Savaş ve Spor Arası İlişkiler Üzerine
MÖ. 800'lü yıllardan beri sistemli olarak tekrarlandığını bildiğimiz, günümüzde ise her dört yılda bir yapılan Olimpiyat yarışmaları, tarihi binlerce yıl geriye giden bir “kardeşleşme”, “barış sağlama” kurumuydu.(1)
Olimpiyat oyunlarının doğuşunun incelendiği bir yazıda bay R. Robin söyle demişti:
"Atletizmin kaynağını araştırmak gereksizdir. Koşmak, atlamak, fırlatmak yaşamı anlatır... ve fiziksel bir aktivitenin özünü oluşturur."
Evet, evet, işte hepsi bu kadar!
Elle tutulur olgulardan kaçmak bakımından bay Robin sadece biraz ileri gitmiş olsa da ortalama bilim çevrelerinin genel bir ruh halini yansıtan bu tür sözler özet bir tavırı ifade ediyor. Fakat burada söz konusu olan, canlılarda bir 'fiziksel aktivite' olup olmadığı konusu değildir ve konuyu böyle sunarak bir çözüme ulaşmış sayılmayız. Bu tur yavan sözler, sadece, konu üzerinde gösterilmesi gereken çabaların zorluğundan ve ulaşılacak sonuçların olası büyüklüğünden kaçmak anlamına geliyor.
Turuva'nın önünde, bir yandan savaş sürerken, öte yanda, Skamandros-Menderes nehrinin düz yeşilliğinde, karşılıklı diz çökerek oturan ve savaşan iki 'ordu'nun iki temsilcisinin düellosunu barış içinde izleyen insan; ertesi gün savaşmak üzere ölülerine cenaze töreni yapmak için savaşa ara veren insan, orada, kendi namına sembolik savaşları organize ediyor; ölme ve öldürmenin en aza düşmesi için çabalıyordu.
San Francisco Chronicle'de, “… 'Giysi', olimpiyat ruhuna ve doğasına aykırı…” diye yazan bay Charles Burress, eski Yunan Olimpiyat geleneğindeki 'çıplak yarışmaci'lığın anlamını irdelemeye çalışırken, konuyu, hiç olmazsa bir parça, insan bilim alanına doğru taşımaktadır.
(2)
Bununla birlikte, Bay Stephen Miller'in :
"Çıplak yarışmak, Eski Yunan’ın gelecek nesillere en önemli miraslarından biri olan demokrasinin gelişmesine de yardım etti. Çıplaklık, 'sınıf' ve 'ayrıcalık' işaretlerini siliyordu. Demokrasinin gelişeceği, gerçekleşip başarılı olacağı zemini herseyden önce Yunan atletizmi sağladı."
biçimindeki sözleri de, konuyu tam olarak açıklayamaz.
Eski savaş geleneklerinin, barışçıl gösterilere dönüştürülmesini hedefleyen Olimpiyat yarışmalarının çıplaklığı, her şeyden önce, farklı siteler arasındaki kardeşleşmeyi sağlamak isteyen farklı toplum birimlerin simgelerinin (giyim kuşam biçimlerinin) ortadan kaldırılmasının işaretiydi. Bu nedenle eski Olimpiyat çıplaklığı,"sınıf ve ayrıcalık işaretleri”nden önce, farklı toplum birimleri belirleyen işaretlerin 'silinmesi'ne yönelikti.
Her biri farklı bir site'den ('toplum biriminden') olan atlet, tepeden tırnağa, toplum birimsel aidiyet
sembollerinden arınmalı, sandaletine değin, her türlü simgesel belgiden kurtulmalıydı. Parıldıyan zeytinyağı da, “vücudun gereksinimi” ile ilgili değildi. Zeytinyağı, kiliselerde hala bir kutsal ayin aracı; “zeytin dalı” ise kutsal barış sembolü ( bazen da Palmiye veya Araplarda Hurma) ise, atlet, işte bu nedenle bu somut yağ ile 'arındırılıyor' yani vakfediliyordu.
Bu tür ürünleri, bir öteki toplum birimine vermekle yükümlü olan toplum birim bakımından zeytin, palmiye veya hurma’nın kutsiyeti, böylece, 'kurtarıcı' olmalarındandı. Bunların ötekilere verilmesiyle sağlanan barış ortamından ötürü de, zeytin, palmiye, iğde, hurma veya elma, “barış ağacı”, “barış dalı”, “barış çubuğu” olarak değerlendirilmeye başlanmıştı.
Kazanan atletin başına takılan bir Defne dalı veya 'sebze, meyve' sembolünün bugün bir anlamı olmasa da; bu nedenle tarihte, çok önemli idi.
