklı kılarak - kontrol etmek isteyenlerden başka türlü kurtuluş yok.
****
Kadın konferansına katılan kadınlar geldikleri parçaların vahşi uygulamalarını, acılarını ama herşeye rağmen hayallerini, beklentilerini paylaştıkça her parçanın özünde ne kadar birbirine benzediğini gördüm. Herkes acılarını birbirine aktarırken birbirinden farkları olmadığını da farkettiler. Bu nedenle Halepçe'deki katliamın acısını, Diyarbakır'daki kadın ta yüreğinde hissediyordu. Yüzbinlerce Kürt'ün kaybedilip, katledildiği Enfal'in travmasını, yitiklik halini hissetmeyen Hakkarili, Dersimli yok gibiydi. Ya da Dersim katliamının, Zilan katliamını ve güncel izdüşümlerini, yankılarını Süleymaniyeli, Halepli kadın kendisinin acısı olarak çoktan bellemişti. Suriye'deki kimliksizliğe, İran'daki adaletsizliğe diğer parçalarda kendi acıları olarak yaklaşım gösteriyordu.
Bunlardan niye bahsediyorum? Kürtlerin bir tür ortak ruhsal yapıya sanıldığından daha çok sahip olduğunu anlatmak için. Adeta aynı kimliğin ayrı düşürülmüş parçaları olarak acılarını anlatarak tarihlerini, umutlarını anlatarak geleceklerini birleştirmeye çalışıyorlardı.
- Yorum yazmak için giriş yapın veya kayıt olun
