İsrail Saldırganlığı ve Sorumluluk Bağışıklığı İlanı
Hukuksal eşitlik normatif bir kurgudur. Hiyerarşik, asimetrik ve eşitsiz güç ilişkilerini olabildiğince gizler. Söz konusu hukuksal giz ise her uyuşmazlık ya da çatışma sonrasında -gören göz için- hakikatin üzerini örten, zamana ve mekâna göre nitelik değiştirebilen perdesini yırtılmış bulur; kurgu, bir sonraki yeniden kuruluşa kadar yerini çıplak bir hakikate bırakır. İsrail’in, 31 Mayıs askeri operasyonu çıplak hakikatin bir kez daha gün yüzüne çıktığı, ‘yasa’ya aşkın zorba iradenin ‘karar’ını normda arama tenezzülü dahi göstermediği momenttir.
İhlaller vicdanen, siyaseten açık; peki hukuken? Aşkın iradenin ihlal ettiği norm nedir? Bu küçük yazı siyasi değerlendirmeden çok hukuksal bir fotoğraf çekme çabasıdır.
Hukuki dayanaklar
İsrail’in operasyon için hukuksal argümanları kabaca şunlardır: i) ülkesel egemenlik hakkı, ii) meşru müdafaa hakkı, iii) sıcak takip hakkı, iv) yolcuların silahlı saldırısı.
i) Uluslararası hukuka göre açık denizler, “serbestlik ilkesi”ne tabidir. Açık deniz ise 1982 BM Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin (BMDHS) 86. maddesi uyarınca bir devletin iç suları, karasuları, ilan ettiği münhasır ekonomik bölge ya da takımada suları dışında kalan tüm denizalanıdır. Bu alanda hiçbir devlet egemenlik iddiasında bulunamaz. Ayrıca Sözleşme’nin “seyrüsefer hakkı”nı düzenleyen 90. maddesi, tüm devletlerin açık denizlerde bayrağını taşıyan gemileri seyrettirme hakkı olduğunu belirtmektedir. Sözleşmenin 3. maddesi ise karasuları genişliğini azami 12 mil olarak tespit eder. Sivil yardım konvoyu açık denizde seyrüsefer halinde serbestlik ilkesi uyarınca yoluna devam ederken İsrail’in kendi karasuları dışında, açık denizde, kıyısına yaklaşık 72 mil mesafede seyreden konvoya müdahalesi açık bir uluslararası hukuk ihlalidir. “Ülkesel egemenlik” iddiasına dayalı müdahale hakkı tezi hiçbir hukuksal geçerliliğe sahip değildir; zira ne müdahalede bulunduğu denizalanı ne gemiler ne de siviller İsrail’in egemenlik alanı içerisindedir. Kaldı ki hukuk dışına çıkmak önemli değildi ise gemilere hukuka aykırı olarak da olsa müdahale etmenin, durdurmanın ya da geri çevirmenin türlü yolları olsa gerektir. Bu nedenle operasyon hukuk ihlali olması yanında sembolik anlamı çok güçlü bir eylemdir.
ii) BM Antlaşması 2/4. maddesi, kuvvet kullanma tehdidini ve kuvvet kullanmayı yasaklamıştır. Bu yasağın istisnalarından biri 51. madde ile düzenlenen meşru müdafaa hakkıdır. Ancak meşru müdafaa hakkının koşulu -her ne kadar uluslararası hukukça üzerinde evrensel olarak uzlaşılmış bir “saldırı fiili” tanımı bulunmasa da- devlet ya da eylemleri devlete atfedilebilecek birimlerin/unsurların gerçekleştirdiği bir saldırı fiilinin gerçekleşmesidir. Gazze’ye doğru seyreden sivil konvoyun ne saldırı gibi bir amacı ne de gerçekleşmek üzere olan ya da gerçekleşmiş bir saldırı fiili mevcuttur. Ayrıca operasyon sırasında İsrail askerlerine yapıldığı iddia edilen ‘silahlı’ linç girişiminin askerlerin cezai sorumluluğunu ortadan kaldırdığı tezi ise gemideki görüntülerden anlaşıldığı üzere mağdur ve fail asimetrisini tersine çevirme çabasıdır; ki uluslararası hukukun düzenlediği meşru müdafaa hakkı ile sivillerin ve askerlerin karşılaşmaları anında sahip oldukları hak ve yükümlülükler birbirinden ayrı fenomenlerdir. Ayrıca sivillerin ellerinde taşıdıkları beyaz bayraklar sivillerin herhangi bir çatışma tarafı olma amacı taşımadıkları biçiminde yorumlanmalıdır. Bayrakların sopaları ile gaz bombaları sonrasında kendilerini koruma çabaları ile modern silahlarla gemiye düzenlenen ve 200’den fazla kurşunun kullanıldığı operasyon arasında mütekabiliyet ilişkisi kurmak ise en hafif tabirle abesle iştigaldir. Bu bakımdan İsrail’in meşru müdafaa hakkına dayalı iddiası da hukuken geçersizdir.