Çıplaklığı, sınıf ve ayrıcalık (ama hangi tür ayrıcalık!) işretlerinden arınma ve demokrasi geleneği alanında değerlendirmeye çalışan Bay C. Burress, o sıradaki eski Yunan toplumlarında üstün bir yeri olan kadının, bu olimpiyatlara katılmasının neden yasak olduğunu ve hatta böyle bir davranışın neden ölümle cezalandırıldığını açıklamaya çalışmamıştır. Eğer bunu yapsaydı, olimpiyatların doğrudan savaş geleneğine dayandığı gerçeği ile büyük olasılıkla karşılaşacaktı. Gerçekten de Olimpiyatlar ile demokrasi arasındaki doğrudan bağ, kadın cinsini olimpiyat seyircisi bile kabul etmemenin 'demokratlığı' kadar küçüktür.
Orada savaş, savaşan erkeklerin bir ödevi idi ve Olimpiyatlar, eski savaş ilişkilerinin, mümkün olduğunca barışçıl ilişkilere dönüştürülmesini sembolize etmekten başka bir şey değildi. Eski Yunan sitelerinde, yeri oldukça üstün olsa da, kadın, olimpiyatların bu sembolik savaş özelliğinden ötürü, olimpiyat gösterilerine bir seyirci olarak bile, işte bu yüzden katılamazdı.
Bay Charles Burress, bugün kullandığımız "atlet" sözcüğünün kökünün, "Ödül" veya "mükâfat" anlamı taşıyan Yunanca "athlon" sözcüğünden geldiğini düşünse de, Atlet sözünün, Aetlos ve Athlos köklerinden geldiğini ve bu kelimelerin de düpedüz "savaş" anlamı taşıdığını düşünen araştırıcılar da bulunmaktadır.
Olimpiyat geleneğinde, eski savaşların savaş oyunlarına, bu oyunların da zamanla 'ödül' törenlerine dönüşmüş olması gibi bir süreç yasanmış olmalı... Hektor’un Turuva önünde öldürdüğü Aşil'in kardeşliği Patraklos'un cenaze töreninin ardından Agamemnon, MÖ. 1250 yıllarında, ölüm törenindeki Akha'ların tümünün katıldığı arabalı at yarışları, gülle atma, disk ve mızrak fırlatma gibi kazanacak olanlara 'ödül', ikramiye vaad edilen yarışmalar düzenlemişti.
Olimpia'da zafer, bir yetki sembolüdür de… Bay F. M. Cornford, doğru bir biçimde, antik dönemdeki olimpiyat karşılaşmalarının “bir bölgenin kıralının kim olacağına karar verilen alanlar” olduğunu saptamıştı. Gerçekten de, Zeus'un, Sparta'da “her 8 yılda bir Olimpiyat” topladığını, burada eski kralın gücünü denediğini ve gerekiyorsa, eskisinin yerine yeni kıralı seçildiğini biliyoruz. Burada elbette, Zeus’un her hangi bir hükmü yoktu; topluluk kendi kıralını bu oyunlar aracılığıyla sınıyor ve artık vücut gücü tükenmiş olanı değiştirmekte tereddüt etmiyordu. Herşeye Zeus karar verdiğine göre de, yenen ve yenilen Zeus meşruluğu ile hareket etmiş oluyorlardı.
Sümer-Akkad krallarının da, birçok kez, Tanrı "Enlil'in şampiyonları" olarak tanıtılması, Sümer döneminde de benzer yarışmaların yapıldığını göstermektedir.
***
(1)Antik Grek yazarı Posanias'a göre,Olimpia alanları, Dodon ve Delf'te de vardı ve bu alanlar " yüksek vahiy ", " ulu bilici" 'korkunç şimşek' alanları idi. Çok eskilerde bu alanlarda Uranos, Gaia ve Kronos gibi tanrılara tapılıyordu. Kronos, Uranos'un elinden yetkileri aldı ve adını Olimpia'ya verip iktidarını da oraya kurdu.
Kronos ve karısı Rhea'nın Olimpus'ta sunak-tapınakları vardı.Bir gün "ulu müneccim" Kronos'a,oğlu tarafından iktidardan alaşağı edileceği yönünde bilgi verdi.Bunun üzerine Kronos, oğullarını birbiri ardınca yemesinin kendisince haklı olduğunu düşündü ve öyle de yapmaya başladı.Oğulların anası Rhea ise bunu engellemek için, bir yoruma göre, çocukların yerine taş koydu ve Kronos'un çocuklar yerine onları yemesini sağladı, böylece çocukları kurtardı. Bir diğer anlatıma göre Kronos, sıra Zeus'a gelene kadar öteki çocukları yedi. Bunun üzerine Rhea oğlu Zeus'u,Rodos adasındaki İda dağından gelen kutsal din görevlilerine teslim edip kurtardı ve kendisi de Olimpia alanındaki Elid sunağına yerleşti. Daha sonra Zeus, babası Kronos'un iktidarını, Müneccimin öngördüğü gibi, yıktı ve kendisiyle birlikte 12 olan kardeşlerini hayata geri dönderdi. Bu zaferinin anısına da Olimpiyat kutlamalarını düzenledi.
