Tekel Direnişinde Görülmeyenler
Tekel direnişi: Sınıf hareketi değil halk hareketi.
Tekel işçileri çadırları sökerek 1 Nisan tarihine kadar direnişlerine ara verdi. Bu, sendikacılar başta olmak üzere her türden direniş karşıtları gibi direnişin devamı ve anlamlı bir sonuca ulaşmasını isteyenler açısından da önemli bir dönem olacaktır. Direnişin kaderini bu dönemde yapılacaklar belirleyecektir. Ancak direnişin bundan sonrası nasıl gelişirse gelişsin şimdiye kadarki yaptıklarıyla sınıf mücadelesi tarihinde bir milat olmuştur.
Bu konuda çok şey yazıldı ve söylendi. Abartılar ve sınıf güzellemeleri dışında tutulursa oldukça anlamlı değerlendirmeler yapıldı. Eylem gerçekte bütün söylenenlerden öte sonuçlar doğurmaya adaydır. Bu yanıyla sınıf mücadelesi tarihinin geçmişine uzanarak doğru sonuçlar çıkarmak ve bunları bundan sonraki mücadelenin manivelaları haline getirmek önemlidir ve devrimci görev budur.
Türkiye işçi sınıfı sürekli ayağa kalkan isyancı bir geleneğe sahip değildir ama durağan ve eylemsiz, kaderine razı bir durumda da değildir. Tarihinde önemli direniş ve eylemler de vardır. Olmayan; birikim, kalıcılık ve sonrasına devam eden bir mücadeleci gelenektir. Tekel direnişi için de en önemli yan burasıdır. Tartışılmayan ve görülmeyen yan da burasıdır. Tekel direnişi de benzerleri gibi ‘hoş bir seda’ olarak mı kalacak? Yoksa arkasından benzeri bir öfke ve direniş halkasını sürükleyecek mi? Bunun için ne yapmak gerekir? Tekel direnişiyle ilgili sorulması gereken asıl sorular bunlardır. Bu sorulara doğru cevap verebilmek için tekel direnişinin ilkleri ve anlamı kadar; eksikleri, zaafları ve sınırlılıkları da tartışılmalıdır. Ancak kimse o tarafa bakmıyor.
Direniş kendiliğinden sınıfçılığın eleştirisidir.
Tekel direnişi ve aldığı boyutlar ne öngörülebilmiş ne de tahayyül edilmiştir. Sonrasında methiye düzenlerinde tahayyüllerinin ötesine geçmiştir. Bu açık olgu tekel direnişinin övgüsünden önce kendisini sınıfla ve mücadeleyle şu veya bu biçimde ilgili gören herkesin ağır bir eleştirisidir. Tekel için kim ne söylediyse “Sınıfın halkla bütünleşmesi” vb. kendisinin bunlarla kopuk olduğunun hatta ilgisiz denilecek boyutta bir haber olduğunun tescilidir. Aynı zamanda direnişin kendiliğindenliği anlamında hazırlıksızlığının, sınırlılıklarının göstergesidir. Bu aynı zamanda direnişin geleceğe taşınmasında, birikim yaratmasında taşıdığı zaafların da açıklayıcısıdır.
Tekel sürecinde de bir kez daha görüldüğü üzere devrimci hareket, çok açık bir şekilde, sınıf ve kitlelerden kopuktur. Eylemler bıçak kemiğe dayanınca sınıfın kendiliğinden eylemleri olarak başlıyor. Sendikal örgütler sürüklenerek metezori destek veriyor ama eylemi düzen sınırları içinde tutmak, olmazsa kırmak için elinden geleni yapıyor. Öncülük iddiasındaki özneler eylemler başladıktan sonra en fazla dayanışmacı olarak var olabiliyor. Ama yazılanlar evlere şenlik bir curcunayı ve kendini bilmezliği ortaya seriyor.
