Kürt Sorununda Dördüncü Dönem ve Barış Mücadelesi
İnsanlık mücadele tarihi her mücadelenin esas olarak üç ana dönemden geçtiğini göstermektedir. 1.Propaganda ve örgütlenme dönemi, 2. Saldırı ve mücadele dönemi, 3. denge ve çözüm dönemi. Bu üçüncü dönem farklı koşullara göre taraflardan birisinin imhası veya teslimiyeti olarak son bulabileceği gibi, karşılıklı anlaşma ve uzlaşma ile yani barışla da tamamlanabilir. Ancak bazı durumlarda bütün dönemsel çabalara rağmen taraflar arasında uzlaşmanın sağlanamaması savaşın yeniden başlatılmasını getire bilmektedir. Bu dönem ise dördüncü dönem olarak tanımlanabilir.
Kürt hareketinin önderliği gerek İmralı’dan gerekse Kandil’den yaptıkları açıklamalarla Kürt mücadelesinin üçüncü dönemden dördüncü döneme girdiğini ve yeni bir sürecin başladığını duyurdu. Kürt hareketi bu dönemleri şu tarihlerle açıkladı.
Birinci dönem, 1973'te başlayıp 1984'e kadar gelen süreçtir, İkinci dönem 1984–1993 arasıdır. 1993'ten 2002'ye kadar süren dönem üçüncü dönem olarak tanımlanmış, ancak AKP’ye çözümde şans vermek için bu süreç 2010 tarihine kadar uzatılmış bir süreç olarak tanımlanmaktadır. 2010 sonrası süreç ise çözümün tıkandığı ve buna uygun yeni bir sürecin başladığını Dördüncü Dönem olarak açıklamaktadır.
A.Öcalan bu dördüncü dönemin başlangıcı saydığı 31 Mayıs’tan sonra çözüm için muhatap bulamadığı için çekileceğini açıklayıp, Cemil Bayık, Murat Karayılan, Duran Kalkan ve Ali Haydar Kaytan’ı Kürt hareketinin önderleri olarak tanımlayıp sorumluluğunu bu kişilere devretmiş, KCK ‘de yaptığı açıklamalarla bu sorumluluğu üstlenmiştir.
Belirtilen tarihler Kürt hareketinin tarihsel gelişim seyri içerisinde ve kendi açılımlarında belirli ve önemli dönüşümleri vurgulamaktadır.
1973- 1984 dönemi Kürt hareketi açısından propaganda ve örgütlenme dönemidir. Bu bir anlamda amaca ulaşmak için hazırlık dönemi olarak tanımlanabilir.
1984–1993 dönemi amaca ulaşmak için mücadele ve “saldırı” dönemidir. Bu dönem aynı zaman da kürdün inkâr ve imha karşısında varlığını kabul ettirmesi mücadelesi dönemidir. 1993–2010 dönemi denge dönemidir. Bu dönem taraflar arasında anlaşmanın olanaklı hale gelmesini ifade etmektedir. Özetle varlığını kabul ettirmiş kürdün ve buna bağlı olarak Kürt sorununun taraflar arasında anlaşarak çözülmesi dönemidir.
Ancak bu çözüm döneminde tarafların bütün çabalarına rağmen çözümün sağlanamamış olması, Bu mücadele döneminin tarafları çözüme hazırlayamadığını açıklamaktadır. Bu durum, kaçınılmaz olarak tarafları bir birlerini ikna etmek için yeni bir sürece sürüklemiştir. Kürt hareketinin. “Dördüncü dönem” olarak vurguladığı bu dönem çözüm için yeni bir mücadele ve saldırı döneminin başlatılması anlamını taşımaktadır.
Kuşkusuz bu dönem tanımları Kürt tarafının kendi belirlemeleridir. Ve bu dönemlere uygun yaklaşımlar sergilemiştir. Türk devletinin zaman zaman dolaylı anlaşma girişimleri açılım söylemleri olmuşsa da resmiyette açıklanmış böyle bir dönem algılaması yoktur. Tür devleti esas olarak Kürt hareketini her dönem kendisi için bir tehdit görmüş ve yok etmek üzere kendisini konumlandırmıştır.