İster daha Kronos sırasında, isterse daha sonraki dönemlerde olsun, tanrılar ya fiilen yarışarak veya atletlere yardımcı olup engel çıkararak bu toplantılarda hep var olmuşlardır. Örneğin Apollon, koşuda Hermes’i, boksta da Ares'i yenmişti. Patraklos'un cenaze töreninde "elinde Zeus asasını taşıyan" Agamemnon, kazananların ödüllendirildiği yarışmayı düzenlediğinde,Apollon ve Athena, Diomed’in kamçısını elinden düşürmüşler ve onun yarışı kazanmasını engellemişlerdi.
(2) Charles Burress
San Francisco Chronicle.
Çeviri: MedyaPirasa Dış Haberler
**
Çıplak Ayakla Olimpiyat Koşuları
9.5.2006
'Dost Başa Düşman Ayağa (Neden) Bakar…
Tanrı Musa'nın yaklastığını görünce,
çalının içinden, "Musa, Musa!" diye seslendi.
Musa, "Buyur!" diye yanıtladı.
Ve Tanrı dedi ki, "Sakın buraya yaklaşma,
(önce) ayaklarından (sandalları) çarıkları çıkar.
Çünkü durduğun yer kutsal bir topraktır.
Eski Ahit
Mısırdan Cıkış
Bölüm 3, Sure 4-5
'Giysi', olimpiyat ruhuna ve doğasına aykırı... diye yazan Bay Charles Burress, Kaliforniya Üniversitesi'nden arkeolog Bay Stephen Miller'in, bundan 30 yıl önce Yunanistan’da, Atina’ya 80 mil uzaktaki küçük Nemea köyü bitişiğindeki bir tepede, yöre halkının alaycı bakışları arasında yürüttüğü çalışmalarla ortaya çıkardığı Nemea olimpiyat sitesi ile ilgili olarak, şu bilgiyi vermektedir:
"Sözü geçen site, koşu pistine açılan giriş tüneli ve bozulmamış durumdaki 'kilitli oda’nın yanısıra Zeus Tapınağı kalıntılarını da içeriyor.
Kilitli odanın en eski dünyasal gerçek olduğuna inanılıyor. Bir boru sesiyle koşucular tüneli geçip, üzeri deliklerle kaplı bir kayayla kapatılmış başlama yerine geliyor.
Katılımcılar, 2.300 yıl önceki atletlerin yaptığı gibi yine önce bu deliklere ayak parmaklarını koyacak, sonra aynı pistte, Olimpik etkinlik tarihine kendi ayak izlerini de ekleyerek koşmaya başlayacak..."
Bu bilgilerden anlaşıldığına göre, koşucular çıplak ayakla koşacaklardı ve koşu öncesinde de ayak parmaklarını, ayak parmaklarının gireceği şekilde üzerinde delikleri bulunan bir kayaya sokmaktaydılar.
Makalede geçerken aktarılan bu bilgilere göre, anlaşılıyor ki, “delikli kaya”, atletin ayaklarında sandalet olmadığını garantiye bağlayan bir güvence imiş gibi görünmektedir. Ayağında sandalet olan bir koşucunun ayak parmaklarını bu deliklere geçirmesi böylece olanaksız kılınıyor olmalıydı.
“Ayakkabı kültürü”, evlere veya kutsal alanlara girilirken “ayakkabı çıkarma” geleneği; Ruslarda kirli ayakkabı ile asla gezmeme biçimini almış olan aşırı titizlik; Türklerde “dost başa, düşman ayağa bakar” biçimindeki atasözü; evin ana kapılarına kilden yapılmış ayakkabı modelli saksılar yerleştirme modern uygulaması; uğur getirsin diye insan ayakkabısının yerine geçmiş olan “at nalı” asma tutumları…ortaya çıkış gerekçeleri bakımından, eski Olimpiyat koşucularının sandalet-çarık giymeden koşmaları ile her halde aynı temel çizgide buluşuyordu. Bu “sandalet”-çarıklar, eski dönemde savaşçıların donanım parçalarından birisi olan savaş aracı sayılarak, barışçıl amaçlı alanlardan uzak tutulması hedefine bağlı olmalıydı.
Konuya bir kez bu açıdan bakınca ve eski toplum insanı bakımından çarık veya sandaletin, tıpkı bir mızrak, tolga veya ok gibi savaş araçlarından biri olduğu hesaba katılınca, ziyaretçi erkeğin, bir yabancı eve girerken, silahlarını ve bu arada ayak koruyucularını “kapı eşiği”nde bırakması uygulaması anlam kazanmaktadır. İlyada’nın ziyaretçi erkekleri, bir konukluğa gittiklerinde, bütün “savaş araçları”nı kapının eşiğine, girişteki özel bölümlere bırakıp, eve öyle girebiliyorlardı.
