Dost, Dost, İlle Kavga…

Enver Gökçe’nin “Dost” şiirinin sözlerindedir bu mısra, ama şiir davam eder “Düşmanlar selam ister / Gözden, gezden, arpacıktan!” diye.

Sacayak dergisinin uzatmalı birinci yılını tamamladığımız bu sayı, tam da bu sözleri yenilemenin zamanı. Bir kez daha mali yokluk ve destekten yoksunluk bizi bir yayın çalışmasını daha durdurmaya zorluyor. Bu sayı aynı zamanda, Sacayak’ın şimdilik son sayısı olacak.

Ama dostlarla birlikte yürünecek kavga ille de sürüyor. Gezden, gözden, arpacıktan selam yollanacaklar da aynı pervasızlık ve küstahlıkla karşımızda duruyor. Yine Enver Gökçe’nin dizeleriyle, “Zincirin, zulmün kâr etmediği, / Kırbacın kâr etmediği / Büyük tahammül!” demekten başka sözümüz yok.

Görüşlerimizi oradan ya da buradan duyurmaya çabalamaya devam edeciğiz elden geldiğince.

Alevilik-Bektaşiliğin derlenmesinin ancak ve ancak Hacı Bektaş Veli Dergâhı çevresinde olabileceğine inanların bir yayın organı kapanıyor, ama bu istem öylesine güçlü ve tarihe kök salmış bir görüştür ki yine çatlağını bulup tüm Alevi-Bektaşilere, onların üzerinde de bu dünyaya insan olmaya gelenlere seslenmenin yolunu bulacaktır. Bundan eminiz. Hep birlikte yaşar görürüz.

Gider ayak son günlerde yaşananlar, özellikle CHP cenahında olanlar, Alevi-Bektaşi solunda bir akıl tutulmasına yol açtığı için son dönemde nelerin yaşandığına hızla bir bakmakta ve yorumlamakta fayda var.

Anayasa Değişikliği Derken Kündeye Getirilen AKP

AKP, son zamanlarda adına “demokratik açılım” dediği siyasetini taçlandıracak bir Anayasa Değişikliği Yasası hazırladı. Bu kanunun Meclis’ten geçirecek yeterli oy sayısı olmadığı için Temmuz ayı ortalarında hızlıca yapılacak bir referandumla kabul ettirmek için hazırlığa başladı.

Yüce ve bağımsız Yüksek Seçim Kurulu kendisine verili görevi layıkıyla yerine getirerek, “sürat felakettir” deyip AKP’nin bu hızlı referandum beklentisini boşa çıkarttı. Bilmem hangi tarihte seçimlerle ilgili çıkmış bir yasayı “yorumlayıp” referanduma uydurarak, referandumu Eylül ayına atıverdi.

Birkaç hafta geri atmanın ne önemi var ki demeyin, Türkiye’nin asker-sivil bürokrat vesayeti altında yürüyen seçimli siyasetinde bu süre bazen tahminlerden çok uzundur.

Bu süre öyle uzundur ki, örneğin milliyetçi-mukaddesatçı-ırkçı-faşist-kemalist-sosyal demokrat CHP, derhal yasanın iptali için Anayasa Mahkemesi’ne başvurdu. Referandumda kabul edilmeden yasalaşmış sayılamayacak bir yasaya nasıl dava açıldığı bile anlaşılamadan, yüce ve tam bağımsız yargımız bir an bile ziyan etmeden bu başvuruyu kabule etti ve Anayasa değişikliklerini “şekilden inceleme” yandan çarklı vapuruyla “esastan incelemeye” girişti.

Bu süre öyle uzundur ki, ortalığa dökülüveren bir porno kaseti bahanesiyle CHP’nin sarsılmaz ve yıkılmaz başkanı en yakın çalışma arkadaşları tarafından paldır-küldür devriliverdi. “Düşmez kalkmaz bir…” demeye kalmadı “Kızılbaş Alevi ve de Es-seyid” Kemal Kılıçdaroğlu, başsız deve gibi kalmış CHP’nin başına geçirilen takma kelle oldu.

Tüm “devletçi ve devletten geçinen basın” bu kelle takma ile birden bire CHP’nin oylarının artıp AKP’nin önüne geçtiğini ve gelecek erken seçimleri silip süpüreceğini bizlere haber vermeye başladı. AKP hükümetinin ve belki de AKP’nin sonunun geldiğine halkımızı inandırmaya girişti. CHP mirasını paylaşmaya hazır akbaba partiler çalınan “yat” borusunu duyunca derhal hizaya geldi ve de Kılıçdaroğlu’nun CHP’sinin peşinde koşuşmaya, katılmaya, birlik edebiyatına başladı.

Bugün bir seçim olsa ne olur bilinmez, ama hesapların referandumda AKP’nin yenilgisi, olmazsa Anayasa Mahkemesi’nde Anayasa değişikliklerinin reddi ile sonbaharda bir erken seçime göre yapıldığı artık iyice belli oldu.

