GOP ve Harekatın Kısa Dönemi ve Güçlerin Gerilimi

TSK'nın sınırötesi harekatı ABD açısından GOP'un bir evresine geçiş olarak fırsatlar sunuyor. Bir daha tekrar edelim: ABD bu bölgede imparatorluk kurma peşindedir ve AB'yi şimdilik baskılayarak ve ona rağmen bir ittifak yapabilmiştir. ABD bölgeyi istikrarsızlaştırmak için gerici ulusculuğu azdırmaktadır. Bunu da klasik self-determinasyon (UKKTH) programıyla yapabilmektedir. Bu yöntem (amacı gerçekleştiriliş biçimi) henüz bölgede teorize edilmediğinden bilince çıkarılamamıştır. Şimdilik bilebildiğimiz kadarıyla iki insanda bu durum bilince çıkmıştır: Abdullah Öcalan ve Demir Küçükaydın...
Abdullah Öcalan kürt kadın ve gençliğinde özlellikle vücut bulmuş olarak en önemli güçtür. Demir Küçükaydın ise ezenler içinde bu durumu gören tek ve ilk politik öznedir fakat düşünceleri asla kitlelerde vücut bulmamıştır. Ezenler içinde demokrasi güçleri belki kendiliğinden demokratik cumhuriyete doğru bir gelişim izleyeceklerdir. Öyleyse ortadoğu coğrafyasında en önemli devrimci güç olarak PKK öne çıkmaktadır.
Ortadoğu'da ABD planına karşı en önemli devlet gücü ise İran'dır. İran ABD baskısına direnebilmiş ve akıllı politikaları ile de şimdilik savuşturmayı bilmiştir. Hatırlanacağı üzre, İran'ın nükleer denemeleri ABD'nin bir kozu idi, ancak bu koz İran'ın bu tür çalışmalarının tamamen bilimsel, barışçıl olduğu bizzat (başını ABD kökenlilerin çektiği istihbarat örgütleri ve diğer ulusların istihbaratları) dünya kamuoyunu oluşturan BM tarafından bir raporla itiraf edilmişti. Geriye yapılması gereken İran'ın abluka altına alınması ve izolasyonu politikasıdır. Şimdilik ABD bunu yapmaya çalışıyor.
ABD orta vadede üç gücü ittifak olarak bölge hamiliğine hazırlıyor: Türkiye, İsrail ve Mısır... Ve şimdilik İsrail meselesi halledilmiştir. (Mısır konusu ise tarafımdan bilgi eksikliği ve orta vadeli planların geleceğe ait olması nedeniyle yakıcılığını şimdilik hissettirmediğinden olacak bilinememektedir.)
Sırada şimdilik Türkiye vardır. Ve sınırötesi harekat ABD'nin planları açısından önem arzetmektedir. Kısaca TSK, "ABD'nin askeri" olacak mıdır veya olmuş mudur? Bu soruya şimdilik kaydıyla "olmamıştır" diyorum. Çünkü ABD planlarının bir parçası olmak TSK'nın savaşı genel bir coğrafyaya yaymak demek olacaktır ve ben olayların henüz bunu doğrulamadığını söylüyorum.
Her şeyden önce TSK gerillaya karşı savaşım vermekte ve onları geriletmek böylelikle kendi egemenliğini sarsacak olan 'Demokratik Cumhuriyet' istemlerini tırpanlamak istemektedir. İkinci olarak Irak'ta bağımsız bir kürt oluşumuna en başından beri karşıdır ve harekatla buradaki kürtlere de gözdağı vermek istemektedir. Kısaca TSK şimdilik kısa vadeli hedeflerle hareket etmektedir. (Sayılan hedeflere içe dönük olarak AKP'yi geriletmek de hesap dahilindedir ama bunu dahi tam olarak süzemediğinden en fazla kürtlerin nezdinde AKP'yi tecrite yaramakta ve bunun diyetini de DTP'nin artan gücüyle ödemektedir.) TSK'nın uzun vadeli bir hedefi de şimdilik yoktur çünkü bir programı ve yeni bir stratejisi yoktur. Fakat eski stratejiyle de fazla gidemeyeceğini görmektedir. (İşte bu anlamda, sırf bu anlamda siyasi bir bunalım yaşamaktadır.) Demir'in "olasılıkları" tam da bu noktada önem kazanacaktır. Şimdilik bunlara hazırlıklı olmak gerekmekte olduğuna dair bir dikkat çekiştir. Şimdilik bir stratejik yöneliş olmayacaktır, hele ki harekat sürerken bu mümkün değildir. Hepimiz ve tüm savaşçılar bilir ki "eylem anında duraklamak, ölüm demektir". Herkesin bildiğini elbette GK da çok iyi bilmektedir. Yeni bir yöneliş gerçekleştirmek için dahi bu harekatı tamamlamak zorundadır.