Eski Ahit'in anlatımına göre de, ateş haliyle, sönmeyen meşe-çalı ateşi olarak Tanrı, çöl yollarında, Musa ile karşılaştığında, ona derhal sandallarını çıkarmasını emretmişti. Din adamlarımız, Musa’nın tanrı önünde sandaletini çıkarmış olmasını,
"Ortadoğulular, Hıristiyan veya Müslüman olsunlar, eskiden ve hatta şimdi bile, kutsal alanlara girmeden önce, yolun tozunu-toprağını kutsal toprağa bulaştırmamak için, ayakkabılarını çıkarma geleneğine sahiptirler"
diye yorumluyorlar. Buna göre, tuvaletleri bile olmayan, fakat bir ev veya hatta çadıra girerken ayakkabılarını mutlaka çıkaran göçer veya yarı-göçer toplulukların, “sağlık” gerekçelerine dayandıkları bile ileri sürülebilir!Bu tür ilahiyatçılar, Pesah-Fısıh ayinlerinde,Tanrı’nın, kurban etini kızartarak ve tamamen “giyinik olarak”, çarıklar-sandaletler ayakta olma koşuluyla yeme kuralını formüle ettiğinde, bu tanrının “temizliğe” pek dikkat etmediği sonucuna varmalıdırlar!
Eski toplum, bireyin savaş araç-gereçlerinden arındırılmasının yollarını, kendi varlık koşulları çerçevesindeki çözüm biçimlerinde bulabilmiştir. Bireyin, vücudunu veya başını kimi taş yarıklarından içeri sokmayı başarırsa günahsız olduğunun anlaşılacağı biçimindeki yorumlar da, eski toplumun bireyin, tolgasız, zırhsız, mızraksız... olduğunu kontrol etme geleneğine dayanır.
Çeşitli kayalar arasından sürünerek zorlukla geçen ve böylece hacı olan Budist uygulamaların mantığı da, bireyin kutsal edimler sırasında silahsızlandırılmasına ve bunun kontrolüne dayanmaktadır. Tarsus’un Cennet ve Cehennem’in de de bu tür, “günahsız” olup olmamayı kontrol kayaları bulunuyor.
Kapı eşiğine asılan ayakkabı veya at nalı, ev sahibinin bir savaş seferinde olmadığının, barışçıl olarak evinde oturduğunun anlatımını veriyor ise, çöl çadırlarına giren erkeğin ayakkabısını çıkarmasında temizlik motifi aramak, safça bir davranış olacaktır. Tanrısal alanlara
girerken çıkarılan ayakkabı, İslamda takunyacılık, Hacı olmak için giyilen ihram, kiliseye veya camiye kadının başörtüsü takarak ve fakat erkeğin başındaki şapkasını
çıkararak girmek zorunda oluşu, aynı temel güdünün parçalarıdır: Bireyin, aidi olduğu toplum birim simgelerinden arındırılması ve silahsızlandırılması...
Eski Olimpiyat geleneğinin erkek atletlere yönelik bu tür 'garip' uygulamaları, herhalde bu çerçevede gerçek anlamlarına kavuşacaktır.
**
http://toplumvetarih.blogcu.com/olimpiyat-oyunlari-neden-ciplakti/270299
- Safa Kaçmaz ağ günlüğü
- Yorum yazmak için giriş yapın veya kayıt olun

Savaş’tan Barış’a Geçiş Kurumları Olarak Müsabakalar
“Ütülmek”ten “Yengi”ye…
“Çuvallamak”tan “İp Göğüsleme”ye…
(Derleme)
Devlet örgütlenmesinin pederşahi veya demokratik karakter geleneği de, diyelim ki, ‘Sümer ve Akkad’ topluluklarının ‘spor’a olan ‘düşkünlük’ dereceleriyle ve dolayısıyla ‘devlet’ kavramının ‘stadyum’la olan etimolojik kökenleriyle de bağlantı içindeydi. Toplumun demokratik veya pederşahi özellik temelinde örgütlenmesi bir istek, irade konusu değildi.
ESKİ TOPLUM’DAN GÜNÜMÜZE-1 (Önsöz)
Değişik tarzda “müsabaka”lar ile, eski toplumun sosyal ve siyasi örgütlenmesi arasındaki temel bazı bağıntılara önceki yazılarımızda dikkat çekmeye çalışmıştık.
Homeros adıyla anılan İlyada anlatımlarına göre, Turuva önündeki savaşlar sırasında, taraflar, kendi adlarına, kendileri için temsilci döğüştürüyorlardı. İki düşman topluluğun, topyekün savaş yerine “düello” tarzı bir “savaşı” tercih etmelerinin uygarlaşmayla atbaşı geliştiğini düşünebiliriz.
Farklı sportif gösteriler de, eski “savaş”ların yerine geçmek üzere, zamanla “oyunlaşmış savaş”lardan başka bir şey değildiler.
Olimpiyat gösterileri, süreç içinde savaş yerine geçen
müsabaka kültünün bütün temel izlerini ortaya koymaktadır.