Tekel eylemi üzerine sürdürülen tartışmaların bütününe bakıldığında yukarda söylediklerimiz az bile kalır. Bu eylemi, kendisinin ideolojik öncülüğünün tescili olarak görenlerden tutun; bir zamanlar sınıf sözcüğünden fersah fersah kaçanlar da kendilerinin doğrulandığını ileri sürdüler. İşçi dalkavukluğunu marksizm zanneden çevreler “bak gördünüz mü bizim dediklerimiz oluyor.” “ bu direniş bizim doğrulanmamızdır” Hatta “ biz iki hafta önce yazmıştık” diyenler bile çıktı. Tekel işçi ve direnişçilerinin ne kimseyi doğrulamak ne de kimsenin öncülüğünü tescillemekle uzak yakın ilgileri olmadı.
Tekel işçisi ne yapıyor, sınıfçı ne görüyor?
Elbette ki, direniş üzerine çok yerinde değerlendirmeler ve analizler de yapıldı. Biz daha çok yapılmayan ve yapılması zorunlu olanlar üzerinde durmak ve bu anlamda eksik ve zaafları öne çıkarmak durumundayız. İşçi ve direniş övgücülüğünün nasıl bir körleşme yarattığı iyi anlaşılmalıdır.
Her hamaset zararlıdır, işçici hamaset daha da zararlıdır. Bir işçi direnişi olur mücadelenin geleceği açısından eksikleri hiç sorgulama yapmadan tam gaz direniş övgücülüğüyle yetinilir. Sınıfa ne kadar övgü dizilirse o kadar marksistliğin ve öncülüğün tescilleneceği sanılır. Bir zaman sonra bunlar hakikat yerine geçirilir ve afyon yerine geçer. Bu eylemle birlikte sol hareket uzun bir afyonlanma sürecine girmiş durumda ve kolay kolay çıkacağa da benzemiyor.
Sınıf tapıcıları var olan harekete hiç bakmadılar. İnanılmaz bir ajitasyonun gözüne gözüne vurdular. Kimi “merhaba proletarya” “kimi sınıf yeniden” kimi “sınıftan kaçış bitti” kimi “ sınıf dışı devrimcilik dönemi bitti” manşetleri attı. İnşallah demekten başka yapacak şey yok. Bunlar doğru tahliller mi? Sınıftan kaçılıyor mu, yoksa sınıf körlüğü mü yerleşiyor? İşçi dalkavukluğu, sınıf körlüğü mücadeleye ağır yükler bindirir. Tekel direnişi sınıfa tapanların tersine şeyler söylüyor; sınıfçı ise orada kafasında hayal ettiklerini görüyor. Nasıl farklı dünyalar? Sınıfçı sınıfa dönüş, klasik sınıf tavrı görüyor; Tekel direnişi ise klasik sınıf mücadeleleri bitti diye bağırıyor.
Tekel İşçileri Sınıf Tavırlarıyla Güç Kazanmadılar, Halklaşarak Güç Kazandılar
Tekel direnişi klasik bir sınıf hareketi olarak değil, bir hak ve halk hareketi olarak başladı. Ne grev silahını, ne üretimden gelen güçlerini kullanabiliyorlar, işyerleri bile yok. Buna karşın; daha keskin devletle elde silah direnen harekete burun kıvıranlar inanılmaz işçi ajitasyonunu niçin derinleştiriyorlar?
Bu, yerli örneğimizle 30 yıl önceki TİP kafasının; uluslar arası örneğiyle ikinci enternasyonalciliğin hortlamasıdır. Toplumu alak bullak ederek süren mücadeleye sınıf önderlik etmiyor diye uzak duran mantık, tekel çadırlarına kurularak Kürt hareketini yere sermeye uğraşıyor. Önerdiği ne? Sınıfı, var olan ve kan revan içinde yürüyen hareketin düzeyine, yanına, içine çekmek değil; muhayyel fabrikalarda örgütlenmiş, komünist önderlikli, sınıf hareketini beklemek. Hangi sınıfçı kılıklarla gizlenirse gizlensin bu ve benzeri tekel üzerinden Kürt mücadelesine dokundurmaların tümü reformizmin dikalasıdır. Ortalık bunlardan geçilmiyor.
