“Savaş”a ve “Barış”a Tahrif Edilmemiş Bir Bakış Denemesi

Bu ülkede yaşayan insanların, bilhassa son 12 yıllık süreç boyunca “kanın –tekrar- akması” veya “çatışmaların tekrar başlaması” ile kast ettiği şey nedir?

Daha yalın ifade etmek gerekirse ülke insanının “savaş”tan ve “barış”tan anladığı şey nedir?

Geçen gün Diyarbakır’da AK Parti’ye yakınlıkları ile bilinen ve muhafazakâr olarak algılanan STK’ların bir kısmının “PKK’ye Ateşkes Çağrısı” yapması ve kanın tekrar akmaya başlamış olmasından ötürü duydukları rahatsızlıklarını beyan eden basın açıklamaları bende “iktidar” ile “algı” arasındaki ilişkinin toplumumuzun kimi mahfillerinde ne kadar derinden işlediğini tekrar hatırlattı.

PKK –tekrar- ateşkes ilan ederse ne olur? Şunlar olur:

TSK son on iki yıl boyunca yaptığı gibi “ateşkes” kararlarına karşı orduyu örgütün üzerine göndermeye, sınırın içinde ve dışında teröristleri “inlerinde” vurmaya, parçalanmış gerilla cesetlerini ailelerine göndermeye devam edecek.

Sonra “neden ateşkes tek taraflı işliyor” diye sokakta günlerce gösteri yapan halka güvenlik birimleri müdahale edecek, çoğu çocuk 13 kişiyi öldürecek, başbakan “bu olaylara gözünüzü kapatın, gereken ne ise o yapılıyor” diyecek, sonra “terör uzmanları” aklın varabileceği en uc noktasına değin “komplo yorumları”nda bulunacak, AKP bunun “Ergenekon kışkırtması” olduğunu iddia etmeye çalışacak, AKP’ci medya bol bol bu minvalde haber servisi yapacak, Mehmet Metiner gibi Kürt aydınlar ekranlarda boy göstermeye devam edecek, sermaye erbabı ülkenin güven ve huzurunun bozulmasından müşteki olacak, Türk medyası “sokakların yine savaş alanına döndürüldüğünü ve çocukların yine ön saflara atıldığını” iddia edecek,

Gösteriden sonra tutuklananlara 15’er yıl hapis cezaları verilecek,

Her gün onlarca kişi gözaltına alınmaya devam edecek, bu gözaltıları kınamak bile gözaltına alınma sebebi sayılacak,

Başbakan ülkenin güven ve huzuruna kast eden bu mihrakların asla amaçlarına ulaşamayacağını aslanlar gibi haykıracak, açılımdan taviz verilmeyeceğini bir kez daha vurgulayacak,

Azadiya welat gazetesi Genel Yayın Yönetmeni tüm dünyanın gözü önünde 166 yıl hapis cezası alacak.

Sonra PKK tekrar ateşkesi bozacak.

Ben son 12 yılda bu filmi üç kez izledim. Ne öneri değil mi ama? Sizce de artık hepimizin “PKK’ye ateşkes çağrısı”na dudak bükerek bakma hakkımız yok mu?

Bundan üç yıl önce bir köşede “PKK’ye Ateşkes Çağrısı Yapmanın Anlamı” üzerine bir yazı yazmıştım ve ne yazık ki o zaman da benzer şeyler söylemiştim.

Bütün sorun “barış” ve “savaş”ın söze konu geniş ülke çevrelerinde nasıl algılandığı ile alakalı.

Şu soruyu sorma hakkımız var: Siz ne zaman “kanın akmaya başladığı”nı, “çatışmaların tekrar başladığı”nı iddia etmeye başlıyorsunuz?

Açık konuşalım, güvenlik güçleri hayatını kaybettiği zaman.

