Demokratik Alevi Bektaşi Hareketi ve Anayasa Değişikliği
Demokrat Olmayan AKP’nin Anayasa Değişikliği, Demokrasi ve Laikliği Hedeflemiyor
Artık açıkça görülüyor ki Türkiye toplumu üzerinde asker-sivil bürokrasinin vesayetine dayanan siyaset çerçevesi bugünün ihtiyaçlarına yanıt vermiyor. Bu siyasi çerçeveyi bugün 12 Eylül faşist cuntasının çizdiği ’82 Anayasası belirliyor. Ama hiç akıldan çıkarılmaması gereken nokta, bu siyasi çerçevenin cumhuriyetin kuruluşundan beri orası-burası yamanarak süregeldiğidir. ’82 Anayasa’sı bu çerçevenin sadece günümüzdeki biçimdir.
Anayasa’da “laik-demokratik-sosyal-hukuk devleti” diye tarif edilen bu devlet, hiçbir zaman laik, demokrat, sosyal ya da hukuk devleti olmamıştır. Bizim demokrasimiz göstermelik sözlerle gizlenmiş otoriter-halk düşmanı bir yapıdır. Anayasa’daki demokrasi-laiklik sözleri, halkın tepesine gerektiğinde inecek “tunç eli”, demir yumruğu gizleyen kadife bir eldivendir.
Anayasal “Demokrasi”nin Sınırları
Demokrasi bu anayasal sistemde ara sıra yapılan seçimlerle sınırlıdır. Seçim bile binbir çeşit kayda-kuyda bağlanmıştır. Konulan barajlarla halkın muhalefetini dile getiren partilerin Meclis’e girmesi olanaksız kılınmıştır. Siyasi partilerin kendisi, demokrasi dışı işleyen bir örgüt garabetine dönüştürülmüştür. Milletvekilinin temsil ettiği halka hiçbir bağı kalmamıştır. Milletvekili, mahkemeye çıksa adi suçtan hüküm giyecek durumda bile olabilir, ama dokunulmazdır. Milletvekilleri yasa çıkarabilir, ama uygulatma güçleri yoktur, devlet bildiğini okur. Milletvekilleri bütçe yapıp yandaşlarına ayrıcalık ve avanta dağıtabilir, ama demokrasinin bu sınırlarını değiştirecek bir Anayasa değişikliği yapamaz.
Tüm devlet işleri merkezi bir bürokrasi eliyle yürütülür. Asker ve sivil memurlardan oluşan bu merkezi bürokrasi ayrıcalıklı ve dokunulmazdır. Üstelik Meclisteki siyasetçilerin önemli konularda neye karar verip veremeyeceğini belirleme hak ve yetkisine sahiptir. Kendine has usulleri vardır. “Salla başını; al maaşını!” usulüyle, “Bugün git, yarın gel” dalgacılığıyla çalışır. En küçük devlet dairesinde bile çarklar yasa dışı ödeme yağlaması olmazsa dönmez.
Bürokrasinin üst tabakası ise siyasi vesayetini, “Atatürk devrim ve ilkeleri” denilen, ne olduğu ya da bugünle ne ilgisi olduğu pek belli olmayan, “sözü ayağa, halka düşürmeme” despotluğu ile işletir.
Adalet mekanizması ve kolluk kuvvetleri, devletin halka en çok değen, her değdiğinde de halkın canını yakan keskin ucudur. Halka polis copu, jandarma dayağı, karakolda işkence, polisin uyduruk suçlamasına dayanan savcının yalap-şap iddianamesi, işini bilip de bilmezden gelen bilirkişi görüşü ve mahkeme kararı ile bir türlü bitmek bilmez duruşmalar boyunca mahpuslarda beklemek en sıradan uygulamadır. Halka böyle işleyen adalet, eşraf ve zengin söz konusu oldu mu “otomobil uçar gider” hızıyla işler. En ağır suç işleyen bile ya bulunamaz ya da bir yolunu bulup beraat ettirilir.