Tekel işçileri genel politik ortamın çok kızıştığı bir momentte, ekonomik hak ve kazanımları için çok politik bir tavırla ortaya çıktılar. Sınıfçıların söylediklerinin tersine yaşananlar şunu söylüyor: İşçi sınıfının siyasal bilinci, yaşadığı bu ağır koşullardan ve bu koşullara dayalı bir bilinçten yaratılamaz. Tersine, siyasal bilinç, işçi sınıfını içinde bulunduğu koşulların dışın çıkararak yaratılabilir. Sosyalistlerin işçi sınıfına karşı temel görevi budur. Toplumsal siyasal mücadele alanından yaratılabilir.
Türkiye’deki Sınıf Mücadelesinin Dönemleri
Türkiye işçi sınıfı mücadelesi belli bir kabalaştırma göze alınarak belirli dönemlere ayrılabilir. Daha geniş bir değerlendirme için tespitler olarak yazalım. Daha öncesini dışında tutarsak, sınıf hareketi denilecek eylemler Kavel direnişiyle başlar. İrili ufaklı benzeri ve daha sert onlarca direnişlerle devam eder. Kavel kıvılcımı peşinden Demir döküm, Cizlavet, ve benzeri fabrika işgalleri, bu işgallere ailelerinde katılmasıyla günler süren semt direnişleri halini alan sınıfın kendiliğinden eylemleri patlak verir. 15-16 Hazirana kadar devam eder. Bu eylemler açların kara öfkesinin sesidir. Yıkıcı, isyancı, kanun ve düzen dışıdır. Sosyalizm, sınıf bilinci vb. bir bilinç ve örgütlülükten uzaktır. 15-16 Haziran hem zirve hem dönemin ve bu tarz korkutucu sınıf eylemliliğinin görkemli kapanış hamlesidir.
Sonraki dönem 1974’te benzeri kanunsuz Berec, Ülker vb. sert direniş ve işyeri işgalleriyle başlar. Bir geçiş dönemidir. Kısa sürede bütün hareket DİSK’in kontrolüne girer. Bu kontrolle birlikte hızla sınıf, sınıf mücadelesi, sosyalizm, devrim ve benzeri kavramlar ve sloganlar geniş işçi yığınlarını sarar. Sınıfın sendikal bilinci ve örgütlülüğü yükselir. Değişik devrimci ve reformist akımlar önemli bir tabana kavuşur. Bunlar sınıfa kendi siyasal hedeflerini taşırlar. Bundan sonraki tüm eylemlerde devrimci ve sol guruplar etkindir. İçinde Profilo vb. sert işgal ve direnişler vardır ve dönem boyu devam eder. Hareket daha kitlesel ve görkemlidir. DGM direnişi, 1 Mayıslar siyasal kitlesel mücadelelerdir. Bu dönemde sınıfın eylemleri sosyalist anlamda daha örgütlü ve bilinçlidir. Ama önceki dönemdeki, kendiliğinden hareketlere göre uzlaşmacı, düzen sınırlarında, yıkıcılığı törpülenmiş ve terbiye edilmiş hareketlerdir.
1974 sonrası sınıfa taşınan bilinç ve örgütlülük adeta sınıfın yıkıcılığını törpüleyen, sisteme bağlayan ve sistem içinde kontrol halkaları durumuna evrilmiştir. Sınıfa taşınan siyasal sol bilinç bu sonuçları doğurmuştur. Nitekim 12 Eylül sabahı askeri kışlaların önünde sıraya giren binlerce işçi bu dönemin sol militanlarıdır. Nasıl olmuştur da kendiliğinden öfkeli ve yıkıcı sınıf hareketi Türkiye Sol hareketiyle ve sosyalist fikirlerle karşılaşınca düzen içi uysal bir uzlaşmacılığa dönüşmüştür. Başlı başına önemle üzerinde tartışmamız gereken sorun budur.