Yani güvenlik güçleri hayatını kaybetmediği sürece ister her gün dağdan on ceset gelsin, 2 bin değil 20 bin kişi daha ıvır zıvır sebepler ile içeriye atılsın, gösteride taş attığı için 15 yaşındaki Berivan’a 15 yıl hapis cezası verilsin; “barışçıl” bir ortam var!

Galiba dünyada “barış” ve “ateşkes”in; savaşan iki tarafından sadece birinin inisiyatifi ile tanımlandığı tek ülke burası. Yani “barış”; güvenlik güçlerinin kanının akmaması, “ateşkes” de “PKK’nin ateşkes ilan etmesi”dir. Yani burada savaşın bir tarafı olarak PKK’ye karşı savaş “savaş” değil, TSK’nın operasyonları da “ateşkes”ten varsayılır.

Peki siz Hümanist, Demokrat, Müslüman, Enternasyonalist, Anarşist insanlar olarak; bu vaziyet size tuhaf gelmiyor mu?

Eğer geliyorsa, PKK’nin ateşkes ilan etmesinin hiçbir anlamının olmadığını/olamayacağını neden göremiyorsunuz? Bu lanet döngü ile daha ne zamana kadar yaşamaya icbar edeceksiniz bizi? Siz “Müslümanlar/İslamcılar”; İslam’ın peygamberi size bunu mu öğretti? Size barış elini uzatanlara siz gidin savaşın mı dedi? Size karşı ateşkes ilan edenlere siz savaşmaya devam edin mi dedi?

Bizim bildiğimiz, “barış”ın da “ateşkes”in da çift taraflı olduğudur.

Peki siz bu tutum, algı ve önerileriniz ile farkında olmadan PKK’ye ne kadar “erdemli” bir pozisyon yüklediğinizin farkında mısınız? Veya daha açık ifade edelim, bari önerdiğiniz bu şey, muhatabınız olan örgüt tarafından icra edilirse hakkını teslim edebilecek misiniz? Neden erdemli tutumlar hep ezilen sınıflardan ve halklardan talep edilir? Neden ezilen halkların ve sınıfların erdemli olma, acıma, merhamet etme gibi özellikler ve hasletler taşıması gerekiyor?

Neden ezilen halkın dağdan inen cenazelerine sadece onlar ağlıyor da, “efendi gücün” cenazelerine bütün bir insanlık olarak ağlamak zorunda bırakılıyoruz? Neden efendilerin “huzur”u kaçtığında bütün ülkenin huzuru kaçmış oluyor da ezilen halkın zaten hepten kaçık olan huzuru kimseyi rahatsız etmiyor?

Benzer retorik “saldırı” ve “savunma” üzerinden de icra edilmektedir.
Benim bildiğim, Kürtler, bilinen tarihlerinin hiçbir döneminde başkalarının elindeki toprağa göz koymamış, başka topraklara hükmetmeyi düşünmemiş, başka halkları asimile etme, dillerini yasaklama, onlara rağmen onlar adına hükümferma olma, onları elindeki iktidar aygıtları ile tek dil ve tek vatan, tek bayrak totaliterizmine boyun eğdirmeye çalışmaya vs. yeltenmemiştir.

Kürtler bilinen yakın siyasal tarihlerinin tamamında “savunma” durumundadırlar ve aynı pozisyon yakın zamandaki Kürt örgüt ve yapılanmalarının tamamı için geçerlidir.

Sonuç olarak; bu ifade ettiklerim gerçekten barış ve gerçekten ateşkes için düşünülmesi ve anlaşılması gereken hususlardır. Yani bu not; bir siyasal angajman durumu olarak yorumlanmayı göze alarak yazıldı; böyle bir şey olmasa da.

Kendi adıma; bu durumu temin etmeyen her türlü gayretin, bizi gerçek ile buluşma imkânlarından yoksun bıraktığını düşünüyorum. Bence barışın gerçek zeminine işaret etmek hepimizin görevi.

Hep beraber biz bize acıyalım, hep beraber biz bize ağlayalım, hep beraber biz bizi sevelim, hep beraber yaşayalım.