26 Mayıs Bir Dönüm Noktasına Dönüştürülmelidir

26 Mayıs Genel Eylem kararı ve sonrası yaşanan süreç Devlet-Hükümet-Sermaye güdümlü sendikal yapıların tartışılması ve teşhir edilmesi gerektiğini bir kez daha gösterdi. 26 Mayıs tarihi, bir dönüm noktasına dönüştürülüp sendikal hareketin adına-özüne uygun bir şekilde yeniden yapılandırılmasının başlangıç tarihi yapılabilirse ezilenlerin ciddi bir kazanımı olacaktır.

Dört Konfederasyonun ilan ettikleri 12 acil talebin egemenlerce karşılanmadığı biliniyor. TEKEL direnişi ve kitlesel-coşkulu 1 Mayısın yaşanması ezilenlere moral kaynağı olmuştu. Konjöktür grev için uygundu. Konfederasyonlar kararının arkasında dursa genel grevin etkili olması kesindi… O halde 26 Mayıs Genel Grevi neden yapılamadı? Bu sorunun yanıtı doğru olarak verilirse sendikal mücadeleye de önemli bir katkı yapılmış olur.

Ancak yukardaki soruya yanıt vermeden önce KESK, TÜRK-İŞ, DİSK ve KAMU-SEN Genel Başkanlarının 26 Mayıs genel eylemine beş gün kala 21 Mayıs 2010 tarihinde toplanarak, yayınladıkları ortak bir bildiriyi aktarmak daha doğru olacak.

Bildiride şunlara yer verilmişti: “TÜRK-İŞ, DİSK, KAMU-SEN, KESK Genel Başkanları, 22 Şubat 2010 tarihinde bir araya gelerek acil ve öncelikli taleplerini ‘başta 4-C olmak üzere güvencesiz, kuralsız, esnek tüm istihdam uygulamalarından vaz geçilmesi; iş güvencesinin sağlanması; kiralık işçilik düzenlemesinin gündemden çıkarılması; çalışma hayatını düzenleyen yasaların ILO ve AB normlarına uyarlanması; Çalışanların örgütlenmesi önündeki engellerin kaldırılması; Kamu çalışanlarına grevli toplu iş sözleşmeli sendika hakkının güvence altına alınması” olarak belirlemiş ve bu taleplerin gerçekleşmemesi halinde 26 Mayıs 2010 tarihinde, üretimden gelen gücün kullanılacağı genel bir eylem yapılması kararı almıştır.

Kararın bir gereği olarak TÜRK İŞ, DİSK, KAMU-SEN, KESK, 26 Mayıs 2010 tarihini uygulanan emek karşıtı politikalara karşı “mücadele günü” olarak ilan etmiştir.

Bu çerçevede,
—26 Mayıs 2010 Çarşamba günü, Konfederasyonların üretimden gelen güçlerinin kullanılmasının nasıl gerçekleştirileceği konusunu kendilerinin belirlemesine;
—26 Mayıs 2010 Çarşamba günü saat 13.00’de örgütlü bulunulan tüm işyerleri önünde Konfederasyonlar tarafından hazırlanan ortak metnin okunmasına;

Karar verilmiştir.

İşyerlerinde, bölgelerde, illerde, gerek ortak bir irade ile, gerekse işyerlerinin, bölgelerin, illerin kendi özgül koşullarına uygun şekilde yapılacak kitlesel eylemler, mücadelenin daha da güçlenmesini sağlayacaktır. Örgütlerimiz bu konuda bilgilendirilmiş, eylemle ilgili çalışmalar Konfederasyonlarımız tarafından hızlandırılmıştır. Kamuoyunun bilgisine saygıyla sunulur.”

Bu ortak açıklama tarihi bir belgedir. Bu belge devlet güdümlü sendikal anlayışın hangi boyutlarda hüküm sürdüğünün açık delilidir.

Öncelikle 22 Şubatta toplanıp karar alan konfederasyonlar (KESK dışında) kararlarında samimi değillerdi. TEKEL direnişini tasfiye etmek amacıyla göstermelik bir karara ihtiyaçları vardı. Zaten üç ay sonrası için alınan karar da bunun somut bir ifadesiydi. TEKEL direnişinin baskısı altında aldıkları 4 Şubat 2010 tarihli genel eylemlik kararını da uygulamamış içini boşaltmışlardı. Şimdi ise yaşananlar farklıdır. Eylemin içini boşaltmaktan ziyade eylem kararlarını rahatlıkla değiştirdiler...