Peki ABD ile TSK arasındaki gerilim nedendir? ABD kendi planını adım adım hayata geçirmektedir ancak bu süreç öyle tereyağından kıl çeker gibi olmamaktadır ve bunu bizzat ABD iyi bilmektedir. Öyleyse ta en başında PKK liderini TSK'ya teslim ederek ve şimdi de sürdürülen harekata destek vererek neden jestlerini sürdürmektedir? ABD TSK'ya karşı "dene ve gör" sonra da "bize hak ver ve katıl" demektedir. ABD "teröre" karşı nasıl mücadele etmek gerektiğini bilmekte ve bildiklerini TSK'ya da göstermektedir. Türkiye şimdiye değin "terörün nasıl yaratılacağına" dair bilgi sahibi olmuştur ki bu özellikle onun devlet sınıflarının geleneğinde vücut bulmuş tarihsel maddeci bir bilinç olarak vardır. "Kirli savaş" taktiklerinin ise şimdilik bir işe yaramayacağını görmüş hatta hala bu eğilimde olanları zaman zaman tasfiye edebilmiştir. (Fakat "ergenekoncu gelenek" de bir karakter olarak devlet sınıflarına sinmiştir.) TSK ilkönce prestij kaybını engellemek istemekte ve siyasal yaşamdaki erkini canlı tutmak istemektedir. O yüzden gerçekleştiremeyeceği sözler sarfetmemektedir. "Terörün kökünü kazıyacağız", "ya bitecek, ya bitecek" gibi laflar etmektense "ağır bir darbe vurmak" veya "uzun vadeli kazanım elde etmek" gibi soyut hedefleri öne çıkarmaktadır.
Türkiye tarihinde devlet sınıflarının üç kez ağır bir darbe aldığını söylemek yanlış olmaz. Birincisi 1961 darbesine neden olan DP'de cisimleşmiş orta tabakalar hareketinden, ikincisi (1980 darbesi sonrası yapılan ilk seçimlerde) Özal'ın temsil ettiği burjuvaziden ve üçüncüsü de 1993-94 yıllarına denk gelen kürt serihıldanları ve PKK'dan son darbesini ve yenilgisini yaşamıştır. Tabii ki bu yenilgiler tam bir alt-üst oluşa yol açmayan yenilgilerdir o yüzden bir devrime değil, yeni bir stratejik yönelişe kaynaklık eden bazı cephe savaşlarıdırlar. TSK veya devlet sınıfları bu yenilgilerden iki kez olumlu anlamda bir reforma yönelmek istemiştir. Birincisini 1961 darbesiyle gerçekleştirmiştir. İkincisini ise bizzat kendisi boğdurduğundan (Özal'ın ANAP'ı) ortada mevcut güçlü bir burjuva temsilci bulamamış olduğundan burjuvaziyle paylaşmak istediği iktidarını geri almıştır. Evet Özal dönemi burjuvazinin şahlandığı bir dönemdir ve artık devlet sınıflarını siyasal erkten uzaklaştıracak bir stratejik duruş sahibi güç de mevcuttur ama burjuvazi daha işin başında Özal'ın siyasal hayattan derdest edilmesiyle bu alana yaklaşmak istememiştir ve iplerin eskiden olduğu gibi GK da kalmasını teslim etmiştir. Özal'dan sonra burjuvazinin ikinci yiğit kişisi olan Cem Boyner ise burjuva sınıfları dahi ikna edecek bir durum/koşul yakalayamamıştır. Burjuvazi siyasal alanda iktidar etmek istememektedir, bu alanda oldukça ürkektir. Üçüncü yenilgide kürtlerden alınınca bizzat GK başkanı olan Doğan Güreş basiretsizliğini ortaya koymuş ve artık iş siyasetçilerindir demek zorunda kalmıştır. Gelin görün ki ortada siyasi özneler olması gereken burjuva siyasetçileri yoktur. Hükümet ise (ANAYOL) tümden işi kıvıramayacak kadar betonlaşmışlardır. T.Çiller (ya bitecek, ya bitecek) tipik olarak apolitik bir tavırı TSK veya MHP jargonlarıyla yürüttüğünden kısa sürede tasfiye olacaktır. Özal'ın tahtına ise bir darbeyle M.Yılmaz oturmuş ve hocasının öğretisine ihanet eden tilmizler gibi hareket etmişti. (Öğretinin önemini kavradığında ise çoktan fırsatlar geçmiş olacaktı.) Bu durumda TSK "ittihatçı geleneklerine" dönmekte bir beis görmemiş ve savaşı "kirli" taktiklerle sürdürmüştü. Bu taktik ise Öcalan'ın yakalanıp getirilmesi ile (ve PKK'nin daha geri çekilerek "ateşkes" ilanı) 'demokratik cumhuriyet' açılımı karşısında fiilen işgöremez olmuştur. (Bu süreç bir cümle ile ifade edilen özetten daha fazla eziyeti ve barındırdığı gerilimleri ihmal etmektedir. Ama Demir'in "komplo dönemi yazıları" bu ihmale karşılık olarak ortaya konulduğundan bir özetle yetinilmektedir.)
