Sosyalist Program Anlayışları ve Demokratik Cumhuriyet

Sosyalizm amaçlı bütün program anlayışları işçi sınıfı ve yoksullar üzerine dayanır. Sosyalist hareketin tarihinde marksist ve anarşist hareketler temel olarak üç türlü program anlayışından birini seçer. Bu anlayışlar: a.azami program, b.asgari program ve geçiş programı anlayışlarıdır. Anarşist hareketin program anlayışı ayrı bir incelemenin konusu olarak yazının asıl muhatapları ve konusunun marksist hareketlere dair olduğu ve şimdilik onların anlayışlarıın ele alınacağı peşinen söylenmelidir.
Genel olarak sosyalist ve özel olarak marksistler her üç anlayışın temeline işçi sınıfı ve yoksulları koymaktadırlar. Bu sınıfların şu andaki çıkarlarını koruyan, egemen sınıflara karşı mücadele eden ve egemen iktidarın yerine ezilen sınıfların iktidarını koyan ve bunu savunan partilere işçi sınıfı partisi denmiştir. Komünist partiler ise sadece şu anki çıkarları değil, gelecekteki çıkarlarını da öne alıp savunan partilerdir. Bütün bu anlayışlar kendisini devrimci olarak addederler çünkü savundukları programları bir alt-üst oluşu gerektirmektedir. Taktik ve kullanılan araçlar bakımından bu işin hangi yol ve yöntemler gerektirdiği konusunda herkes farklılaşır. Bu yolun sonunda yapılacak iş ele geçirilen makinenin (devlet/bürokrasi) tümden tahrip edilmesi ve başka araçların devreye girmesini savunanlar diğerlerini reformcu olarak görürler. Reformcular ele geçirelen makinanın tümden tahrip edilmesini değil, onun ezilen sınıflar yararına kullanılmasını savunurlar.
Azami ve asgari programlar Türkiye'de çokca bilinmesine rağmen geçiş programı anlayışı yeterince bilinmemektedir ve sadece troçkistler tarafından savunulmaktadır. Asıl olarak Devrimci Marksizmde varolan bu anlayışa göre de işçiler demokratik (asgari) görevlerle işe başlasa da eylemleri ile bu sınırı aşar ve azami hedeflere doğru ilerlerler. Ve çabaların boşa gitmemesi isteniyorsa bu yapılmalıdır.
Bu konular elbette derin mevzulardır ama şimdilik bu özet yeterlidir. Söylenilmesi gereken ise işçilerin ve ezilenlerin mücadelesinin nasıl birleştirileceği sorunudur. Nasıl olacaktır da gerek yerel gerekse de dünya ezilenleri birleşik bir güç olacaktır? Sorulan soru budur ve cevabı bu notların esasını oluşturmaktadır. Takdir edilirse bu sorular dahi yazarın çapını aşar niteliktedir, yazar bunu bilmekte fakat 'bildiğini söylemektedir' ki konu tartışılsın da yazarın aklı başına gelsin istenmektedir.
Evvela işçi sınıfını birleştirmek isteyenler neden bunu istemektedirler, bu insanların kendi (özel) dertleri nedir sorularına cevap bulmak lazımdır. Ortada bir durum tespiti herkes tarafından ortak kabul görmektedir: işçiler bölünmüşlerdir. Evet işçiler bölünmüşlerdir ama hangi sınır ve çerçeveyle bölünmüştür? Herşeyden önce ulusal sınırlar (coğrafya) ile ve sonradan da türdeş bir sınıf olmadığından toplumsal olarak bölünmüşlerdir. İkinci olarak cinsler biçiminde bölünmüşlerdir. Üçüncüsü aynı coğrafya içinde olsalar dahi (örn. Türkiye) millet olarak bölünmüşlerdir. Ve son olarak da partiler ve sendikalar biçimindeki örgütlenmeler olarak bölünmüşlerdir.
