Marksist Demokrasi Teorisine Katki - (10) - Demokrasi ve Gerçek Tarih

Yaşadığımız dünyanın iğrençliğini, sefaletini, rezaletini kavrayabilmek için bu dünyaya hayal gücünün aynasından bakmak gerekir. Bu aynayı bize yaşanmış bir uzak geçmiş ve yaşanması olası bir şimdi verebilir

Yaşanmış uzak geçmiş, bütün insan toplumlarının bir zamanlar yaşadığı sınıfsız toplumun dünyasıdır. İnsan bu özlemi Cennet olarak, bu günkü dünyanın iğrençliğini kavrayabilmek ve umut ilkesini koruyabilmek için, yaşatagelmiştir. Sınıfsız toplumu ve insanlığın çocukluğunu sembolize eden masum ve bilgisiz ve de dolayısıyla günahsız insanın, Adem ve Havva'nın cenneti ile (ki o zamanlar cehennem de yoktur); uygarlığın yaratığı, ölümden sonra gidileceğine inanılan, sınıflı toplumun, padişah saraylarına benzeyen, bir çürümeyi sembolize eden; bir hayal gücünden yoksunluğun ifadesi olan; gerçekliği hayalin yerine geçiren, hurili, gılmanlı, kevser şaraplı ve de sultanların zindanları gibi cehennem korkulu cenneti birbirine karıştırmamak gerekir.

Masumiyetin ve günahsızlığın cenneti, o ilkel sosyalist toplumlar, bu gün bile bizlerin nasıl insanlıktan çıkmış olduğumuzu kavramamızın ölçülerini sunmaya devam eder. Bu nedenledir ki, vülger Marksistlerin aksine, bütün büyük Marksistler, modern toplumun eleştirisinde onu bir ölçü olarak almakla kalmazlar, benzer eğilimleri ifade eden romantik eleştiriyi hayranlıkla kabullenirler. Kapitalist toplumun sefaletinin en başarılı tasvir ve eleştirilerini genellikle muhafazakar ve gericilerin (Balzac gibi) yapması bir rastlantı değildir. Ancak, ilerlemenin ve kapitalizmin zaferlerinin kör hayranları bu eleştirinin değerini kavrayamaz.

Ne var ki, gerçekliğin sefaletini kavramak için gerekli ışığı bize, sadece uzaklarda kalmış bu geçmişin dünyası değil; yaşanması olası bir dünya da sağlayabilir. Bu olmadan da, gerçek tarihin yalpalama ve geri gidişleri; "ilerlemedeki gerilemeler" kavranamaz. Bunun için de, tarihi dümdüz giden zorunlu bir süreç olarak değil, olası tarihlerden biri olarak kavramak gerekir. Ancak böylece içinde yaşadığımız tarihin, akıl ve insanlık dışılığı kavranıp, ona yüksek bir tepeden bakılabilir.

Yaşanan tarih yaşanması olası tarihlerden sadece biridir. Bu tarihin yaşanması mukadder değildir.

İnsanlığın bütün problemleri gibi demokrasi sorununun da paradoksları son duruşmada gelir yaşadığımız tarihin kör düğüm oluşunda toplanır. Nedir tarihin bu kör düğüm oluşu? Bunu bir analojiyle açıklamayı deneyelim.

Devrim, o güne kadar bağrında gelişilen koşulların, gelişimin önünde bir engel olması ve bu engel haline dönüşen kabuğun çatlatılmasından başka bir şey değildir. Bu nedenle, her doğum bir devrimdir, bu nedenle Marks devrimden sık sık bir doğum analojisiyle söz eder.

Ama doğadan da biliyoruz ki, bir çok doğum gerçekleşmez, yeni olanın gücü o güne kadar içinde geliştiği kabuğu parçalamaya yetmeyebilir. Örneğin, bir çok durumda, küçük yavrular yumurtanın kabuğunu kıramaz. Veya bazen havsalanın darlığından doğamaz. Bu takdirde ana da çocuk da ölür. Evren aynı zamanda doğamamış yıldızlar mezarlığıdır da.

Ya da bazen bebek "ters gelir", ayakları önde gelir, bu takdirde bebeği çevirmek gerekir. Çevrilemez ise, çocuğun da annenin de hayatı tehlikeye girer.