Dört Konfederasyon 22 Şubat tarihinde ilan ettikleri acil taleplerin hiç biri egemenlerce karşılanmadığı ve çözülmediği halde iş bırakma eyleminden vazgeçmişlerdir. Güvencesiz ve sağlıksız çalışma koşullarında (17 Mayıs 2010 tarihinde) 30 madencinin yaşamını yitirdiği ve bunun “kader” diye ilan edildiği bir ortamda (21 Mayıs 2010 tarihinde) bu eylemden vazgeçilmiştir... Konfederasyonlar yayınladıkları ortak bildiriyle “üretimden gelen gücün kullanılacağı genel bir eylemin yapılması kararı” bir çırpıda değiştirilmiş, eylem kararının nasıl uygulanacağı konfederasyonlara bırakılarak 26 Mayıs “mücadele gününe” dönüştürülmüştür.

22 Şubat 2010 tarihinde TEKEL işçilerinin baskılanması koşullarında alınan eylem kararını 11.05 2010 tarihinde Türk-İş Genel Merkezinde toplanarak görüşen Konfederasyonların görüşme içeriğini kamuoyuna aktaran DİSK Başkanının doğruyu söylemediği de ortaya çıkmış oldu. DİSK Başkanı Çelebinin açıklamasına göre konfederasyonların kendi kurullarında görüşme yapması “eylemin daha etkin olarak gerçekleştirilebilmesi için” hazırlık yapılmasını hedefliyordu… Çelebi’nin yaptığı bu açıklamanın gerçekleri yansıtmadığını süreci yakından takip edenler çok iyi biliyordu. Söz konusu hazırlığın nasıl yapalım da bu eylemi boşa çıkaralım hazırlığı olduğu açıktı... Nitekim eylemle ilgili planlama DİSK internet sitesinde 25 Mayıs tarihinde ilan edilebiliyordu. Ve kendi örgütlerine gönderilen yazıda da bir saatlik iş bırakma eyleminden söz ediliyordu.

DİSK ve Türkiye Kamu-Sen Türk-İş’in tutumuna göre hareket etti. Türkiye Kamu-Sen kendi internet sitesinde 26 Mayısla ilgili hiçbir yayın yapmadığı gibi eylemlerde de yer almadı.

Türk-İş, Genel Grevin kırılmasında başat rol oynadı. Türk –İş’e bağlı 33 sendikadan 26’sı Genel Greve karşı çıktılar. Kendisine bir takım sıfatlar yakıştıran ve zaman zaman Türk-İş içinde olumlu rol oynayan sendikaların da üzerine düşen görevi yerine getirmedikleri görüldü. Bu sendikalar çözüm üretmekten uzak davrandılar. Eylemin yapılmasında ısrarcı davranmadılar.

Konfederasyonlar aldıkları kararlarını değiştirmeleri yetmemiş olmalı ki “mücadele günü” kararını da uygulamadılar. Söz gelişi dört konfederasyon “ortak metin” hazırlamadıkları gibi bu metin “saat 13.00’de örgütlü bulunulan tüm işyerleri önünde” de okunmamıştır. Kaldı ki eylemlerin “ortak bir irade ile” yapılması bir yana, aynı alanda bile (İzmir’de olduğu gibi15 dakika arayla toplanıldı.) irade birliği sağlanamadı.

Egemenlere karşı bir “mücadele gününe” bile dönüşemeyen 26 Mayıs eyleminin sendikal bürokrasiye dönük “mücadele gününe” dönüştüğünü ifade etmek abartılı olmayacaktır. Türk-İş, DİSK ve Türkiye Kamu-Sen’in Genel Grevden vazgeçmesiyle oluşan-gösterilen tepki önemlidir. Başta İstanbul olmak üzere birçok ilde yapılan yürüyüş ve mitinglerde sendikal bürokrasi teşhir edilip istifaya çağrıldı. TEKEL işçileri İstanbul ve İzmir’de Bölge temsilciliklerine girerek Türk-İş yönetimini istifaya çağırdılar. İstanbul’da iki günlük alcık grevine giderek Türk-İş 1. Bölge Temsilciliği’nin dışına “Sorumsuz Türk-İş yönetimi ve Mustafa Kumlu istifa” ve “İşçiler ölüyor sendikalar susuyor, 26 Mayıs’ı satan Türk-İş’ten hesap soracağız” pankartları astılar. Ankara’da ise Türk-İş yönetimi polisle işbirliği yaparak Türk-İş Genel Merkezi’ne girmek isteyen TEKEL işçilerini gözaltına aldırdı...