Türk devleti açısında savaş kesintisiz sürdürülmüş ve sürdürülmektedir. Dördüncü dönem diye açıklanan süreç itibariyle de Türk devletinin sürdürmekte olduğu topyekûn savaş dışında belirleyeceği bir yenilik ve askeri bir değişiklik görülmemektedir.
Dördüncü dönem, Kürtler açısından yeni bir süreci ifade etmektedir. İkinci dönem olarak ifade edilen dönemdeki saldırı ve mücadele döneminin çözümü hazırlayamadığı değerlendirildiğinde, Kürt tarafının yeni dönemde çözümü hazırlayabilecek güçte ve yoğunlukta sürece yaklaşacağı açıktır. Buda her iki taraf açısından da daha fazla şiddet, kan, ve gözyaşı demektir.
Savaşan tarafların çözümcül bir uzlaşıya ulaşmamalarında savaşan taraflar kadar savaş dışı güçlerin konumlanışı da etkili olmaktadır. Özellikle savaş karşıtı barış taraftarı güçlerin yaklaşımı tarafların yön belirlemelerinde oldukça etkilidir. Kürt sorununda yaşanan savaşın en büyük talihsizliği tutarlı bir barış gücünün olmayışıdır. Yaşanan savaş süresince barışseverler gerçek bir barışçıl yaklaşım sergileyememiştir.
Örneğin barışseverlerin savaşı dayatanların savaşma gücünü düşürecek hiç bir çabaları görülmemiştir. Bir kaç vicdani ret girişimi ve canlı kalkan girişimleri dışında engelleyici bir barışçıl girişim gerçekleşmemiştir. Barışseverler en yakınlarının dahi savaş güçlerine katılımları konusunda engelleyici olamamışlardır.
Savaş ekonomisi yoksul halkımızın sırtından sürdürülürken savaş ekonomisine karşı bir girişim gerçekleşmemiştir. Kürt olsun Türk olsun barış çağrıları yapan bütün emekçiler savaşı ve ekonomisini üretmekte beis görmemişlerdir.
Barışseverlerin savaş teçhizatlarının sevkıyatları konusunda hiçbir engelleyici barışçıl girişimi olmamıştır. Barışçıl çabalar söylem sınırını aşmamış hatta çoğu kez barışseverler Türk devlet gücü karşısında bağımsız ve tarafsız davranamamış çoğu kez barışı tek yanlı olarak Kürt tarafından istemişlerdir. Oysa dünyanın birçok ülkesinde savaşan güçler kadar, barışı hazırlayanlar aynı zamanda barış güçleridir. Türkiye’nin işgali karşısında Yunan donanma askerinin isyanı oldukça öğreticidir. İsrail barış gönüllülerinin Filistin’le savaşı durdurma yönlü askerlikten feragat etmeleri oldukça anlamlıdır, Vietnam savaşında Amerikan savaş karşıtlarının duruşu saygı değerdir. Neresinden bakarsak bakalım ülkemizdeki barışseverlerin konumu savaşı durdurmak bir yana savaşı cesaretlendiren bir anlayış içerisindedir. Bu durum hem Türk halkı hem de Kürt hareketi açısında büyük bir talihsizliktir.
Özellikle kendisin barışsever ilan edip taraflar arasında dolaylı görüşmelerde rol üstlenmiş bazı kesimler tarafların gerçek durumlarını taraflara açıklamak yerine, tarafları yanıltan kendi iyi niyetlerinden hareketle tarafların gerçekliği konusunda tarafları yanıltmışlardır. Sorun çözüldü, çözülecek anlayışı ile taraflar yanıltılmıştır. Bu sahte ve yanıltıcı iletişim barışseverler adına yapılmış bir savaş suçudur.