AKP’nin Karşı Hamlesi: Uluslararası Destekli İran ve Mavi Marmara

CHP tek başına gelemezse MHP-CHP koalisyonu olsun diye erken seçime hazırlanan devletçi ve devletli güçlere karşı AKP’nin atağı uluslar arası alandan geldi. İki adım çok gürültü kopardı. Biraz geç olsa da AKP hükümeti Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi Üyesi Brezilya ile birlikte, bir süre önce ABD’nin nükleer yakıt konusunda İran’ın vermesini istediği tavizlere ve yapmasını istediği uzlaşmaya İran’ı ikna ettiler. Bunu Güvenlik Konseyi toplantısından kısa bir süre önce gürültülü bir şekilde duyurdular.

Ama zaman geçmiş, altından akan sular uluslararası ilişkiler dolabını döndürmüştü. Artık istenmeyen bir işi son anda yapmış olmanın kimseye kazandıracağı izci puanı bile yoktu. Amerika’nın artık istemediği bir uzlaşmayı sağlamış olmanın cezasını Güvenlik Konseyi’nde Amerika’ya karşı oy kullanmak zorunda kalarak çektiler.

Ama ülke içinde İran’ı nükleer yakıtlarının bir bölümünü Türkiye’ye göndermeye ikna eden ve ABD’ye kafa tutan AKP imajı referandum ve seçimlerde AKP oylarına birkaç puan ekledi.

İkinci adım AKP’nin, kendisinin de daha sağındaki İslamcıların kuzu postunda kurt usulü yardım gemisi Mavi Marmara ile İsrail’in Gazze Ablukasını kırmaya girişmesine göz yumması oldu. Böylece, hem siyasi İslamcılığın Filistin’de ikiz kardeşi olarak gördüğü Hamas’a çaktırmadan destek çıkmış oldu, hem de açıktan kendisi bu girişimi yapma sorumluluğunu üstlenmemiş gibi göründü.

İsrail’in eli kanlı faşistleri gemiye saldırıp, direnenleri katledince, AKP hükümeti dünya çapında yükselen nefret ve lanetlemelerin üzerine oturma fırsatı buldu. Kendini ezilmiş halkların dostu, ezilen Müslümanların kardeşi gibi gösterme fırsatını iyi kullandı. Ülke içinde muhafazakâr-mukaddesatçı, hatta bir kısım milliyeti oyu kendi terkisine aktardı.

AKP sadece dışa yönelik babalanmalara içte toplanacak destekle seçim gemisinin yürütülemeyeceğini bildiği için bir yandan Kılıçdaroğlu tehdidine karşı kendince önlemler almaya başladı. TRT’nin aylık Tele Vizyon dergisi, Kılıçdaroğlu’nun isyancı bir Kızılbaş-Kürt aileden geldiğini, SSK Genel Müdürü olduğu dönemde Batı Çalışma Grubu raporlarında hakkında Alevi-Kürtçü-PKK’lı dendiğini öne süren bir de habercik yayınlayıverdi.

Dağdakileri İndirecek Kürt “Açılımı” Ovadakileri İçeri Tıktı

AKP’nin bir süredir diline pelesenk ettiği açılımlar dizisinin bir yere varmayacağı gören gözler için daha baştan belliydi. Ermeni, Alevi, Kürt açılımlarına karşı kendi oy tabanı da içinde olmak üzere milliyetçi-mukaddesatçı-devletçi koradan yükselen tepkiler kaşsında geri adım attığı bunların hepsinden vazgeçip “demokratik açılım” sözcükleri ardında sipere yatmasında bir kez daha görmeyen gözlerin gözüne batırılmıştı. Demokratik açılım diyerek de kıtıpiyos bir Anayasa değişikliğini gündeme getirmekle kendini sınırlamıştı.

Ermeni “açılımı”nın Dağlık Karabağ ve Azerbaycan engeline çarpıp ortalığa saçılmasıyla Türkiye’nin ABD’de geleneksel Nisan endişesi olan “soykırım” deme/dememe krizi gündeme geldi. Bu yıl kıl payı atlatıldı. Ancak Ermenistan ile gidilebilecek yolun sonu göründüğü için bir sonraki yıl ABD Başkanı’nın ne diyeceği şimdiden AKP kurmaylarının uykularını kaçırmaya başladı.

Alevi “açılımı”ndan çıka çıka Madımak Oteli binasının kamulaştırılması için para çıktı. Ama sonra ne olacağı hala meçhul. Açılımdan bir de TRT’nin kendi yandaşlarına para dağıtmak için kurdurduğu taşeron firmalar eliyle bizim saygın ozanlarımıza yaptırdığı, içine dinci ve milliyetçi görüşlerin sızdırıldığı programlar çıktı. Açılımdan bir de Alevilik içindeki Truva Atları ile Alevi boyası çalınmış birkaç seminer-sempozyum müsveddesi çıktı. Asimilasyonu-inkârcı-imhacı görüşler “bilimsel çalışma” diye yutturulmaya çalışıldı.