Gazete haberlerinin birinde, yapılan bir belediye seçiminde “ipi AKP göğüsledi” başlığını okuyunca, eski toplumdan bize kalan temel bazı kavramların, o toplumsal yapılara ilişkin bizlere çok önemli yol gösterici
olmaya devam ettiklerine bir daha şahit oldum.
Sonuçta burada yapılan “oy kullanma yoluyla
bir demokratik tercih bildirim işlemi” idi ama, o olayı açıklarken, Medya mensupları, bir “koşu yarışına” ilişkin tanımı kullanmayı tercih ediyorlardı.
Aşağıda Google aramaya girince karşımıza
çıkan birkaç sonuç yer almaktadır:
“- ‘Korolar Çarpışıyor’ da Malatya, İpi Göğüsledi”
“Solcu Lula ikinci kez ipi göğüsledi”
“CHP ve DTP kadın adayları ipi göğüsledi”
“Ankara Numune ipi göğüsledi”
“ÖDP ve EMEP birer ilçede ipi göğüsledi”
“Serhat Koleji teniste ipi göğüsledi”
“İzmir: Sürpriz yok, CHP ipi göğüsledi”
“Yunanistan’da İpi PASOK Göğüsledi”.
“Erzurum'da İpi AK Parti Göğüsledi”
Bu alıntılarda görüyoruz ki, seçim oylaması dışında, müzik yarışmalarından öteki tür sportif karşılaşmalara kadar, çok geniş bir yelpazede, kazanmak ile “ipi
göğüslemek” eşit anlamda kullanılabilmektedir.
Müsabakalarda yenilgiyi “ütülmek” olarak
adlandırmanın kökeninde, muhtemelen “ateş kültü” bulunuyordu.
Buna karşılık, “müsabaka”ların birinciliğini “ipi göğüslemek”le eşitleyen yaklaşımların gerisinde de, “koşu kültü ile siyasi tercih yapan” eski toplum birimleri ve onların kültü bulunmaktadır.
Daha önceki çalışmalarımızda, Akado-Sammaru
tablet kayıtlarında, bazı kıralların, “Enlil’in
koşu kahramanları” olarak nitelenmeleri kalıpsal formülüne dikkat çekmiş; “koşu birincilerinin
kıral ilan edildiği” bazı toplum birimlerin tarihte var olmuş olması gerektiğinden bahsetmiştik.
“Devlet” yapılanmasını incelerken de, “Sümer
Kıraliyet Listesi” olarak bilinen erken Akado-sammaru tablet kayıtlarına dikkat çekmiştim. Farklı toplum birimler arasında rotasyonel yönetimin varlığı sırasında kullanılan “…x şehri yenildi ve kırallık y şehrine geçti” kalıpsal ifadesindeki “yenildi” ifadesi bazen “silahla yenildi” olarak ifade edilirken, bazen sadece “yenildi” olarak yer almaktaydı.
Şimdi artık, “yenilgi”/”yenildi” kavramlarının sadece silahlı bir savaşa ait olamayacağını iyice bilince
çıkartmanın zamanı gelmiştir.
Uygarlığın gelişimi içinde, Mezopotamya’daki
eski toplum birimler, rotasyonel yönetim düzeninin takvimlerini gün ve saat bile sektirmeden takip eden bir zaman düzenine; “Çarkı felek” sistemine sahip
olarak, mutlaka “savaş” yolunu kullanmaktan vaz geçmeye başlamış durumdaydılar ve yeni koşullarda, farklı müsabaka, düello, sportif faaliyetler de kullanıyorlardı.
Bu nedenle de “yenmek ve yenilmek”, birer savaş kavramı olmaktan, savaşın uygar biçimleri olarak müsabakaların sonuçlarına ait olarak da kullanılabiliyordu.
****
Gazetelerden: GÜL MUM YAKTI…
Cumhurbaşkanı Gül, Hacı Bektaşı Veli
Kültürünü Yayma ve Yardımlaşma Derneğinin Cemevi'ni ziyaret etti. Gül, Cemevinde Dernek Başkan Yardımcısı Celal Karagöz ve yönetim kurulu üyelerince
karşılandı. Gül, Karagöz'ün ''Cemevimize
ilk defa ziyarete gelenler mumluğa giderek, kardeşlik, demokrasi ve barış için bir mum yakarlar'' sözleri üzerine mumluğa giderek kendi adına mum yakılmasını izledi.
*****
Her ne kadar Cem Evi yetkileri, “mum yakma”
işlemini, günümüzün en modern değerlerine bağlayarak “kardeşlik, demokrasi ve barış için bir mum” haliyle tanıtıyorlarsa da, bu “mum”un, gerçekte çok uzun bir tarihsel geçmişe, eski ateş kültüne, bağlandığını biliyoruz. Bu bakımdan da, tarihteki anlam ve özelliklerini anlamaya çabalamak daha doğru olacak.
Mum yakma ve söndürme ateş yakma ve söndürmenin sembolik bir kalıntısıdır.