İş siyasi yargıya geldi mi, bir emirle yüce yargımız “Hazır ol”a geçip mevzuat kırkambarından bulunup çıkarılmış akla hayale gelmez, hiçbiri uymazsa yenisi icat edilen yöntemlerle nice partiler kapatılır. Hukuksuzluğun hesabını soran olmaz.
Bu Anayasa’ya göre “laik” olan devletin devasa bir Diyanet İşleri Başkanlığı vardır ve bu kurum eliyle devletin resmi-sünni İslam dini tüm camiler ve okullar eliyle halka dayatılır.
Bu devletin Milli Eğitim Bakanlığı vardır ve burada tüm komşu ülkelerin halklarını ve bu arada ülkemizde yaşayan azınlıkları aşağılayan, onlara karşı genç beyinlerde nefret oluşturan, uydurma bir Türklüğü yücelten, ırkçı-milliyetçi-faşist kırması bir düşünce tarzı öğretilir. Kürtçe ana dilde eğitim yapma hakkı tanınmaz.
Bu Anayasa’ya göre yerel yönetimler seçimle işbaşına gelir, ama yetkileri sınırlıdır. Asıl yetki onların üzerinde duran merkezi devletin atanmış ve ayrıcalıklı yöneticilerindedir.
Halkı Devlete Uydurma Zorbalığını Demokrasi Diye Yutturma
Türkiye’nin egemen sınıfl arı bu Anayasal kıskacı alınmış “demokrasi” nin dışına çıkmaktan ölesiye korkar. Bu korkularının nedeni Türkiye’de yaşayan insanların toplumsal yapısının, resmi devlet düşüncesinin temelini oluşturan “ülkesi ve milletiyle bölünmez Türk devleti” anlayışına uymamasıdır. Asker-sivil bürokrasinin, “Uymuyorsa halkı değiştirelim!” mantığı, ülkemizi kana boyayan bir zorbalıklar tarihi doğurmuştur. Hâlâ bu tarihle bile yüzleşemediler.
Bugün Türkiye’de yaşayanlar Osmanlı toplumunun kılıç artığıdır. Bu topraklarda yaşamış kadîm Rum, Ermeni, Süryani ve Hıristiyan Türk halkları devlet zoruyla bu topraklardan kovulmuştur. On dokuzuncu yüzyıl sonu ve yirminci yüzyıl başı dünyasının göçleri sonucu adına topluca “Çerkez” denivermiş olan birbirinden farklı Kafkas halkları, “Göçmen” denmiş çeşitli Balkan-Rumeli halkları bu ülkeye gelmiştir. Bu topraklar içinde Kürt ulusunun önemli bir bölümü yaşar, ama daha düne kadar varlığı yok sayılır. “Varım, dilimi konuşurum” diyenin anası ağlatılır. Ülkenin sınırları değişirken Arap ve Roman halkları bu topraklarda kalmıştır.
Asker-sivil bürokrasinin resmi düşüncesine göre ülkemizde yaşayanların “yüzde 99’u Müslüman’dır.” Böylece Alevi-Bektaşi- Kızılbaşlar, Caferiler, Ezidiler, Süryaniler ya yok sayılır ya da faşist kafalardaki, “Türk-İslam Sentezi” fikrine ve devlet zorbalığı kenefine jandarma yazılmak üzere kendine yabancılaşmaya zorlanır. Lozan Anlaşması ile “azınlık” hakkı tanınmış Rum ve Ermenilere bile Vakıflar eliyle binbir türlü ayrımcılık ve baskı uygulanır.
Bir zamanlar ileri kapitalist ülkelere göçmen gönderen Türkiye, bugün göç alan bir ülkedir. Ama devlet 1951 Cenevre Anlaşması’na çekince koyduğu için Avrupa dışından gelenlere uluslararası “mülteci” statüsü tanımaz. Ülkemize gelenleri kapı dışarı etmeyi, işsiz-parasız bırakıp kamplara tıkmayı marifet bilir.