12 Eylül’ün hemen ardından kamuoyuna yansımayan büyük, küçük işçi eylemliliği hep sürdü. İstanbul’da, Adana’da inatçı ve sert direnişlerde oldu ama sol nedense 12 Eylül sonrasını NETAŞ greviyle başlatır. Bunu Bahar Eylemleri ve Zonguldak izler. Bu dönem eylemlilikler sınıf niteliğinden koparak bir nevi loncacılık benzeri bir döneme girer. Bu dönem 25 Kasım greviyle değişir, tekel direnişi bir dönemi kapatır yeni bir dönemi açar.
Sınıf Hareketinden Loncacılığa
12 Eylül Darbesinden sonraki ilk büyük işçi eylemi 1987’deki NETAŞ grevidir. Sol Netaş greviyle sınıfa imanını tazelemiş ve büyük kerametler atfetmiştir. Açılıp sol yayınlarda bu güne kadar bu grev üzerine yazılanlara bakılabilir. NETAŞ’ın 12 Eylül koşullarında yaşanan ilk büyük grev olması ve bir ekonomik hak arama eylemi ötesinde hiçbir önemi de rolü de yoktur, olmamıştır. Sonrasına da bir şey bırakmamıştır. Ama üzerine yazılanlar tam bir evlere şenlik, uvriyerizmin sefaletidir. NETAŞ grevinden bugün bile bir milat bir kilometre taşı olarak hala söz edilmektedir. Açılıp bakılabilir Tekel üzerine yapılan değerlendirmelerin hemen çoğunluğunda NETAŞ, Tekel benzeri tarihi bir yere konur.
1989 - 90 yılına kadar NETAŞ türü grevler beklenildi ama işçi hareketi bambaşka bir tarz ve biçimde başladı. Daha öncesinde çok fazla görülmedik boyutlarda kitlesel eylemler olarak başladı. Daha sonra bu hareketlilik Bahar Eylemleri olarak adlandırıldı. Kitleselliğiyle ve yeni birçok yöntemi denemesiyle ileri yanlar barındırıyordu ama aynı zamanda geri ve yanlış bir tarzın oturmasıydı. Nitekim etkisi uzun sürdü. Daha sonraki bütün işçi mücadeleleri daha çok medyatik mağduriyet gösterileri biçiminde sürdü.1990 sonlarındaki Zonguldak madencilerinin direnişi bu eylemliliklerin zirvesi oldu.
Sol için Zonguldak yeni bir milat oldu. Neler neler yazılmadı? Bilumum işçi dalkavuklarına gün doğdu. İdeolojik ve teorik inciler ortalığa saçıldı. Bir anlamda solun tümünü yerinden oynattı. Her kes kendi yerini yeniden sınıfçı olarak tarif etti. Solun tarihi ve geneli masaya yatırılarak yeniden saflaştırıldı. Bir devir veya dönem kapatılıp yeni bir dönem açıldı.
Bu ucuz hamaset, asıl olarak solun Zonguldak’ta yaşananlarla ne kadar ilişkisiz olduğunu gösteriyordu. Tüm şehir halkının geleceği söz konusuydu. Bu taşra şehri olabilecek tüm siyasi etkilerinden soyutlanmış olarak konumunu korumak istiyordu. Solda herkes kendi hayal ve beklentilerini orada bulduğunu zannetti. Eylem şişirildi ama gelecek beklentileri daha çok şişirildi. Genel grev, genel direniş için prova kabul edildi. Ankara’ya varılsa Özal hükümetinin düşeceği iddiaları ortaya sürüldü. Zonguldak bıçakla kesildi. Sonrasına taşıdıkları elbette olmuştur. En somutu sendikal alandadır. Türk-İş sendikacılığının da gerisinde yeni bir tür gerici sendika bırakmıştır. Solda hala bunun nasıl anlı şanlı bir eylem olduğu anlatılmaya devam ediyor. Bir tek eleştirel analiz hatırlanmıyor.