Taraflar arasında iletişim ve diyalogu sürdüren ve kendisini barıştan yana gösteren bu kesim sorunun anlaşma ile çözümlenmemesinin ve dördüncü dönemin açılmasının en az savaşan taraflar kadar sorumlusudur. Zira açıkladığımız gibi üçüncü dönem savaş sonrası çözüm koşullarının oluştuğu bir denge dönemidir Bu denge döneminde sorun çözümlenmemişse anlaşma da tarafları buluşturanlar yanıltıcı olmuşlar demektir. Hele anlaşama dönemi olan üçüncü dönemin2002 den 2010’a kadar bu denli uzatılması ve yeniden dördüncü savaş dönemine girilmiş olması arabulucuların yanıltıcılığını göstermektedir.
Dördüncü dönem başlamıştır. Yapılan açıklamalar ve yoğunlaşan savaşın seyri bu belirlemeleri doğrulamaktadır. Savaş daha fazla yoğunlaşarak başlamakla kalmamış giderek hızlanmıştır. Dördüncü dönem bir uzatma savaşıdır ve görülen o ki barışın sağlanamamış olmasının bir sonucu olarak başlamıştır.
Dördüncü dönem savaşının ikinci dönem savaşlarından farklılıklar taşıyacağı açıktır ve açıklanmıştır. Dördüncü dönem savaşının dikkat çekici özelliği Giderek Türkiye cephesine yayılıyor olmasıdır. Giresun, Tokat, Samsun, İskenderun çatışmaları bunun göstergeleridir. Yine dördüncü dönem savaşları giderek uluslar arası bir boyuta sıçramaktadır Türkiye, İran, Irak, Suriye, üzerinden savaş giderek Ortadoğu ve Asya ya sirayet etmeye başlamıştır. Adeta bir dünya savaşına gidiş gözlemlenmektedir. Savaş hem yoğunluk olarak hem de kapsama alanı olarak giderek tehlikeli bir hal almaktadır. Savaşın seyri değişmiş toplu imhalardan söz edilmektedir. Savaş sivil yaşamı da değiştirmeye başlamıştır. Muğla, Konya, Samsun linç girişimleri toplumsal çatışmaların habercileridir. Yeni tehcir kanunları ve toplu imha tartışılmaya başlanmıştır.
Savaş böylesine ciddi evrimler yaşarken, savaş dışı güçler kendi yaklaşımlarını buna uygun düzenlemek ve değiştirmek durumundadırlar. Demokrasi güçleri savaşı dayatanlara karşı barışçıl iyi niyet temennileriyle yetinmemeli daha somut ve pratik savaş karşıtı yaklaşımlar sergilemelidirler.
Kendisini devrimci sosyalist demokrat olarak tanımlayanlar Bu iddialarına uygun bir konumlanışa girmelidirler. Sosyalizm ve devrimcilik devlet ve yurttaşları arasındaki savaşta tarafsız hakem durumunda kalıp, barışın arkasına gizlenmek demek değildir. Tarih bu tür durumlarda sosyalist ve devrimcilere görevlerini çok somut olarak göstermektedir.
Üçüncü dönemde savaşan taraflar arasında adil bir barışın ve anlaşmanın gerçekleştirilememiş olmasında sosyalist ve devrimcilerin bu yaklaşımları oldukça etkili olmuştur. Kürt sorununda yaşanan çözümsüzlük sonucunda uzatılmak zorunda kalınmış bu dördüncü dönem savaşının sorumluluğunda, sosyalistlerin de kendi paylarını görmeleri gerekmektedir. Sosyalizm iyi niyet elçiliği değildir. Sosyalizm ezilenin yanında eşitlik özgürlük ve adaletten yana bir sistemdir. Ezen ve ezilen arasında iyi niyet elçiliği sosyalizm olarak nitelendirilemez.
Sosyalizm ezen ve ezilene eşit mesafede durmak değildir. Bu güne kadarki duruş savaşı sonlandıran ve barışı kazanan bir duruş olmamıştır. Ülkemizde akan kanın durması adil ve demokratik bir barışın sağlanması için sosyalsit, devrimci ve demokratlar ezilenden yana somut bir yaklaşım göstermek durumundadırlar.
- Yorum yazmak için giriş yapın veya kayıt olun