Bugün ülkemizde “kaçak işçi” olarak çalışan nice göçmen vardır. Asker-sivil bürokrasinin güdümündeki siyasetçiler onları yok sayar. Ama ne zaman siyaseten uygun olursa, kadife eldivende gizli “tunç el” ortaya çıkıverir: Başbakan punduna getirdi mi, “Bize soykırımını tanı diye baskı yapmayın. Kızarsak ülkemizdeki kaçak Ermeni işçileri sınır dışı ederiz!” diye tehdit savurur. Bu şantajcılığa, zorbalık tehdidine siyasetin önde gelenlerinden bir itiraz yükselmez.
Anayasa Değişikliğinin Demokrasisi
Eski solcu, günümüzde özgürlükçü (liberal bu demektir) yazarlara bakılırsa, AKP Hükümeti bu anayasa değişikliği ile demokrasimizi değiştirip, düzeltecekmiş. Bu nedenle, dün faşizmin copunu-dipçiğini-kurşununu yediler diye solcular; bütün belediye başkanları hapse tıkılan, partileri kapatılıveren, polise taş attı diye çocukları hapislerde süründürülen, son çeyrek yüzyılda her ailesinden en az bir şehit vermiş Kürtler; ağızlarına “açılım” balı çalınan, ama hiçbir temel istemi ciddiye bile alınmamış Aleviler; Bir Mayıs bayram ilan edildi diye, hak mücadelesine çıktı mı sokaklarda coplanan-gazlanan-kış ortasında suya dökülen, sendika dedi mi işyerinin kapısına konulan işçiler AKP’nin arkasında sıraya dizilip referandumda bu değişikliği onaylamalıymış. BDP de Mecliste Anayasayı değiştirmek için gerekli sayısı olmayan AKP’ye takviye olmalıymış.
Peki, neymiş bu Anayasa’da değiştirilecekler? Taslağa bakılırsa, yüksek yargı kurumlarının yapısında tadilatlar, askeri yargının yetkilerinin sınırlanması, çocuk hakları, kişisel bilgilerin gizliliği, 12 Eylül cuntacılarının suçları üzerindeki Anayasal korumanın kaldırılması gibi maddeler var.
Siyasi parti kapatma zorlaştırılacak deniyor, ama taslak bunu Meclis’te grubu bulunan partilerin eşit temsille kuracağı bir komisyonun iznine bağlıyor. Bir sol parti ya da Kürt partisi kapatılacağında Mecliste her zaman hazır bir çoğunluk bulunduğu akılda tutulursa bu değişiklik halk muhalefeti açısından hiçbir anlam taşımıyor.
Kamu çalışanlarına toplu sözleşme hakkı vereceğiz diyorlar, ama taslağa bakılınca kamu işçilerine grev hakkının tanınmadığı görülüyor. Kararları bağlayıcı olan ve işçi düşmanlarının otomatik çoğunluğunu bulunan bir uzlaştırma kurulu yoluyla dayatılan koşullara “toplu sözleşme” adı verileceği sırıtıyor.
Taslak AKP’nin seçim kampanyasında ağzından düşürmediği “dokunulmazlıkları kaldırma” konusunu gündeme bile getiremiyor. Taslakta askeri yargının sınırlandırılması ve sivil yargının üst kurumlarında yuvalanmış “değişmez ve değiştirilmez” Devletçi-cuntacı kastın yetkilerinin kısılmasına yönelik öneriler bile sınırlı.
Bugünün Türkiye’sinde halka güvenmeyen, halkı tüm siyasi süreçlerin dışında tutmaya çabalayan, “Ayaklar baş olmaz!” diyen bir siyasi partinin kurduğu hükümetin demokrasiyi geliştirmesi mümkün değildir. Attığı “açılım” adımlarının çıkardığı gürültüden bile korkan ve asker-sivil bürokrasinin “Geriye çark!” komutuna uyarak, attığı utangaç adımları geri devşirmeye çalışan AKP demokrat, hatta özgürlükçü (liberal) bile değildir.