Erken Akado sammaru yasa metinlerinde, bir ölünün “çırasını yakacak” olan varis tanımları buluyoruz.
Bu, kuşkusuz ki, ölülerini ateşte yakan bir geleneğe sahip olan toplum birimlerine ait bir yaklaşımdı ve komşu toplum birimlerin böyle davranması gerekmiyordu. Tersine ölülerini damlarda kurutanlar, toprağa gömenler, taş arasına koyup onun "Toprağa dönmesini engelleyenler" (mesela Süryani geleneği) bulunuyordu.
Çiğ et yiyenler (“çiğ et yiyen kıllı palak!”); çiğ köfte yapanlar; Nemrut geleneğinin bir koluna dayananlar, ölülerini araziye atıyorlar ve gömmeyi büyük
günah addediyorlardı.
Sayın M. İ. Çığ, çok büyük ve sabırlı, bize de katkı sağlayan çalışmaların sahibidir ama, o eski tabletleri okuyor diye, yorumlarının doğru olması gerekmiyor. Hatta diyebiliriz ki, yorumlara başladığı anda okuduklarını büyük ölçüde hatalı algıladığını ortaya
koyuyor.
Türkçe okuma yazması olan herkes doğru
yorum yapacak diye bir kural olmadığı gibi, eski yazıları okuyan herkes de okuduğunu doğru yorumlamak otomatik ilişkisine sahip değildir.
ABD'li New age yazarları da "sümerce" okuyorlar ama, Mardukçu yıldız safsatalarını piyasa sürüp “okuduklarını” paraya tahvil edenler de onlardır. Bu yüzden eski tabletleri doğrudan, birinci el olarak okuyamıyor olmam, kendi yorumlarımı yapmamı ve “okuyan”ları
eleştirebilmemi engellemiyor. Mesela Muazzez hanımdan yakın zamanda yayınladığım
“Sumer'de askerlik ve krallık” başlıklı yazıda çok büyük hatalı genellemeler yer alıyor.
Eski toplumda, Muazzez hanımın düşündüğü gibi, farklı yerleşim birimlerinin hepsinin “aynı tanrıya” tapmaları falan hayaldir!
Tersine onların, inceden inceye ayrıştırılmış farklı ilahları, farklı tanrıları vardır ve o dönemin düzeni öyle sağlanır. Şimdi bile İslam’ın Kuranı, "Allah dışında başka bir ilahın adıyla kesilmiş" kurbanın/hayvanın
yenilmesini mekruh/haram kabul ediyor ise, bu ayrım eski toplumda çok daha fazlaydı.
3000 sene öncesinin borç, senet veya
miras davalarında, anlaşmazlık mahkeme kayıtlarında, taraflar ve şahitler aynı tanrıya değil, kendilerinin ait oldukları farklı tanrılara yemin ederlerdi. Hititlerde “1000
tanrı” varlığı üzerine bu kadar yazdıktan sonra, “aynı tanrı”dan bahsetmek, her halde pek uyumlu değildir.
Ateş kültünün, ateş tanrısının, tanrı olarak Ateş'in güçlü etkisini erken dönemin ilahilerinden itibaren izliyoruz. Tam da bu nedenle, Eski Ahit'in, kendi özel jargonuyla, şimdiki algılama biçimiyle bizlere çok anlamsız gelen
söyleminde, Yer’den, Gök’ten evvel, “en önce
aydınlık/ışık var edildi” denilince, bunlardan
anlaşılması gerekenin "Işık/Ateş" olduğu ortaya çıkmaktadır.
Demek ki tanrı olarak Ateş veya Ateş'in tanrılaşması, Mezopotamya'da en önce karşımıza çıkan olgulardan biridir.
(Burada çakmak taşı= kıvılcım/şimşek; yakmak için "nefes/üfürmek" , "hu çekmek" vb. ilişkilerine daha önce değinmiştim...)
Ateş ve ilgili kavramların yoğunluğu, dikkatli bir şekilde takip edilirse, bizi ilgili toplulukların kimler olduğuna ve nerelere kadar uzandığına götürebilir.
Ateş ile ilgili "yanmak" ; ütmek/ütülmek gibi deyimler eski Hitit topluluklarının bazı kesimlerinde özellikle güçlü görünüyor.
Bizim Adana dilinde bunlar kesinlikle böyledir. Oyunda “kaybettim” denilmez, bu anlama gelmek üzere “ütüldüm” denir. Bu konuşmada, “Kıl” üzerinden, yani ateşin kılı yakması üzerinden bir ifade kullanılması, yenilenin akibetinin ne olmuş olduğunun bir ifadesi olmalıydı.
Buna karşılık, Kürtlerin bulunduğu güney
doğuya doğru gidildikçe “çiğ çiğ yeme” jargonu ağırlık kazanmaya başlar.
“Çiğ yeme” uygulamasını, ABD askerleri
geldiğinde Baba Bush sırasında, Iraklı askerlerin beyaz bir köpeği çiğ parçalayıp yemeleri sırasında, (Tv kameraları yoluyla) gözlerimle görmüştüm.
