Savaşla Yaşayıp Savaşın Sonucuna Razı Olanlara..
Okuduğum tarih kitapları, savaşların, toplum bilincinin köreltildiği, kitlesel ahmaklık ve aptallıkların sıradanlaştığı anlara denk getiriliğini anlatırlar genellikle. Savaş ortamı ve psikolojisi mi kitleleri ahmaklaştırır, kitlelerin gözlerine perde çekilmesi mi savaşçıların işini kolaylaştırır, yoksa ikisi birden mi, henüz bilmiyorum. Birinci paylaşım savaşına dünyanın en büyük marksist partisi Almanya SPD si onay verdiğinde, Rosa Lüksemburg savaşa karşı tavır alması için 300 kişiye telgraf gönderip, yalnız Clara Zetkin’den yanıt aldığında neler hissetmişti acaba? Ya da Berlin sokaklarında tek başına bildiri dağıtan Karl Liebneckt. Lenin’in neler hissettiğin okudum bir yerlerde, „sınıf düşmanlarının Almanya SPD’sine iftira attığını“ düşünmüş bir süre. Demek ki savaşlar insaların ‚en akıllılarını‘ bile şaşkınlığa uğratıyor.
Şu anda yaşadığımız savaş üzerine hergün onlarca yazı yazılıyor. Sürdükçe yazılmaya devam edilecek. Edilecek çünkü çocuklar ölüyor orada. Hem de sırf birilerinin saltanatı devam etsin diye ölüyorlar. Her eve, her köye, her kasabaya acılar ateş topu gibi düşüyor. Ve bizim önümüzdeki ekranlarda sayılar uçuşuyor. „Bilmem kaç kişi imha edildi, bilmem kaç kişi şehitlik mertebesine ulşatı“ diye. Bir birleriyle hiçbir alıp veremediği olmayan çocuklar eksi 20 derecede ölmeye devam ederken, yaşam da sıcak evlerde, eğlence mekanlarında, köprü altlarında akıp gitmeye devam ediyor.
Bu arada benim de aklıma, sayıları milyonlara ulaşan kuşağımın devrimcileri geliyor. Ben 78 kuşağı denen kategoriye girenlerdenim. Yani, her bir sol örgütün sayılarının yüzbinlerle ifade edildiği, toplam etkilerinin milyonlara ulaştığı, o yıllarda dünyanın en örgütlü, en askeri ve militan faşist gücüne karşı direnen kuşaktan biri. O milyonların halen „ecele teslim olmadığını“ hem günlük yaşamımda görüyor, hem de ortalama insan ömrünün bunları henüz tüketecek düzeyin üstünde olduğunu biliyorum.
Ama ardından başka şeyleri anımsamaya başlıyorum. Onların çoğuyla olan sohbetlerimde “Tekel’in özelleştirilmesinde orada çalışan işçilerin kaçının işsiz kalacağı, hangi sosyal ve ekonomik haklarını kaybedeceklerini” merak etmekten çok, Yahudi mi yoksa, Ermeni sermayesinin mi satın almak istedikleriyle ilgilendiğini farkettiğim geliyor aklıma. Artık onların “Türk” sermayesinin ideolojik savunucuları olduklarını hatırlıyorum.
Ama artık bunların, sadece cephede ölen çocuklarımıza karşı duyarsız kalmalarını değil, ekilen nefret tohumları içinde kendi çocuklarının geleceklerinden, kamplara bölünmüş, bir birine benzemeyenlerin karşılıklı nefret içinde olduğu bir ortamda büyümesinden bile kaygı duymayacak kadar beyin uyuşukluğuna sürüklenmelerine öfke duyuyorum.
Ardından, bir sure once yazdığım bir yazıya bakmayı akıl ediyorum. “Onlar yüzünden sürer bu savaş desem belki biraz ağır kaçacak, ama onlar karşı çıksa, bu savaşı onlara rağmen sürdürmek hiç kolay olmayacaktır. Bakın çevrenize, ne kadar çoklar değil mi? Ama hayale kapılmayın. Sen, ben, biz -yani onların dışındakiler- kıpırdamadıkça, onlar hiç kıpırdamayacaktır. Şimdilik yok kabul edin onları. Yoklar çünkü.”
Yeniden bugüne dönüp yakın geçmişe kısa bir göz attığımda, “Ama bu kez durum tam öyle değil” diyorum.
Sürekli milliyetçilerin değirmenine su taşıyıp, bir birleriyle „yurtseverlik“ yarışına giren „solcularımıza” rağmen, bu topraklarda daha bir yıl önce 200 bin insan „Hepimiz Ermeniyiz“ sloganıyla yürüdü. Kürtler grup kuracak kadar milletvekilini parlamentoya sokmayı başardı, büyük bir kitle Baskin Oran ve Ufuk Uras kampanyası etrafında birleşti, Ufuk Uras’ı parlamentoya yolladı.
Bu kez bu savaşı başlatanların hesaplarını bozabilecek potansiyel var bu topraklarda.
Eminim, bir çoğunuzu tıpkı benim gibi, bu savaşın bu günlerde yok ettiği canlardan çok, ektiği nefret tohumları ve kamplaşma korkutuyordur.
Ama bu kez bu oyun bozulabilir, yeterki, zaman kaybetmeden ‘o kitle’ sokağa çekilebilsin.
- Selami54 ağ günlüğü
- Yorum yazmak için giriş yapın veya kayıt olun