Varolan bütün örgütlenmeler bu bölünmüşlüğü ortadan kaldırmak istemektedirler ve onların niyetleri ne olursa olsun samimi oldukları muhakkaktır. Ama varolan bütün siyasal örgütlenmeler bu amaçla kurulsalar ve hareket etseler de ortada bir sorun vardır. Çünkü bu amaçla ortaya çıkanlar sürekli bölünmekte ve hızla yenileri kurulmaktadır yine de amaç eskisi gibi durmaktadır. Ve form olarak hep benzer formlar tercih edilmekte bu asla sorun edilmemektedir. Demek ki dönüp kendisine bakma diye bir sorun asla yoktur. Herkes farklılıklarını öne çıkararak bu eleştiriden kurtulmak istemekte ve kendi özgünlüğünü ortaya koymaktadır. Elbette bu da doğrudur ve samimidirler. Tarz olarak farklılığı öne çıkaranlar da haklıdırlar, çünkü benzer şeyleri savunanların bazan neyi değil, nasıl savunduğu bir ayrılık ve başkalık olarak yeniden üretilir veya aşılır. Kısaca söylemek gerekirse doğru aparatlar doğru amaçlar için kullanılmak istenmektedir. Terazinin iki kefesi ayrı ayrı ağırlık/hafiflikte de olsa durum değişmez. Bir türlü bu arzu edilen birleşme gerçekleşmez. Bu birleşme olmayınca yeni yeni örgüt ve partiler kurulur ve bölünür, yine olmaz. Bu durumda bütün yapılar (hatta tek tek devrimciler) "en devrimci" veya "tek devrimci" olduklarına yemin billah ederler. Onların yeminlerinde samimi olduğuna şüphe yoktur. Bilinç değil sosyal varlık belirleyici olduğuna göre gözler bu varlığa çevrilmelidir: özel olarak işçi sınıfı...
Marksistler işçi sınıfını ya tek devrimci ya da en devrimci sınıf olarak temel güç almaktadırlar. Devrimci Marksizm açısından tek devrimci sınıf proletaryadır diğer sınıflar da devrimci olabilmekte ancak onlar devrimci olurken dahi gelecekteki değil, şu andaki çıkarlarını savunduklarından veya yok olma tehlikesi yaşadıklarından dolayı devrimci olabilmektedirler. Devrimci Marksizm ile Klasik çizgiler pratik yapılacak alanda birbirlerine yanaşmaktadırlar. Çünkü özel olarak işçi ve genel olarak ezilenler (halk) ya "işçileşmekte" ya da işçi sınıfının farklı tabakaları olarak görülmekte ve birleşmelerinde veya işçi sınıfı tanımlamasında bir açılımla örtüşmektedirler. Aşağı yukarı herkes toplumsal alanda sık sık yanyana gelmektedir. Birbirlerine rakip dahi olsalar bu aynı düzlemde olmalarını varsaymak için yeterlidir. Onlar birbirlerine hem dost hem de rakiptirler. Mücadele ettikleri lig ne olursa olsun bu durum böyledir.
Ortalıkta pek çok marksist/leninist, milliyetçi, dinci, anarşist, reformist ve devrimci, örgüt ve parti vardır çünkü sosyal sınıf ve tabakalar türdeş (homojen) bir kütle değillerdir. İlk önce bilinmesi gereken budur. İkinci olarak bu bilinince daha büyük sosyal varlıkların da (halk veya ulus) aynı türdeş/homojen bir yapıda olmayacakları da haydi haydi bilinir.