Bahar eylemleri olarak bilinen 1989 hareketliliği ve zirvesi Zonguldak, işçi sınıfının en geri dönemi, ekonomik mücadele alanının da gerisinde bir tür loncacılık döneminin açılışıdır. Sınıfsal bilinç bir yana, kaba bir patron karşıtlığının bile gerisindedir. Mücadele, direniş, hak alma bilincinin yerini iyi patron- kötü patron ayırımı aldı. Geçmişte kazandığı mücadele deney ve birikiminden tümüyle kopuşmuştur. Sınıf dayanışması tümden ortadan kalkmış, kendi örgütlerine yabancılaşmış, ekonomik haklarını bile savunamaz duruma gerilemiştir.
Bu dönem boyunca işçi hareketleri için söylenecek en doğru tanım loncacılıktır. Bir sosyal sınıftan çok kendi dışına kapalı bir kast gibi davranmıştır. Politik olarak muhalefetten söz etmek bir yana iktidarda kimler varsa onların dümen suyunda giderek mevcut konum korunmaya çalışılmıştır. Aynı zaman aralığında sınıfın yüz yıllık kazanımları acımasızca budanmıştır. 12 Eylül Faşizminin bile cesaret edemediği uygulamalar bir gecelik kanun ve kararnamelerle yok hükmüne indirgenmiştir.
Bütün bu uygulamalara karşı anlamlı tek karşı çıkış direniş söz konusu olmamıştır. Özelleştirme saldırılarındaki tutum yüz karasıdır. Yumurta kapıya gelinceye kadar sessiz kalınmış, sıra kendilerine gelince kırıntı kabilinden taleplerle kolayca uzlaşmalarla sonuçlanmıştır.
Bunlar objektif olgulardır. Somut olarak sınıfın ekonomik haklarını bile korumaktan aciz durumunu, sendikal örgütlülüğün rezaletini ortaya sermektedir. Bu durum ülkedeki politik atmosferin gelişimiyle de uyumludur. Uzun bir dönem devam etmiştir.
Loncacılığın Sonu mu?
Tekel direnişi böyle bir dönemin sonunda gelmiş, geçmişin izlerini az da olsa taşıyor ama asıl olarak bu gerileme döneminin ve sınıf hareketinde loncacılığın bitişini simgeliyor. Bu durumdan çıkışın işaretleri son bir yıldır görülüyordu. Büyük-küçük tek tek işyerlerinde sert direnişler yaşanıyordu. Bu sürecin bir adımı da 25 Kasım kamu çalışanlarının grevidir.
25 Kasım birçok açıdan önemlidir. Her şeyden önce grev hakkının hiçbir yasal düzenleme ile sınırlandırılamayacağı bilinciyle, her koşulda bir silah olarak ilk defa fiilen kullanılmıştır. Yasaları zorlayan böylesi bir eyleme yüksek bir katılım olmuştur. Devlet baskısı karşısında gerilemeyen, meşru militan bir direniş sergilemiştir. Bu grev halktan sempati ve destek görmüştür. Halk desteği televizyon kanallarından açık yansımıştır. Muhabirler inatla grev dolayısıyla aksayan hizmetleri göstererek eyleme karşı konuşturmak için insan aradılar, bunun için yırtındılar. Israrla yolda kalanlara, hastane kapısından dönenlere, eyleme karşı konuşturmak için mikrofon uzattılar; tek kişi bulamadılar. Bu durum Türkiye’de işsizliğin ve yoksulluğun bunalttığı sokaklardaki milyonların yoğun gerici, şöven propogandanın etkisinden çıkarak; kendi hakları ve çıkarları yönündeki sesleri de duymaya başladığının işaretiydi. Tekel bu yeni dönemin kapısını iyice açan bir halk direniş şöleni olmuştur.