Orta Anadoluda bazı bölgelerde bildiğim kadarıyla kız ve erkek arası aşk bile "yanmak" kavramıyla tanımlanır.
Şimdi kiliselerde “mum yakma”, mesela Fransa kiliselerinde çok yaygın. Yunan ve Rus kiliselerinde de kapıdan giren herkesin mum yakması gibi bir uygulamayı gözledim.
Farklı tür kiliselerde aynı şeyin olup olmadığını bilmiyorum. Olmaması gerktiğini var sayıyorum. Çünkü kiliselerin ön kaynakları farklı yerlerden nefes
alıyor.
Demek ki, Aleviler arasında bu kadar etkili olan Ateş kültü, bir bölüm hıristiyan kültü ile onların ortak temelini gösteriyor.
Bir insanın “çırasını yakmak”, birisini öldürmek yok
etmekle o kadar ilgili bir deyimdir ki,
".... hah, şimdi onun çırasını yaktım!"
dediğimiz zaman, ilgili şahsımızın hakkında
hiç de iyi konuşmuş olmayız.
Benzer şekilde, biz zor da kaldığımızda da, rakibimiz için, "eh, sevinsin, mum yaksın!" deriz.
Her iki halde de, "mum yakma", hedefteki şahsın yakılarak ölümüne ait bir sembolik konuşma olarak bulunmaktadır.
Kuzey Iraktaki Kürt kadınlarının "kendilerini yakarak intiharı" çok ilginç bir bilgidir ve kriminoloji departmanlarının, insanbilimden yararlanmalarının, yazıp söylediklerimizi dikkate almalarının ne kadar önemli olduğunu ortaya koyuyor.
Normal olarak, intihar etmek isteyen bir insandan bahsedildiğinde, onların kendilerini “astıkları”nı varsayan bir kriminoloji, çok zayıftır ve güvenlik güçlerinin , diyelim kendini öldürmüş bir şahsın kimliğini tespit
ederken, ölüş biçiminin etnik/dinsel kimlik bağlantısını görmelerini sağlayamaz.
Buna bir de şunu ekleyelim.
Moğol dönemi Batılı seyyah anılarında, batılı seyyah veya diplomatların, Moğol ileri gelenleriyle görüşmeye geldiklerinde, yakılmış ateşlerin arasından
geçirildikleri yazılmaktadır.
Böylece "düşman" , günahından arındırılmış oluyordu. Yani , günah=yükümlülük, ortadan kalkıyordu.. Yani sembolik olarak yakılarak öldürülmüş, günahı kalkmış , arınmış, yeni bir kimlikle var olmuş oluyordu.
Şimdi Nevruz da yapılanlar gibi ayinler vardı. Bunları Hitit ve Akat ritlerini tercüme ettiğim yazılarda ortaya
koydum.
Alevilerin alınganlık gösterdikleri "mum söndü" törenleri,
"mumun yakıldığı" bir alanda gayet normaldir.
Alevi dergahlarında Çerağ yakmanın ne kadar önemli ve özel bir görev olduğunu görmüştük. Törensel yakışın, törenle son bulan bir söndürme biçimi olması kadar
doğal ne olabilir?
Bu geleneğin, tarihte nasıl bir anlam taşımış olabileceğini olimpiyat ateşlerinde de izlemek lazım.
**
"Yakma" konusunda, ateş kültünün, Mardin'in hemen öteki tarafında, Nakşibendiler, Nurcular, Yezidiler, "Cehennemin sahipleri" tarafında, ne kadar etkili olduğunu aşağıdaki/bugünkü/ yazıdan görüyoruz.
....
“Kürdistan Bölge Yönetimi İnsan Hakları Bakanlığı, 2009 yılının ilk 4 ayında 170 kadının namus cinayetine
kurban gittiğini, 333 kadının da kendisini yakarak
intihar ettiğini açıkladı. ”
Barzani-Talabani önderliğindeki Kürt topluluğu ile yakınlaşmanın Türkiye'deki Kürt topluluğundaki etkilerinin Nakşi tabanda, daha şimdiden, ne türlü etkileri olduğunu kestirmek güç...
Bunları Kürtler arasında saptamaya çalışmak gerekli... Öte yandan "Ateş kültü"nün Kuzey Irak Kürtleri arasındaki etkisinin nasıl güçlü olduğunu kadınlara karşı
töre cinayetleri bağıntısında görüyoruz:
Kuzey Irak'taki Kürt kadınları, neredeyse tek ölüm biçimi kullanıyorlar ve "kendilerini yakarak intihar" ediyorlarmış!
***
Tufan'a kadar geçen zamanda "Gök'ten inen kıraliyet"in el değiştirme sistemleri
"Kıraliyet Listesi" Üzerine Yeniden
Erken akado-sammaru topluluklarında yönetim düzeninin nasıl olduğu ve yönetimin el değiştirme sistemi, çok fazla incelenmemiş; yapılan incelemelerde ise, konuya günümüzün değer yargılarıyla yaklaşıldığı için, pek isabetli sonuçlar ortaya konabilmiş değildir.