Marks, sosyalizm çocuğunun normal bir doğumla, yani başı önde yani öncelikle gelişmiş ülkelerdeki devrimlerle, dünyaya geleceğini umuyordu. Burjuva devrimlerinin batı Avrupa'da o sıralar dünyanın en gelişmiş ülkelerinde gerçekleşmiş olması böyle bir beklentiyi besliyordu muhtemelen. Sosyalist devrim gelişmiş ülkelerde olsaydı; veya örneğin Rusya gibi geri bir ülkede olan Ekim devrimi daha sonra ileri ülkelerdeki devrimle desteklenseydi, bu insanlık tarihi ve sosyalizm çocuğunun dünyaya gelmesi bakımından normal bir doğuma karşılık düşerdi.

Ne var ki, sosyalizm çocuğu dünyaya ayakları önünde geldi ve başının öne geçeceği bir durum almadı, yani ileri ülkelerde sosyalist devrimler olmadı. Hatta tersine, sosyalist devrimler, Ekim Devrimi'nin Rusya'sından bile daha geri ülkelere yayıldı. Ayakları önde geliş iyice geri döndürülemez bir özellik kazandı.

İşte çağımızın bütün yanılsamaları ve paradokslarını yaratan bu sosyalizmin ters gelişinden başka bir şey değildir. Bu ters gelişi tek olası tarihmiş, yaşanması zorunlu tek tarihmiş gibi görmek, yaşanan tarihin insanlık dışılığının kavranmasını engeller. Normal bir doğumun hayali olmadan bu günün tarihini ve karşımıza çıkan sorunları kavramak olası değildir. Bu gün bizlerin bütün enerjisini, dikkatini alan sorunlar, karşılaştığımız içinden çıkılmaz gibi görünen paradokslar, hepsi son duruşmada bu ters gelişin yarattığı komplikasyonlardan başka şeyler değildir.

Bir an için normal bir doğumla sosyalizm çocuğunun dünyaya geldiğini var sayalım. Yani, örneğin, Ekim devriminin yirmilerin başında bir Alman devrimiyle, o olmadı yirmi altıda bir İngiliz devrimiyle, o olmadı yirmi dokuzun bütün gelişmiş ülkeleri saran buhranının yol açacağı yeni bir Alman veya Amerikan devrimiyle, o olmadı otuzlar Fransa veya İspanya'sının devrimiyle desteklendiğini var sayalım.

Böyle olsaydı, bu sosyalizm  bebeğinin dünyaya başı önde gelmesi bizlerin hayatını kaplayan bütün sorunları yok ederdi. Demokrasi, eşitlik ve refahın bir arada bulunuşunun çekiciliğinin insanlığın yolunu nasıl açacağını kavramak için, kapitalizmin bu günkü eşitsizlik ve bir parça demokrasiyle bile nasıl bir çekim gücü oluşturduğunu görmek yeter. Bu, kısa zamanda, bütün dünyanın sosyalist olması demek olurdu. Bu örneğin son elli yıla damgasını vurmuş ulusal kurtuluş savaşlarının hiç var olmaması demek olurdu. Bu bugün, açlığı ve yoksulluğu yenmiş, savaşların olmadığı, isteyenini istediği yere gidebildiği, bambaşka, artık hayal etmeyi bile unuttuğumuz başka bir yaşam tarzının ve değerlerin dünyası olurdu.

Nasıl ulusal kurtuluş savaşları ve demokratik devrimler olmayacaksa, bunların ortaya getirdiği, bu gün bütün tartışmaları dolduran sorunlar da olmazdı. Bu yazı serisinde sürekli dikkati çektiğimiz paradokslar:  Demokratik hareketlerin anti demokratikliği, zengin ülkelerin demokratikliği; demokrasinin azınlığın  egemenlik aracı olamayacağı; ama ezilen çoğunlukların demokratik rejimler kurmamaları; yani ezilenler ve demokrasi arasındaki bu günkü kopukluk olmazdı. Devrim, demokrasi, refah ve sosyalizmin,  insanları şimdi şaşkına çeviren bu günkü karşı karşıya gelişleri; bu yazı serisini tartıştığı sorunlar olmazdı.

Demokrasi konusundaki paradoksların sırrına yaşanan tarihin anlaşılmasıyla varılabilir; yaşanan tarih ise; yaşanabilecek tarihlerin aynasında anlaşılabilir.

27 Ağustos 2000 Pazar