Ne var ki en önemlisi AKP “Kürt Açılımı”na giriştiğinde Kürt özgürlük hareketinin açtığı barış ve demokrasi kredisini çok çabuk tüketti. Anayasa paketinde Kürtlerin hiç bir istemi yer almadığı gibi barış ve “ovada siyaset” derken, dağdan inenlere Kürt halkının yaptığı görkemli karşılama AKP’nin yelkenlerindeki rüzgarı alıverdi. Yeniden eskiye dönüldü, hem ovada siyaset yapanlar hem de barış elçisi olmak için dağdan inenler tutuklanıverdi. Polise taş atan Kürt çocuklarını mahkemelerde süründürmekle yetinmediler, bir de uzun süreyle hapishanelere tıkıverdiler. Sudan gerekçelerle DTP kapatıldı, yerine kurulan parti ile AKP’nin yıldızı barışmadı. Şube yöneticileri, seçilmiş belediye başkanları ve diğer siyasetçiler tutuklandı ve bu tutuklama kampanyası yoğunlaşarak sürdürüldü. Bu süreç sonunda başka almaşığı kalmayan Kürt özgürlük hareketi yeniden silaha sarıldı ve askeri operasyonlar, çatışmalar başladı.

AKP hükümeti bu çatışmaları dış kaynaklı gösteren eski milliyetçi edebiyata sarılmaktan başka yol bulamadı. Açık söylenmese de yabancı güçlerin ABD ya da İsrail’in “Taşeron”luğu yaptıkları söylemi bu eski ağızların yeni biçiminden başka bir şey değildir.

Buna eklenen tek “yenilik” eskiden sünnetsiz, gavur, Ermeni tohumu diye adlandırılanların, bugün aslında Alevilerin kontrolü altında olduğunu öne süren Vakit gazetesinin asparagas haberi oldu.

Türkiye’nin Gerçeği: Ya Demokrasi Ya Faşizm İkilemi

Türkiye ne denli değişirse değişsin, kolayca değiştiremeyeği tarihsel bir ikilemle karşı karşıyadır: Türkiye’de liberal-demokrat ya da sosyal demokrat çözümler geçicidir. Orta derecede gelişmiş kapitalist bir ülke olan Türkiye son yıllarda emperyalistleşme adımları atsa da, kapitalist ülkeler hiyerarşisinde bir kaç basamak üste çıkmış olsa da bu ikilem değişmeden Türkiye halkının önünde durmaktadır. Ya demokrasinin yolu açılacak ya da faşizm günlerinin en koru karanlığı bir kez daha bu ülkenin üzerine çökecektir.

Türkiye burjuvazisi Türkiye’de demokrasinin önünü açmaya gücü ve isteği olmadığını son olaylarla bir kez daha göstermiştir. Türkiye emekçi halkının her istemini reddetmeye odaklı kerhen vermek zorunda kalmış olduğu hakları da geri almaya niyetli Türkiye burjuvazisi yargısı, askeri, polisi ile bir kez daha demokrasiden vazgeçme hazırlığı içindedir.

Bu süreçte MHP’nin “idam cezasını geri getirelim” söylemi ,“olağanüstü hal” istemi islamcı-liberal Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun “Kudüs’te namaz kılacağız” söylemi aynı kapıya çıkmaktadır.

Uzlaşmaz çelişkilerin keskinleştiği bu ortamda başına takma kelle geçirilmiş sosyal-demokrat görünümlü siyasi hareketin, milliyetçi-ırkçı-otoriter devlet yanlısı faşist-kemalist görüşleri öne çıkacaktır. Kılıçdaroğlu operasyonu bunun hazırlığıdır. Gizli-açık milliyetçi görüşlerle hastalıklı Türkiye solunun geniş bir bölümü bu gerçeği gizlemeye yardım eden bir incir yaprağı haline gelmektedir.

Bu ortamda yapılacak bir referandum, Anayasa değişikliklerinin Anayasa Mahkemesinde reddi, ardından gelen bir seçim ve yükselen çatışma ortamı ile üst üste düşecek bazı uluslararası gelişmeler, örneğin İran ve İsrail’in yeni bir savaş ortamını körüklemesi ülkeyi bir anda bir gericilik dalgasının kaplamasına yol açabilir.

Bu sürecin paralelinde kendi dertlerine düşmüş ve olaylara dar siyasi çıkarlarla bakan demokratik Alevi-Bektaşi hareketi sessiz ve tavırsız kalmıştır. Bir iki cılız açıklama dışında somut bir adım atamamıştır. Sivas’ta yapılması planlanan yürüyüş, önümüzdeki günlerin sorunlarına ışık tutacaktır. Herkesin anlaması gereken şudur: Ya hep birlikte, omuz omuza demokrasi kavgası ya da faşizm.

Sacayak dergisinin 12. Sayısı için tıklayın: http://issuu.com/sacayak/docs/sacayak_sayi12_renkli

Sacayak_Sayi12_Kapak.jpg