Tekel Direnişinin Anlamı
Tekel işçileri, özelleştirme süreci dışında, geçmişinde mücadele deneyi olmayan bir kesimdir. Bir zamanlar Türkiye’nin en büyük sendikası olan Tek-Gıda-İş sendikasının grev yaptığı bile nadirdir. Devlet işletmelerinde çalışanlar gibi sınıfın mevcut koşullarda ayrıcalıklı, güvenceli ve görece yüksek ücretli bir kesimidir. Genel olarak sağcı muhafazakar partilere yakındır. Kürt illerinde çalışanlar dışındakilerin çoğunluğu AKP ve MHP ye oy vermiştir.
Bu özellikler unutulmadan veya bir grevle ortadan kalkacağı düşünülmeden geleceğe ne taşınabilir anlaşılamaz. Ama bu özellikleriyle böylesine bir direnişi yükseltmeleri de oldukça dikkat çekicidir.
Devlet işletmelerinin çalışanlarında köklü bir anti- komünist önyargı pekişmiştir. Bundan dolayı benzeri tüm direnişlerde işçiler dışardan desteğe, özelliklede devrimcilerden gelen desteğe hep ürkek, gönülsüz, kapalı olmuştur. Tekel direnişçileri taşra gericiliğinin anarşi, terör, bölücülük demogojilerini kırıp attılar. Bu aynı zamanda ideolojik olarak sistemin tümüne posta atmak anlamına geliyordu. Hükümet ve yandaşları hep buradan vurmaya, anti-komünist ve şöven önyargıları öne çıkarmaya çalıştı. Her zaman etkili olan bu kirli silah ilk defa geri tepti. Bu durum bakanı çileden çıkarmış olmalı ki, “işe şeytan karıştı” “PKK karıştı” demek zorunda kaldı. Tekel işçileri direndiler hem de o güne kadar bölücü, anarşist, komünist olarak ürktükleri rejim karşıtlarını aralarına alarak direndiler. Direnişin yeni ve en önemli özelliği burasıdır.
Tekel direnişi sürerken egemen klikler arsındaki kapışma da zirve yapmıştır. Yargı organları birbirine girmiş, bir dönemin astığı astık kestiği kestik generalleri cezaevine gönderilmiştir. Türkiye gerçek anlamda savaş arenasına dönmüştür. Aynı dönemde Kürtlere saldırı sürek avı halini almış, şovenizm ve Kürt düşmanlığı en yüksek düzeye ulaşmıştır. Tekel işçileri şovenizme ve Kürt düşmanlığına pirim vermeden; Trabzon’lu ve Diyarbakır’lı işçiler yan yana çadırlarda omuz omuza direnmiştir. Aynı biçimde laikler- şeriatçılar çatışmasının azmasına rağmen; başörtülü ve başı açık kadın işçiler birlikte mücadelenin önüne geçmiştir. Bu direniş iki yıldır kıran kırana süren laik- şeriatçı çatışmasına çomak sokmuştur. Egemenlerin gündeminden bir türlü kopamayan devrimci muhalefete gündemin nasıl değiştirileceğini göstermiştir.
Direnişin bu birleştirici ve kardeşleştirici yanını herkes yazdı. Ancak bazıları açık bazıları üstü kapalı, “sınıf eylemi birleştiriyor” derken “Kürt mücadelesi ayrıştırıyor” demek istediler. Böyle düşünmelerini anlayabiliriz ancak açık konuşmadıkları için Kürtlere ne önerdikleri boşlukta kaldı. Bu durumda hükümetin açılım yapıp haklarınızı vereceğiz, siz kenarda bekleyin politikası tek seçenek kaldı.
Direniş anında ısrarla öne çıkarılmak istenen birçok slogan bir tavrın göstergesiydi. “İşçiler birleşmeden halklar kardeşleşemez.” benzeri sloganlar ile “masum” işçi dalkavukluğu sınırlarının ötesine geçerek Kürt mücadelesi hedef alınıyor, gereksizleştirilmek isteniyor.