Peki TSK şimdilik bölgeye yönelik olan ABD planına ne demektedir, veya ne dememektedir?
TSK eveleski ittihatçı geleneklere sıkısıkıya bağlı olduğunu defaatle göstermektedir. Ama bu ittihatçılığın dünya durumu karşısında yetmezliğini görmekte ve bu alanda değişik ilkelerinden taviz vermekte bir sakınca görmemektedir. İlk önce serbest pazar ekonomisi ile KİT sayesinde devlet sınıflarının ekonomik gücü zayıflatılmış ve bu sınıflar da ekonomik güçlerini serbest pazarda bulabildiklerinden herhangi bir sorunla karşılaşılmamıştır. Sorunları politik alanda ortaya çıkacaktır ve ilk önce de Türkiye genelinde varolan uyanışa geçme potansiyeli taşıyan milletler ve dinler nasıl biçimlendirilecektir? Devletçilik ve halkçılık yara alabilir bu durum gelişen kapitalist uygarlık içinde anlaşılabilirdir. Ama sayılan özellerde milletler ve din ne olacaktır? Laiklik ilkesi de müslüman burjuvazinin atakları ile zaten yaralanmış ancak tüm olarak ortadan kaldırılmamıştır. Fakat bu durumda içsel (yapısal) olarak çözülebilir sorunlardır. Çünkü hiç kimse tutarlı laik olamadıklarından bu durum sürdürülebilir bir durumdur. Gerçek anlamıyla laiklik (devletin hiç bir dine, dile, etniye dayanmaması) fikri şimdilik tüm toplumda vücut bulmamış bir teoridir. Ufak ödünlerle bu iş de çözülebilir bir hale gelebilir. Ve milletçikler için tekrar türklüğün (veya Türkiyelilik) üst kimlik haline getirilmesi bir ödün olarak sunulur ve bu iş de ötelenebilir. Bunun peşinden dil sorunları da yapısal olarak çözülebilirdir. Sayılan tüm bu sorunlar (bir "sorun" demek "problematik" olarak içinde cebirsel hesaplar konu dışı bırakılmıştır.) ile iktidar eden siyasal erk (TSK veya GK) nasıl olacaktır da ABD için (dolayısıyla kendisi için) bölgede bir aktör veya güç olacaktır?
Bütün militarist yapılar militarizm için olduklarından savaş olmaksızın veya savaş yaratılmaksızın varolamazlar. Dünyanın bütün generalleri kendilerini bir savaşla yüceltmek isterler onların varoluş gerekçeleri budur, çünkü... Dünyanın savaş konusunda tüm becerikli generalleri ise ABD patentlidirler. Hangi ulustan olurlarsa olsunlar bütün uluscu generaller ABD generallerine gıpta etmektedirler, ağızlarının suyu akıyor denilse hiç de abartılmış olmaz. Bir imparatorluk geleneğiyle beslenen TSK gibi ordular bu durumu kıskançlıkla içlerine sindirememektedirler. Tarihte bütün büyük uygarlık orduları hep yayılmacılık ile bu taktikler ile beslenmişlerdir ve onların iç/dip akıntılarında bu görülür. (Uygarlığın şimdiki durumunda dahi hep kadim uygarlıkların ve bu güçlerin bir gerilimi ile zaten hala da sürüp gitmektedir: kadim uygarlık mirascıları kapitalizmle buluşmuş ve kapitalizmin sonuçlarını "fransız"ca devam ettiren ABD bir imparatorluk olarak kendisini ortaya koymuştur. Dünyadaki siyaset sahnesi de kadim uygarlık mirascıları ile ABD arasındaki gerilimle beslenmekte ve oluşmaktadır. Şimdilik Ermeni ve Rum uygarlığı ile buluşan Türkler bu uygarlığı almış ve taşıyıcısı olan Roma'yı yenerek sahiplenmiştir. TC ise bu uygarlığın tam bir geri çekilişinde geç olarak ulusculukla buluşmuş devamıdır. Şimdiki temel (ulusculuk) başka olsa da geçmiş imparatorluk hevesi kursağındadır. Kursağındakini hazmettiğinde ABD imparatorluğu gölgesinde bir prenslik elde edebilir. Şimdilik prenslik'e razı olmuştur ama fiiliyatta bu nasıl gerçekleştirilecektir. Heves başka gerçeklik başkadır.