Sınıflar Savaşı ve Tarih Anlayışı
Meşhur deyiştir: "Tarih sınıflar mücadelesi tarihidir" denmiştir. Bu hemen hemen bütün marksistlerce bilinir. Fakat bizzat marxizmin kurucuları bunun eksikliğini (komünleri keşfettikten sonra) görmüşlerdir. Ve tarih olarak "yazılı tarih" olarak değiştirmişlerdir. Bu alanda bir sürü çalışma içinde H.Kıvılcımlı'nın çalışmaları (İbni Haldun bilindikten sonra) bir katkı olarak Demir Küçükaydın tarafından savunulmuştur. Sonuç olarak bugüne kadar olan tarihin komünden uygarlığa geçişin tarihi olduğu söylenmiştir. Ayrıca tarih anlayışı birbirlerini izleyen toplumlar olarak sosyalizmin/komünizmin kapitalizmden sonra mecburen gelecek olan bir toplum olmayacağını ve esasen "açık uçlu tarih anlayışı"nın bir heretik mezhep olarak aydınlanmacılık içinde yeraldığı ve şimdi de geçerli olması gereken, savunulması gereken bir anlayış olduğu yine Demir Küçükaydın tarafından savunulmuştur. Yazar da bu düşünceyi paylaşmaktadır. Konumuz açısından (sosyalistlerin sınıflar mücadelesine bakışı) bu konu bir başlık olarak tartışılmalıdır. Ancak bu kadarı muhataplar için yeterlidir çünkü anlaştığımız varsayılmaktadır.
Bu konu deşildiğinde sınıfsal kimlikler anlaşılmak istenmektedir. Bütün sınıflar sınıf kimliğiyle değil, başka başka kimlikler ile mücadele yürütmektedir ve sorun buradadır. Şimdi bu kimlikler yok sayılmalı mıdır veya bu kimlikler bir gerçeklik olarak kabul edilip öne mi çıkarılmalıdır. Bir ulusal kimliği savunan insana "bu kimlik hayaldir ve bizi böler" demek bu insana bir hakaret içermese dahi ikna edici gelmemektedir. Çünkü bu vaazı her dem tutturan marksist papaz her nedense eşit olmayana eşit gibi davranarak eşitsizliği yaymaktadır. Ve işin tuhaf tarafı bu vaaz kendisinin türk olduğunu ifade edenlere karşı asla söylenmemektedir. (İşte burada bunun bir yüzsüzlük olduğu kabul edilmelidir.) "Türkün, Kürtün bir önemi yok hepimiz işçiyiz/insanız" demek çok kolay bir doğruyu ifade ederken anlam kazanmakta iken doğru sorun edilmeyerek eşitsizlik savunulmaktadır. Bu pek insanca olan söz bir egemenin dilinde başka bir içerikte sunulmaktadır. Çünkü gerçekliğin kavrayışı da başka başka olmaktadır.
Hiç bir devrimci egemen ulusun bir devrimcisi olduğunu kabul etmek istemez. Halbuki bu durum sosyal olarak varlığı inkardır. Bilinç de bundan farklı olabilir mi? Ama gelin görün ki, ezen ulusun devrimcisi türlü türlü bilinç öne sürmektedir. Örneğin kendi ulusunu ezen ulus olarak değil, ezilen ulus olarak görmektedir. Çünkü büyük kapitalist/emperyalist devletler tarafından ezilmektedirler. Ama savunulan bu mantık yine mantığın kuralları içinde yenilgiye uğrar: A'nın aynı zamanda B olamayacağını kim kanıtlayabilir? Soyut matematik veya mantıkta dahi pek çok sonuca (sonsuz olasılıklar) ulaşılmış ama ne yazık ki bu mantık yürütme hala ezen ulus devrimcilerinde egemen olarak varlığını sürdürmektedir. Öyleyse bu durum cahillikten kaynaklanmaktadır ama bu da sosyal varlığa denk gelmektedir.