İşçilerin karşısındaki mekanizma ile Kürtlerin karşısındaki mekanizma aynı ama tavırları farklıdır. Çadır kurup hakkını isteyen işçi karşısında bölünmüş ve direnişin yanına geçmiş hayli güçlü ve halk düşmanı düzenin bir kanadı da vardır. Danıştay’ın kararı buna en son örnektir. Tekel direnişini bir anlamda yeniden canlandıran Danıştay kararı çok önemlidir ama aynı Danıştay’ın ne tür işçi düşmanı kararlara imza attığı nasıl unutulur. İşçi severlik, sınıf tapıcılığı, etnikçilik alerjisi vb. şeyler bir kısım solun takıntıları olabilir ama egemenlerin böyle takıntıları yok. Düzeni tehdit eden her devrim adımına karşı Kürtlere olduğu gibi düşmanca ve birlik içinde saldırıya geçeceklerdir.
Direniş politik ortamdan veya düzendeki politik çatlaklardan faydalanmıştır. Tepedeki yaşanılan kapışma duruma farklı yaklaşımları getirmiştir. CHP ve MHP normal zamanlarda anarşi ve yıkıcılık olarak göreceği bir direnişi destekledi. Direnişin hemen başındaki acımasız polis terörüne işçiler tam bir kararlılıkla karşı koydular. İşçilerin buradaki tavrı, direngenliği her türlü övgünün üzerindedir ve asıl belirleyici olan budur. Ama düzen güçlerinin bir kesiminin direnişin yanında açıkça yer alması polis terörünü bir noktada sınırlamış olduğunu da görmek gerekir. Daha öteye Ankara’nın göbeğinde iki ayı aşkın çadır kent direnişinin sürmesi, buradan tüm kamuoyuna seslenilmesi düzendeki bu parçalanmanın yarattığı çatlakla ilgilidir. Benzeri direnişlerin aynı şanslı koşulları bulamayacağı açıktır. Düzendeki çatlak olmasaydı işçilerin ölümüne direnişine rağmen çatışma, kamuoyuna gerici ve şöven duyguları tahrik ederek yansıtılır, daha sert polis terörüyle ezilir ve sonrasında Ankara’nın göbeğinde Türkiye’nin gündemine oturmasına müsaade edilmezdi.
Hayaller Değil Gerçekler Devrimcidir
Düzen tehdit hissederse klikler arasında ayrılık gayrılık bir anda geri düşer, domuz topu misali birleşirler. Bin kişi değil 10 bin kişi olsa Ankara’nın göbeğine çadır kurmaya kalkanı Kürtlerden beter ederler. Tekel bazı sınırları zorlasa da meşru hak arama çerçevesindedir.
Devrimci olan gerçeklerdir. Gerçeğin yerine hayaller konulunca yanlışlık kaçınılmaz olur. Bir olayı abartırsan başka bir olayı karartırsın. Tekele övgüde sınır tanımayıp, dozajı kaçıranlar, tekeli överken devrimin zorlu görevlerini karartıyorlar. Bunu tuzu kuru entelektüellerin, reformist partilerin, ulusalcı komünistlerin yapması çok görülemez. Ama kendisini devrim yapmaya aday, Marksist, ihtilalci, Leninist ilan edenlere ne demeli? Kürtler devlete silah çektiler, lanetlenmiş muamelesi görmelerinin temelinde bu gerçek yatıyor. Kürtlerin yaptığı gibi değil diyenler ne demek istiyor? Sizler Ankara’ya çadır kurarak mı devrim yapacaksınız?
Tekel işçilerinin büyük direnişiyle ne çok işçi sever bir toplum olduğumuzu gördük. MHP, CHP bile tekel işçilerinin direnişini desteklediler. Direniş aynı zamanda toplumdan da büyük destek gördü. Ankara’da iktidar klikleri arasındaki kapışmanın en şiddetli ve gergin dönemine rağmen; Tekel direnişi bu gündemi bozamasa da kendini toplumun gündemine soktu ve çadırlar sökülünceye kadar da kendinden bahsettirdi. Aynı biçimde sol hareketin gündemini ve tartışmalarını da Tekel belirler hale geldi. Tekel direnişi solun gündeminde günlük mücadeleye kattıkları ve görevleri açısından değerlendirildi. Sınıf mücadelesinin bitmediği ve devrimde işçi sınıfının rolü üzerinden ideolojik mücadele açısından da tartışıldı.