Harekatını yaymak için ilk önce bir imparator gibi hareket etmek lazımdır, gerçeklikte bu yok ama heves (ilham) olarak var. Çünkü imparatorluk hevesleri şu andaki mevcut iktidarını dahi kaybettirebilecektir. Çünkü imparatorluk mevcut olan bütün özneleri, öznellik olarak görmekle işe koyulur. Mevcut özneler bütün dil, din, etni, vs. olarak kendilerini tanımlamaktadırlar. Bunlardan asıl olarak ikisi (din ve etni) önemlidir, gerisi bir ehemmiyet teşkil etmez. Bu öznelerin siyasal alandan öznel (ya da özel) alana atılması gerekmektedir. İmparatorluk içinde bütün din ve etniler özerk bir yapıya kavuşmaları gerekmektedir ama siyasal alan imparatorluk olarak vazedilmiş olduğundan imparatorluk ile demokratik cumhuriyet arasında bir benzerlik ortaya çıkmaktadır. İlk bakışta kafa karıştırıcı gözüküyor ama değil... Hem imparatorluk hem de demokratik cumhuriyet olmaz. Her ikisi de değişik özneleri içselleştirebilir ama başka başka formlarda... İmparatorluk özneleri küçük birer siyasal özne olarak, demokratik cumhuriyet ise hiç bir siyasal anlamı olmayan özellik (onları form/biçim olarak tasavvur etmez) olarak ayrışır. Görülen odur ki Türkiye bu hale gelmek için ulusun tanımında bir reforma gitmek zorundadır. Bu istem ise şimdilik burjuva aydınlar (ikinci cumhuriyet ve vatandaşlık) tarafından zayıf olarak mevcuttur. Ancak TSK'nın durumuna zıt olarak da modern burjuvazi ortadoğuya (artık) yayılmak istemektedir. Burada sistemin o çokca bahsedilen krizlerini yayarak hafiflemek istemektedir. Özal bu alanda çıkardığı en önemli siyasal kişilik olmuştu. Bir ikincisi (şahıs veya parti) karizmatik olarak ortada gözükmemektedir, burjuvazinin handikapı da buradadır ve onun TSK ile olan gerilimi de burada ortaya çıkmaktadır.
Modern Türk burjuvazisi ve devlet sınıfları elele bu işi başarmak için uzun bir dönemi (hazırlık ve enformasyon) karşılamalıdırlar. O yüzden ABD planına hemen atlanılması düşünülemez. Özal dönemi gibi güçlü bir aydınlanma gereklidir, TSK bu işe razı olmak için karşısında politik/teorik bir hegemonya görmelidir. Yani bu teorik/politik kuşatmaya şimdilik razı olmak için dahi bu gereklidir. Görüldüğü gibi TSK stratejik bir yönelişe girmeye cesaretli değildir. Peki neden? Çünkü cesur bir burjuvaziye sahip değildir. Peki cesur bir burjuvazi neden yoktur? Çünkü cesur bir devrimci sosyal sınıf hareketi yoktur. Peki neden Türk sosyal sınıfları ve temsilcileri cesur değildir? Çünkü onlar da (osmanlı uygarlığı ile uygarlaşmış) gerici milliyetçidir ve bu konakta çürümekte ve bir kurtarıcı beklercesine boynunu kılıç altına yatırmakta celladına teslim olmaktadır. Bir kurtarıcı (örn. barbarlık) gelebilir mi? EVET! Bu güç varolan PKK hareketidir. Ve Demokratik Cumhuriyet taze diri yanlarını ortaya çıkaracak denli tarihin zinde güçlerini bağrında toplamaktadır. Ezilen sosyal sınıflar bu güçle birlikte hareket edecek olan demokrasi öncüleriyle buluştuğunda muazzam bir güç ortaya çıkabilir. Ama şimdilik bundan uzağız. Öyleyse durum nasıl değişir? Geriye modern burjuvazinin aydınlarının demokratik istemleri... Ama onlar da tarihsel olarak gerici bir karakterdedirler ve bu anlamıyla ancak bu rönesans için sadece sözcüğün gerçek anlamıyla "konuk" olabilirler. Ve TC politikasında tek erk olan GK asla ezilen sosyal sınıflar için birşey yapmak istememektedir. Onlar için bir şeyler yapmaya kalkıştığında dahi bir imparator gibi olmak icap etmektedir. Ve şimdilerde kaybettiği mevzileri kazanmak için özellikle burjuva modern sınıfa bir onurlu mevki bulabilir. Ve bu sayede de ezilen sosyal sınıflar sebeplenir. Özet olarak TSK Ortadoğu'ya açılmak için böylesi gerilimleri hafifletmek ihtiyacındadır. Bu süreç harekatın ardından başlayacaktır.