iii) Sıcak takip hakkı ise BMDHS 111. maddesince düzenlenmiştir. Bu madde sahildar devlete, yabancı uyruklu bir geminin sahildar devletin iç sularında, karasularında, takımada sularında ya da bitişik bölgesinde gerçekleştirdiği hukuka aykırı eylemlerinden dolayı söz konusu gemiyi kendi egemenlik alanı dışında da kesintisiz takip etme hakkı tanır. Ancak operasyonun kıyıdan 72 mil uzakta gerçekleşmiş olması ve öncesinde İsrail’in egemenlik alanında bulunmamış olması bu iddianın a priori yersizliğini gözler önüne serer.
iv) Yolcuların silahlı saldırı gerçekleştirdikleri iddiası ise tüm bu açıklamalar sonrasında tartışma konusu bile olamaz. Operasyonun hukuka uygun olduğu iddiası ile uzaktan yakından ilgisi olmayan, yolcuların, izin verilmesi halinde gemilerin İsrail egemenlik alanına girdiği anda saldırı gerçekleştirebilecek durumda olduklarını ima etmekten başka bir amaç taşımadığı söylenebilecek bu iddia açıkça mesnetsizdir.
Ve sonrası...
Operasyonun dramatik sonuçları ise uluslararası topluluğu harekete geçirmiştir. Topluluğun harekete geçmesi sonucu yaşanan hukuksal gelişmeler ise şunlardır: a) BM Güvenlik Konseyi’nin ‘kınama’ bildirisi ve soruşturma çağrısı, b) NATO’nun ve AB Komisyonu’nun kınama bildirileri ve soruşturma çağrıları, c) BM İnsan Hakları Konseyi’nin ‘kınama’ bildirisi ve soruşturma komisyonu oluşturulması kararı.
a) Türkiye’nin yoğun baskısı ile resmi tatil olan bir günde olağanüstü toplantıya çağrılan BM Güvenlik Konseyi, ‘Başkanlık Açıklaması’ niteliğinde bir kınama yayınlamış, uluslararası standartlara uygun bir şekilde adil, tarafsız, güvenilir ve şeffaf bir soruşturma yapılması çağrısında bulunmuştur. Bu açıklama bir Güvenlik Konseyi Kararı (Resolution) değildir; kayıtsız kalınmadığını gösterme amacı taşıyan, operasyonun hukuk ihlali olduğunu tespit eden ve kurumsal bir yapı eliyle soruşturma davetinde bulunan bir bildiridir. Sonraki adımları meşrulaştırma amacı taşır. Ancak yaptırım mekanizması öngörmez.
b) NATO’nun ve AB Komisyonu’nun Güvenlik Konseyi’ne paralel olarak yayınladıkları kınamalar ve soruşturma çağrıları da siyasal nitelik taşıyan, pozisyon belirten, hukuk ihlali tespitini paylaşan ve kurumsal bir soruşturma davetinde bulunan bildirilerdir.
c) BM İnsan Hakları Konseyi’nin kınama bildirisi ve soruşturma komisyonu oluşturulması kararı ise Güvenlik Konseyi’nin daveti üzerine somut kurumsal bir adım atılması anlamını taşır. Ayrıca alıkonulan sivillerin derhal salıverilmesi ve Gazze ablukasının kaldırılması talepleri, İsrail’in süregelen ihlallerinin tespiti ve son verilmesi davetidir. Karar uyarınca Konsey, bir inceleme başlatarak uluslararası sorumluluk kurumunu harekete geçirmeye çabalamaktadır.
d) Yurttaşları hayatını kaybeden devletler ise büyükelçilerini çekmişlerdir.
Kısaca özetlenen bu hukuksal iddialar ve güdük yaptırım çabaları, hiyerarşik küresel sistemin efendilerinin aşkın konumlarını tekrar tekrar tespit ve teyid eder niteliktedir. Bir başka ifadeyle söz konusu gelişmeler, hiçbir hukuksal çerçeveye riayet etmeyen, etmemesi halinde herhangi bir etkin yaptırımla karşılaşmayacağını öngören zorba bir devletin başta sözü edilen gize dahi ihtiyacı olmadığının bağıra bağıra beyanı, sorumluluk bağışıklığının oluru, siyasal olarak yanından dahi geçilemeyen adaletin, liberal bir perspektifle hukuka tahviline dahi izin vermeyen çıplak hakikatidir.
Burada önemli olan ölen sivillerin yurtları, kimlikleri vs.den çok ‘kararın normdan türemediğini, aksine norma aşkın olduğunu’ şiddet(iy)le görmek istemeyen göze dahi görünür kılan tiranik düzenin artık gizlemeye dahi ihtiyaç duymadığı tutumudur. Hukuksal giz, zaman ve kaynak israfıdır ne de olsa.
Ozan Değer
AÜ Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Araştırma Görevlisi
- Yorum yazmak için giriş yapın veya kayıt olun