Ama asıl önemli olan yanları maalesef ki yine fazla tartışılmadı. Türkiye’de sınıf hareketi önümüzdeki dönemde nasıl bir seyir izleyecek? Tekel direnişi bu konuda hangi ipuçlarını veriyor?
1 Nisanda yeniden başlarken neler yapılmalı?
Var olan harekete bakabilmek, doğru bakabilmek ve doğru sonuçlar çıkarabilmek bu gün her zamankinden daha önemlidir. Tekel mücadelesi henüz bitmedi, yakında yeni bir etabı başlayacak. Belki kaldığı yerden devam edecek. Bundan sonra aynı tarz bir direniş hiçbir şey yapamama durumunda son çaredir ama ne kadar sonuç alıcı olabilir? Bu konularda ne yazık ki sendikacılar dışında kimse, işçilerin kendisi bile bir şey bilmiyor. Bu büyük eylemin örgütlülük düzeyi bundan öte değil. Direniş kendi içinden sendikal örgütlülüğün ötesinde bir örgütlülük, bir direniş liderliği, geçici bir direniş komiteleşmesine bile varamadı. Sendika bu konuda engelleyici olmuştur ama işçiler de bu engeli aşma isteği ve iradesi göstermemiştir.
Tekel sınıftan ne kadar destek gördü? Sendikaların metazori desteği biliniyor. Asıl sıradaki özeleştirilecek şeker ve enerji işçilerine ne kadar yansıdı? Daha öteye Tekel işçilerinden beş beter durumda olan taşeron işçileri, güvencesiz işçiler üzerinde bir etkisi oldu mu? Sınıf hareketi bundan sonra nasıl bir rotada, hangi tarzda, nasıl bir politik, taktik çizgi izleyecek? Tekeldeki bu taban hareketi özelliği nasıl sınıfın daha zor durumda olan bölümlerine taşınabilir? Taban inisiyatifinin yaygınlaşması ve her tür ileri doğru gelişmenin engeli olan sendikal yapıya karşı tavır ne olacak?
Şimdiye kadarki tüm devrimci çabalarımız bu korucu kurumlarından bir zırnık bile koparamadı. Bugüne kadarki adı devrimci sendikal muhalefet tarzında olan onlarca ayrı çabaların hepsine bakarak en azından yaşanmışları tekrar etmekten kurtuluruz.
4-C saldırısı sermayenin iç ve dış yönelimleriyle uyumlu stratejik hamlelerindendir. Türkiye sermayesinin ucuz işçilik dışında başka rekabet olanağı yoktur. Çalışanların haklarına saldırılar sürecektir. Yeni özelleştirme dalgaları geliyor, kuralsız ve güvencesiz çalışma çalışanların tümüne yaygınlaştırılmak isteniyor. Bu bakımdan 4-C hükümetin ötesinde sistemin ve sermayenin kolay vazgeçmeyeceği geniş bir kesimi hedefleyen önemli bir saldırısıdır.
Tekel işçilerinin yalnız başlarına direnişleri bu saldırıyı püskürtmeye yetmez. Tekel işçileri politik ve toplumsal olarak kazandıkları sempatiyi en kısa zamanda somut hedeflere yönlendirerek ileri çıkmak zorundadır. Özelleştirme ve aynı anlamda 4-C kapsamına sokulmak için topun ağzındaki işçilerin desteğini almak ve onları mücadeleye katmak için elinden gelen bütün çabayı göstermelidir.
Türkiye Gerçeği
23 Mart 2010
- Mehmet Güneş ağ günlüğü
- Yorum yazmak için giriş yapın veya kayıt olun
