Marksist Demokrasi Teorisine Katki - (8) - Demokrasi, Köleler ve Genel Oy
Sınıfsız bir toplumda, demokrasi, toplumda hak eşitliğini sağlamanın, yani "çalışmayana ekmek yok"u; bireylerin toplumla ilişkisini düzenlemenin bir aracı iken, sınıflara bölünmüş bir toplumda, sınıf savaşının bir aracıdır. Dolayısıyla bütün savaş araçları gibi savaşın hedeflerine hizmet ettiği ölçüde kullanılır.
Bir aracın işlevleri ile onun yapısı arasında çok yakın bir ilişki vardır. Bir kalem ile yemek pişiremez ve bir tencere ile yazı yazamazsınız. Taş yerinde ağırdır. O halde, demokrasi bir araç da olsa, azınlığın çoğunluğun aldığı kararlara uymasını kabul eden idare şekli olduğuna; ve de her zaman ezilenler çoğunluğu oluşturduğuna göre, sağ duyu, demokrasinin sınıf savaşımında ezen azınlıkların değil; ezilen çoğunlukların kullanabileceği bir araç olmasını; ezen azınlıkların bunu ezilen çoğunluğa karşı kullanamamasının doğal sonuç olmasını düşünmeyi gerektirmez mi?
Gerektirir.
Ama yirminci yüzyıl tarihine baktığımızda ortaya başka bir manzara çıkıyordu: ezilenler hiç bir şekilde demokratik sistemler kurmuyorlardı; aksine bütün ezenlerin sistemleri demokratikti. Bu çelişkinin bir izahı gerekiyordu.
O zaman şu olasılıklar gündeme geliyordu.
1) Olgular yanlış bir ışık altında görülmektedir, aslında yirminci yüzyılda da ezen azınlık demokrasiyi bir araç olarak kullanamamaktadır, sadece olgulara bakış açımızı değiştirmek, onları başka bir ışık altında görmek gerekmektedir. Yani olgu düzeyinde, en azından demokrasinin sınıf savaşında ezen azınlığın kullanabileceği bir araç olmadığı önermesi geçerliliğini sürdürmektedir ve olgular da bunu kanıtlamaktadır.
2) Yirminci yüzyıldaki ezilenler adına kurulmuş, ezilen çoğunluğun ayaklanmalarıyla kurulmuş rejimler, aslında ezilen rejimleri değildir. Zaten demokrasi ezen azınlıklar tarafından kullanılamayacağı için bunlar demokratik rejimlere sahip olmamışlardır. Biz bu rejimleri iddialarıyla değil, gerçek yaptıklarıyla değerlendirmeliyiz.
3) Demokrasi çoğunluğun çıkarlarını korur ama o çoğunluk çıkarlarının nerede olduğunu bilirse, bu günkü toplumda ise ezilenler cahildir, kandırılmaya uygundur, medya zenginlerin elinde toplanmıştır vs.. Bu gibi nedenlerle demokrasi ezilen çoğunluğun çıkarlarını korumak için bir araç olamamaktadır ve tam da bu sayede onu ezenler bir araç olarak kullanmaktadır. Yirminci yüzyılda çelişki gibi görünenin anahtarı buradadır.
Bu yaklaşımların her birinde çok ciddi bir gerçek payı bulunmaktadır ve her biri bilmecenin çözümünün bir parçasıdır.
Birincisinden başlayalım.
Demokrasi, bu gün bile, azınlığı oluşturan egemenler tarafından ezilen ve sömürülen çoğunluğa karşı bir araç olarak kullanılamamaktadır. Eski Yunan ve Roma demokrasisi ile bu günkü demokrasi arasında hiç bir temel fark yoktur. Her ikisi de kölelere dayanmaktadır. Sınıflı bir toplumda, demokrasinin ancak kölelere dayanarak, egemenler arasında var olabildiği ilkesi geçerliliğini korumaktadır. Sorun bunu görebilecek bir bakışla ilgilidir.
Gerek tarih öncesinde, gerek tarih boyunca ve hızla yok olmakla birlikte bu gün bile, sınıfsız toplumlar kendi içlerinde toplumsal ilişkileri düzenleyen kendiliğinden bir demokrasi yaşamışlardır ve yaşamaktadırlar. Köylerin büyük bir bölümü, göçebeler ve avcılar, kendi içlerinde kendiliğinden sınıfsız toplum demokrasisi yaşarlar. Alevilikten, Alman Mark'ına , Rus Mir'ine, Zapatistaların yerli konseylerine kadar bin bir biçimiyle bu ilkel demokrasi varolmuştur ve gerek modern, gerek antik çağda görülen sınıflı toplum demokrasilerinin bile kaynağında bunun kalıntıları bulunur.
Eski Yunan ve Roma demokrasisi de bu ilkel sosyalist gelenek üzerinde var olabilmiştir. Medenileşmek ve sınıflı topluma geçiş, hemen daima, eski demokratik geleneklerin tasfiyesiyle atbaşı gider. Klasik Yunan, Roma veya İslam veya her hangi bir kavmin uygarlaşması tarihi, bu genel eğilimi doğrulamaktan başka bir şey yapmaz.
Kent (Site, Medine), sınıfsız toplumdan sınıflı topluma geçişin kozasıdır. Eski Yunan demokrasisinin sınıflı ve sınıfsız toplum dönemi birbirinden ayrılmalıdır.