AKP’nin hali böyleyken, hangi eski solcu-yeni liberal akıldane bizi AKP demokratik bir anayasa yapacağına inandırabilir?
Suskun Kalan Alevi-Bektaşi Demokratik Dernekleri
Ne var ki toplumda asker-sivil bürokrasi ile siyasetin kemikleşmiş kastları Anayasa tartışmaları adı altında birbirine daldı mı ortada halk muhalefeti için hem fırsat, hem de tehdit var demektir.
Alevi-Bektaşiler açısından bugünkü tehdit iki yanı keskin bir kılıçtır. Bir yanda ruhunu devlete ve CHP’ye satmış, Kemalist-ırkçı-milliyetçi-Türkçü-Kürt düşmanı fikirlere kapılmış olanlar, asker sivil bürokrasinin sultası zarar görmesin diye çabalıyor.
Alevi-Bektaşileri AKP’nin temsil ettiğini öne sürdükleri “Şeriatçı tehdide karşı” bir koçbaşı olarak kullanmaya çalışıyorlar. “Yüksek yargı da giderse laiklik elden gider” diye höyküren nice Alevi “yazar” ortada. “Haydin Aleviler, koçbaşımız, kösemeniz olun!”; AKP’nin asker-sivil bürokrasinin sultasını azaltmasını önlemek adına, “laiklik ve demokrasiyi korumak için göreve” diyorlar.
Kılıcın öteki yüzünde, CEM Vakfı gibi devlete yaranmaya ve AKP’li siyasetçilerle iyi geçinerek bu işlerden nemalanmaya çalışanlar var. Onlar, Alevi-Bektaşileri ılımlı İslam’a uygun, muhalefet etmeyen, direnmeyen, “cici Aleviler” olmaya ve AKP’nin ardında sıraya girmeye yönlendirmeye çalışıyorlar. Eski solcu-özgürlükçülerin bir kısmının son dönemde, Alevi-Bektaşilerin önde gelen inanç önderlerini, ozanlarını, âşıklarını, sadıklarını AKP ile en azından bir yemekte olsun bir araya getirmek için çevirdikleri dolaplar, söyledikleri çocuk aldatmaz yalanlar, eğilip-bükülmeler hâlâ akıllarda. Gözü milletvekilliğine odaklı, düşüncesiz ve kişiliksiz nice ünlü Alevi bu yoldan yürümeye devam ediyor.
Peki, bu tehdit ve fırsat ortamında demokratik Alevi-Bektaşi hareketinin görevi nedir? Bu görev, halkın ilgisi anayasa-demokrasi-laiklik gibi önemli siyasi konulara yoğunlaşmışken, işin doğrusunu anlatma, Alevi-Bektaşi halkı aydınlatmaktır.
Her demokrat Alevi-Bektaşi, örgütlerinden Anayasa konusunda fikir, öneri ve mücadele hedefi bekliyordu. Bu ortamın doğacağı aylar önceden belliydi, ama demokratik Alevi-Bektaşi hareketinin üst yöneticileri gözlerini önce Alevi partisi kurma çabasına dikti, ardından kongre “kazanma” işine gömüldü.
Alevilerin ilgisi yoğunlaşmışken Anayasa tartışmalarına katılma konusunda tek bir olumlu adım atılmadı. Bu, geçen yıl yapılan hatanın bedelinin ağır olduğunu gösterdi. Tabii görmek isteyene.
Bu yazı Sacayak dergisinin Mart-Nisan 2010 tarihli 11. sayısında yayınlanmıştır. Bkz: http://issuu.com/sacayak/docs/sacayak_sayi11_renkli
- Yorum yazmak için giriş yapın veya kayıt olun