Bereket Marksistlerin bir kısmı akıllı ve mantıklıdır. Bu kesimler ise varolan eşitsizliği görmekte ve buna çareler düşünmektedirler. Ama söyleyebildikleri şey ise yukardaki vaazden farklı değildir: Enternasyonalizm... Kısaca ulusal dargörüşlüğe karşı bir örgütlenme, devrim ve sosyalizm anlayışı alternatif olarak öne sürülebilmektedir. Yani tutarlı enternasyonalizm her üç konuda da birlikte savunulandır: enternasyonal parti, enternasyonal devrim, enternasyonal sosyalizm... Tutarlı olan enternasyonalizm yanında bir de tutarsızlar vardır ve bunlar enternasyonalizmden sadece dayanışmayı esas almaktadırlar. Uluslararası yardımlaşma elbette önemlidir ve diğer tutarlı enternasyonalizme (devrimci marxizm) karşı güçlü gerekçelerle muhalefet edilmektedir. 3.Enternasyonal'in dağıtılma gerekçeleri açık veya gizli savunulmaktadır ki bu doğrudur. (Çünkü 3.Ent. gerçekten tek tek ulusal/yerel örgüt ve devrimlerin önünde bir engel oluşturmuştur.) Troçkistler tarafından savunulan 4.Ent. ise parça pinçik edilmiştir. (Gerek içerden gerekse de dışardan kuvvetler bu enternasyonalin sonunu getirmiştir.) Troçkistlerin de hesap edemediği işçi sınıfının bölünmüşlüğü sorunlarından kaynaklı olarak Marxizm içindeki safralardan kurtulamayışları onları diğer marksistlerle aynı hizaya sokmaktadır.
Konuyu dağıtmamak için bütün bu marksistlerin ulusal dar görüşlere karşı olduğu bir gerçekliktir. Ama bir marksist "ben ulusal dar görüşlülüğe karşıyım" dediğinde ne kadar doğru olduğu tartışma konusudur. Ki gerçekten bu konuda samimi ve dürüst olduğu tartışma konusu dahi olmaz. Bunu diyen marksist tutarlı olmak durumundadır ilk önce kendisinin ezen ulus devrimcisi olduğunu kabul etmelidir. İkinci olarak da "ulus nedir ki?" sorusuna bir cevap üretmek durumundadır. İşte tutarlılık alanı da burada başlamaktadır. Ne yazık ki bu soruya pek çok devrimci marksist tutarlı bir cevap üretememekte ve böylelikle de egemen anlayış içinde kalmaktadırlar. İşin korkunç tarafı bu marksistin içine kapatıldığı fanus bir realite ya da "sermayenin tarihsel hareketi içinde bir olgu" olarak görülmekte ve böyle kabul ederek tarafsızlık korunmaktadır.
Görev ulusu böyle ortaya koymak değildir, görev bunun anlamlarını arayıp bulmak ve çözüm üretmektir. Çünkü amaç işçilerin/ezilenlerin birliğidir. Eğer bu görev savsaklanırsa veya bu konuda vaazler verilmeye devam edilirse sorun artık bir kangrene dönüşür. (Ve aslında gerçeklik te budur.) Ulusu bir üstyapı olarak göremeyen bütün düşünürler ulusu tanımlamamakta onun bir süreç içinde rastlantısal olarak görmekte ve böylelikle de bunu kimlik olarak gören kitlelerin boğazını sıkmasını, uluslararası savaşları ve emperyalizmi anlamak istememektedirler. Olgu olgu olarak tesbit edilmekte ancak bu olgunun üstyapı olduğu anlaşılmadığından buna karşı da işçi sınıfı mücadele araçlarından mahrum kılınmaktadır. Emperyalizm ulusal veya uluslararası (enternasyonal) ordular halinde gelmekteyken bu olgu önemsizleştirilmekte ve işçiler, sınıf bilincine kavuşturulmak istenmektedir. Marxizmin "proletarya ulus haline gelmeli ve ulus olarak örgütlenmeli/devlet olmalı" gibi klasik düşünceler sorgulanmayarak kabul edilmektedir. Ortalıkta gezinen en baba marksist (kişi veya partiler) böylelikle bütün farklılıkların ortadan kalkacağını ve birleşik bir gücün bu yolda