Şüphesiz ki yaşanan bu süreçte bütün eksikliklerine rağmen en onurlu duruşu KESK göstermiştir. Üç ay önce ilan edilen taleplerin arkasında durması ve eylemi yaşamını yitiren 30 madenciye adaması da doğru bir tutumdur. KESK 22 Şubat tarihinde aldığı kararın arkasında durmuş ve caymamıştır. Ancak birlikte yola çıktığı konfederasyonların bilinen tutumu KESK ‘in tek başına hareketlendirmesi gereken kitleyi de olumsuz etkilemiştir.

KESK Başkanı Evren’in Bianet. Org’da 26 Mayıs eylemini şu ifadelerle değerlendiriyor:"Bugün bütün emekçilerin buluşabildiği alanlarda eylem gerçekleştirmek isterdik. Eylemi alanda bile birleştiremedik. Bu durum düşündürücüdür."

Evren, bu durumun "sendikal bürokrasi" denerek açıklanamayacağını söyledi:

"Türkiye'de sendikalılık yüzde 5'lere kadar düştü. 'Sendikal bürokrasi' açıklamaya hafif kalır. Sendikal hareketin
tepeden tırnağa sorgulanması gerekiyor.

"Emek hareketinin yeniden yapılandırılması gerek. Sermaye çok güçlü programlarla ucuz emek piyasası oluşturuyor ve bunu yönlendiriyor. Yeni mücadele yöntemlerini kurgulamamız gerek. Bu sadece sendika yöneticilerinin samimiyetiyle, iyi niyetiyle çözülemez. Var olan yapıda umut görmüyorum." demiş.

Kuşkusuz ki KESK Başkanı’nın 26 Mayıs değerlendirmesi ana hatlarıyla doğrudur. Var olan sendikal yapıda “umut görmediğinden” ve “emek hareketinin yeniden yapılandırılmasından” söz etmesi önemlidir ve doğru tespitlerdir. Ancak “yeniden yapılanmadan” ne anlaşılması gerektiği netleşmelidir. Bunun yol ve yönteminin ne olduğu KESK kurullarında tartışılması ve kararlaştırılması gerekiyor... Her şeye rağmen KESK tarihi direniş tarihidir. Bu tarihe uygun davranılır ve hareket edilirse yeniden çekim merkezi oluşturulabilir…

Devlete-Hükümete ve Sermayeye bağlı sendikal anlayışın bu denli pervasız davranmasının sorgulanması gerekiyor Hemen belirtmek gerekir ki bunun için Amerika’yı yenden keşfetmek gerekmiyor. Bu yol ve yöntemin neler olduğu kamu emekçileri hareketinin örgütlendiği 90’lı yıllarda tüzüklerinde savundukları amaç ve ilkelerde mevcuttur. O amaç ve ilkeler ışığında işçi ve kamu emekçilerinin ortak örgütlenmesi ve mücadelesinin gündemleştirilmesi gerekiyor. KESK öncesi ve öncülüğündeki kamu emekçileri hareketinin daha örgütlü ve güçlü olduğu dönemlerde işçilerin ve kamu emekçilerinin ortak örgütlenme ve mücadelesinde ısrarcı olunamadı. Olunsaydı bugüne göre çok daha elverişli şartlar vardı…

Gelinen noktada Sendikal hareketin yeniden yapılandırılması sorunu genel demokrasi mücadelesinden ayrı düşünülemez. Yeniden yapılanma fiili ve meşru mücadele temelinde taban hareketiyle olabilir... Taban hareketi ise sendikal mücadelede yer alan ileri işçi ve emekçilerin hareketlenmesinin yanı sıra sosyalist solun devrimci güçlerin mücadelesi ve işçi sınıfını örgütleme düzeyiyle yakından ilgilidir. Yazının başında da sorduğumuz, 26 Mayıs Genel Grevi neden yapılamadı? Sorusunun asıl yanıtı da gerçek taban hareketinin olmayışında yatıyor. Eğer işyerlerinden doğru bir basınç uygulanabilmiş olsaydı sendika ağalarına rağmen Genel Grev uygulanmak zorunda kalınırdı.

Sonuç olarak 26 Mayıs Genel Eylem kararı ve sonrası yaşanan süreç Devlet-Hükümet-Sermaye güdümlü sendikal yapıların tartışılması ve teşhir edilmesi gerektiğini bir kez daha gösterdi. 26 Mayıs tarihi, bir dönüm noktasına dönüştürülüp sendikal hareketin adına-özüne uygun bir şekilde yeniden yapılandırılmasının başlangıç tarihi yapılabilirse ezilenlerin ciddi bir kazanımı olacaktır.