Peki Demokratik Cumhuriyet konusunda bir ilerleme olmazsa ne olur? Şimdiye kadar güçlenme ivmesinde olan bir hareket bu durumda geriye yaslanmak zorunda kalacaktır. Konu esasen şimdiye kadar bu denli sık gündeme dahi alınmamıştı. Hatırlanırsa bu talep kürtlerde dahi vücut bulmamış ve teslimiyet veya geri çekiliş taktiği olarak görülmüştü. DTP daha Hareket halindeyken bu istem hep gerici milliyetçiler için rıza gösterilen bir kavram olmuştu. Korkarım bu çoğunluk tarafından da hala böyle anlaşılmaktadır. DTP nasıl oldu da bu duruma geldi? Öcalan tarafından ifade edilen bu kavram anında kürt kadın ve gençlerinde vücut bulmuştur ve bu güçler DTP'yi yola sokabilmeye yetmiştir. Ve şimdilerde demokratik cumhuriyet hem PKK hem de DTP tarafından benzer bir süreç yaşanarak güç kazanmıştır ve hala da güç kazanmaya devam etmektedir. Peki bu gücün kırılması mümkün müdür? Şimdilik imkansız görünüyor ama olduğunu düşünelim. O zaman geriye yaslanacak tek yer olarak İran kalmaktadır. Barzani ve Talabani asla düşünülemez ama olduğunu PKK ve DTP'nin Barzanici çizgi içinde yaşaması ancak mir mezhep (muhalif) olarak olasılık dahilindedir. Yani ikinci durumda da tam da ABD'nin planlarına uymaktadır. (Ve bu durum ABD açısından hiç de önemsiz bir güç demek olmayacaktır.) Zaten ABD mevcut gerilimlere ihtiyaç duymakta ve bundan beslenmektedir. O yüzden (olmayayana ergi'yi tartışıyoruz) İran yaslanacak bir güç olarak öne çıkmaktadır. Bu durumda da hem ABD, hem TC, hem de Kürt grupları (Talabani ve Barzani) karşısında konumlanacaktır. Fakat ABD PKK'yi bir İran karşıtı güç olarak hesap etmekte ve bu doğrultuda amacına ulaşmak istemektedir. Bu nedenle de tümden tasfiyesi düşünülmemekte, sadece Türkiye dışına çıkarılmak istenmektedir. Bu durum ise tamamen saçmalık olarak değerlendirilmelidir. Çünkü 'Demokratik Cumhuriyet' parolasından vazgeçmiş bir PKK, ABD için arzu edilmektedir. Yani tümden bu programın terkedilmesi ve geleceğe atılması demek tekrar federasyon ve bağımsız siyasal etniye dayanan ulusculuğa dönüş gerektirmektedir ki bu durum içinden çıkılmaz bir kaosa yolaçacaktır. Ama bu parolayla hareket eden güçler henüz zindedir ve program diridir, bu nedenle dahi kolay kolay bilinçlerden silinmeyecektir. Aksine güç kazanması, tarihsel bir güç olarak önümüzdedir.
(Önemli not: yukarıdaki makale üç gün önce yazıldı ama siteye girişim engellendiği için asamamış ve admine göndermiştim. Ama anladım ki buraya da gitmemiş. Anlaşılan devletlu bir şahıs (Demir olarak görünmüş ve ben anlayamamıştım) buna mani oldu. Herhalde bunu aştım sanırım.)