Yunan ve Roma'da sınıflı topluma geçtikten sonra, bir süre daha bu demokrasi geleneği sürebildiyse, bu, yurttaşların toplu halde bir köleci kast oluşturmalarıyla mümkün olabilmiştir. Köleler ve pleplerin hiç bir hakkının olmamasıyla ve onların emeğinden ve ticaretten artı değer transferiyle elde edilen artı ürünle sağlanan bir refah sayesinde bu demokrasi sadece yurttaşlar için geçerli olabiliyordu. Bunların hiç birinde bu gün anladığımız anlamda genel oy geçerli değildi. Yani ezilen çoğunluğun zaten hiç bir hakkı yoktu, köleydi.
Modern tarihte de durum değişmedi. Burjuvazi demokrasi dediğinde hiç bir zaman genel oy hakkını kastetmedi. Biliyordu ki, nüfusun çoğunluğunu oluşturan, ezilenler bu hakkı kullanarak kendilerine istediklerini dikte ettirebilirlerdi. Bu nedenle, oy vermek hep belli bir gelir grubundan olmak, belli bir miktar vergi vermek gibi, son duruşmada ezilen çoğunluğu sistemin dışına iten ve sadece ezen azınlık arasında demokrasiyi mümkün kılan sınırlamalarla mümkün oldu modern toplumda.
Bu nedenle de, bütün 19. yüzyıl boyunca, işçilerin ve ezilenlerin temel sloganlarından biri, genel oy hakkı oldu. Zengin ülkelerde genel oy hakkına dayanan demokrasinin yaygınlaşması yirminci yüzyılda ve özellikle de onun ikinci yarısında söz konusudur. Ama bu da tarihin özgül bir gidişi sonucu; genel oy ve demokrasi için mücadele eden ileri ülkelerdeki işçilerin birer köle sahibine dönüşmesi ile mümkün olabilmiştir Bu biraz eski Roma'da, Romalılığın, sadece patricilere değil, örneğin bütün Roma ve İtalya'da yaşayanlara genişletilmesine benzer. Yani zengin ülkelerdeki işçiler ve diğer ezilenler bir bakıma köleci yurttaşlar haline gelebildikleri için, yine zenginler arasında bir demokrasidir bu.
Bunu görebilmek için, dünyaya, ulusçuluğun ufkunu aşarak bakmak gerekmektedir. Ama ulusçuluğun yarattığı ön yargılar bunun görülmesini engellemektedir. Ezilen çoğunluğun yine oy hakkı yoktur, yine azınlık belirlemektedir.
Bir insan niye Romalı ya da Brahman olmadığı için toplumun yönetiminde söz sahibi değildir, bu bize bu gün insanlık dışı görünür. Ama aynı şeyi, yani bir ABD veya AB vatandaşı olmadığı içini, olağan kabul ederiz. Bunu normal kabul edişimizi sorgulamayı aklımızdan bile geçirmeyiz. Belli ulusların yurttaşı olmanın belli haklara sahip olmasını normal karşılıyoruz. Budur bu günkü demokrasilerin aslında birer köleci demokrasi olduğunun görülmesini ve sanki bütün zengin ülkelerin gerçekten demokratikmiş gibi görülmesine yol açan.
Bir ABD veya diğer zengin bir ülkenin aldığı kararlar bütün insanlığı etkiliyorsa bu kararların alınmasına bütün insanlığın katılması gerekmez mi? İşte, ulus denen şey aracılığıyla bütün insanlar bundan dışlanıyor ve bunu olağan karşılar hale geliyor. Şunu demeyi kimse akıl etmiyor. "ABD'de doğmuş olmak veya öyle bir ananın babanın çocuğu olmak nasıl sizi bu haklara ve beni bunu belirleme hakkından mahrum etmeye yol açar? Bu eski köleciliğin devamı değil mi? Genel oy aslında bir kandırmacadır, sadece zengin ülkelerin yurttaşları için geçerlidir."
Burjuvazinin genel oyu zengin ülkelerde kabul etmek zorunda kalmasıyla, oralardaki işçilerin de birer köleciye dönüşmeleri çakıştığı için; yani zengin ülkelerin ezilenleri de birer ezen haline dönüştükleri için, demokrasi ezen azınlığın bir aracı olabiliyormuş gibi görülmektedir ulusal bakışın prizmasında kırılarak.
Bunun için yapılması gereken ilk şey, ulusal devleti tek olası biçimmiş gibi görmekten kurtulmak ve yeryüzünde bütün insanların bir gemide olduğunu; bir kararın sonuçlarına katılmak zorunda olanların, o kararın alınmasına katılma haklarının olduğunu düşünmek gerekmektedir. ABD'nin veya Avrupa'nın aldığı ve kendisinin bütün hayatını belirleyen kararlarda, niye bir Hintlinin söz hakkı olmasın?
Daha önce başka yazılarda da değinildiği gibi, uluslar ve ulusçuluk; ırkçı ve köleci ayrımcılığın bir aracıdır artık. Bu mekanizmayla insanlığın çoğunluğunun genel oy hakkının, demokratik haklarının olmadığı görülmemektedir.
Demokrasi de zenginlerin demokrasisi olmaya devam etmektedir ve hala demokrasiyi zenginler tüm kapsamıyla ezilenlere karşı bir araç olarak kullanamamaktadırlar.
Evet genel oy yine ezilenlerin temel talebi olmaya devam ediyor. Ama ulusçuluğun yanılsamalarından kurtulmuş olarak. Ulusal olanla politik olanın çakışmasını öngören ilkeyi reddetmek, genel oyu talep etmenin; bu köleciler demokrasisine son vermenin bir görünümünden başka bir şey değildir.
04 Ağustos 2000 Cuma
- Yorum yazmak için giriş yapın veya kayıt olun