gerçekleşeceğini sanmaktadırlar. Proletarya ulus halinde örgütlenirse (proletarya devleti) herşeyin hallolacağını savunmak ne kadar birleştiricidir? Ve bu tür örgütlenmelerin (kişi, örgüt, parti veya devletin) biraraya gelerek kurduğu uluslararası (enternasyonal) yapılar ne kadar devrimci olabilir? Unutulmamalıdır ki işçi sınıfını bölenler bizzat enternasyonal marksistlerdir (Marx, Engels, Rosa, Lenin ve Trotsky) ve pek çok ulusal ayrılık onların başında olduğu enternasyonaller aracılığıyla yapılmıştır. "Devrimci marksizmin ölü değil, canlı bir organizma" olduğunu söyleyen marksistler dahi bu olguyu tam olarak açıklayamamaktadır. En fazlası yukarıda söylendiği gibi ya ulusun hayali bir cemaat olduğu ya da sermayenin tarihsel hareketinin bir sonucu olduğunda çakılmışlardır. Ancak bunların hiçbirisi bu cemaatlere karşı savaşmayı ve yoketmeyi hedeflememektedirler ve böylelikle işçi sınıfının bölünmüşlüğüne katkı sunmaktadırlar. Bu marksistler herşeyden önce ulusun tarafsız bir çerçeve olmadığını bilmek zorundadırlar. Sayılan iki tanım da buna dayanmaktadır. Bu tanımlar savunulduğu müddetçe de onların dert edindiği işçi sınıfının bölünmüşlüğüne bir çare olunamamaktadırlar. Devrimci marksistlerin yapması gereken şey, işçilerin birliğini savunmak için bu çerçeveyi kırmak olmalıdır.
Ulus karşıtı olmak demek ulusal kimlikten kurtulmak demektir. Ancak mevcut koşullarda bu kimlik yırtıp atılamaz, hiç kimse bunu yapamaz. Örn. TC kimliği olmadan hiç bir vatandaş işçi bile olamaz, bir partiye üye olamaz, gezemez, oturamaz... kısaca yaşayamaz. O halde ulussuzluk bir ayrı din olmak durumundadır. O geleceğin (sınıfsız toplumun) üstyapısıdır ancak mevcut egemen din (milliyetçilik/ulusalcılık) içinde özele ait bir din gibi hareket etmek zorundadır. Ulus karşıtı olmak demek dünyanın bütün ezilenlerine ulusal önyargılarından kurtulmaları için kuvvetli bir olanak açmaktadır: demokratik cumhuriyet.
Demokratik cumhuriyet ulusal önyargılardan kurtulmanın ilk adımıdır. Çünkü sermayenin tarihsel hareketi içinde uluscular (burjuva aydınlanmacılar) tarafınan bulunmuş ve böylelikle üstyapı haline gelmiş ulus/devlet'in, bizzat aydınlanmanın devrimci geleneği içinde yeralmış olan marksist önderlerin kaynağına dönüştür. Bu gelenek ulusu bir dünya devleti olarak dünya yurttaşlığına dayanmaktadır. Görev ilk önce bu geleneğe dönüştür. Ama bu yola girmek için dahi önümüzde varolan ve sürüp giden mücadelelere bir program sunmayı acil olarak dayatmaktadır. O yüzden ulusun kabulü ama hiç olmazsa bu ulusun demokratik tanımı (hiç bir dine ve etniye dayanmaması) sorun edilen birleşiklik için olmazsa olmaz bir paroladır/hedeftir. Bu asgari hedefle yola çıkan ezilen sınıflar belki de bu sınırı aşacak bir eyleme de geçebilirler. O yüzden program kapalı bir metin değildir, ucu açıktır. Azami hedef için azami bir güç gereklidir. Henüz ortada bu güç yoktur, öyleyse görev; azami hedefler üzerine yemin billah edip vaazler vermektense, asgari bir gücün oluşmasına ve toparlanmasına hizmet etmektir.
Halihazırda kürtlerin önemli bir kısmı (özellikle kadın ve gençlik, yoksullar ve metropole dağılmış olanlar) kendilerini gerek yasal (DTP), gerekse de illegal (PKK) olarak örgütlemişlerdir. Bu kitlelere yazık edilmemelidir çünkü bu güçler bir yenilgiye uğradığında herşey çok geç olacaktır.