Diyelim ki, merkezi kıraliyet’in bir yerleşimden ötekine geçişte kullanılan “X yerleşimi yenildi ve kıraliyet makamı Y yerleşimine taşındı” biçimindeki tipik formülde kullanılan ‘yenilgi’ kavramı, gerçekten, sadece silahlı bir savaşı ve onun neticesini mi ifade ediyordu?
Uzmanlarımızın neredeyse, bu konuda yazmış olanların, tamamı bakımından,’yenilgi’ sözcüğünün anlamı, şimdiki ABD Baskanı Bush’un Irak’la ilgili kullandığı ‘savaş’, ‘yengi’ ve ‘yenilgi’ algılayış çerçevesini pek aşmaz.
Bununla birlikte biliyoruz ki, ‘yengi’ ve ‘yenilgi’, ‘yenen ve yenilen’ kavramları, sadece 'fiili savaş' alanıyla sınırlı olarak kullanılmazlar. Bir ‘oyun’da da, bir güç karşılaşmasında da, bir tombala çekiminde de, değişik bir şans oyununda da, sadece bunlarda da değil, söz düelloları/ atışmalarda da, müzik yarışmalarında da, vb. tıpkı savaş için kullanılan bu kavramlar ile konuşma adeti, sadece Türklere özgü değil, çok yaygın olarak kullanılırlar.
Bu ise, bizi, daha işin başında, yaygın ve fakat doğruluğu da o ölçüde de hatalı kavramları önce yerli yerine oturtma çabasına yöneltir.
Öte yandan, kıraliyet makamının farklı toplum birimleri arasında yer (el) değistirmesi denilince, bundan, babadan oğula geçen bir miras iliskisini anlamak da o ölçüde yaygın, tipik bir anlayıştır. Fakat burada da karşımıza şu soru çıkar: Eski tarihi bu şekilde yorumlayarak orada derhal ‘hanedanlık’ların oluştuğu sonucuna varılmasına yol açan bu tür bir akrabalık ve miras ilişkisinin, -5. ve -4. binli yıllarda da, tıpkı şimdi günümüzde olduğu biçimde var olduğunun garantisi nerede?
Bir kaç yıldır yazılı olarak ortaya koymaya çalıştığımız şekilde, değişik yanlarıyla eski akrabalık kavram ve ilişki biçimleri ve bunlara bağlı miras düzeninin, hiç de, şimdi günümüzde olduğu biçimiyle var olmadığı, az çok belirginleştirilmiştir. Akrabalık, 'karı-koca kardesliği',Büyük/küçük oğul miras iliskileri, süt akrabalığı gibi noktalarda konunun bir dizi yanını daha önce ele almıştık.
İnceleme içinde başka yanları da ele alacağımız bu tür ilişkiler, eski toplumda merkezi kıraliyet el degiştirme biçimlerinin çok daha farklı bir tarzda, dinler dilinde aldığı hali ile ‘çark-ı felek düzeni’ biçiminde işlemiş olabilecegini de gostermektedir. Diyelim ki, şimdiki Hiristiyanlığın Müjde'sinin temelini oluşturan “Göklerin egemenlik vaktinin gelişi” haberi bile, bizim, eski toplumda “Yer Topluluğu” ile “Gök Topluluğu” biçiminde de ifade edilen erken dönem iki temel topluluğu arasında dönemsel bir iktidar olma biçimi yaşandığı olasılığını hesaba katmamız için yeterliydi aslında. Gelgelelim, bugünün düzenini, akrabalık ilişki ve kavramlarını, miras tarzını, 5 bin yıl önce de bugün olduğu biçimiyle kavramak, bu tür olasılıkları her hangi bir şekilde düşünmemeye yol açmıştır.
Aşağıdaki listede, daha önceleri de işaret ettiğimiz gibi, hem “kişi adları” çok farklı bir şekilde okunup aktarılmıştır; hem de bazı “yerleşim birimleri” hakkında çok sağlam fikirler edinme olanağı bulunmuyor. Bu liste’nin güvenirliği arkeolojik bulgularla az çok sağlanmış ise de, bilhassa, listede yer alan “süre”ler, bu listenin fantazilere dayalı olduğu yönünde kanıları yaygınlaştırmıştı.
Fakat burada da şöyle bir sorun var: En eski yaratılış anlatımlarından itibaren “zaman” kavramının oluşturulduğunu görüyoruz. İki farklı toplum birimin ittifakının, zaman konusunu en basta gündeme getirmesi özellikle anlaşılırdı. Yılbaşı’na hangi gün, hangi saat ve hangi saniye’de girileceğine bugün olabildigince itina gösteren toplulukların dikkatini eski toplum neden göstermis olmasın? Bu dikkati, kendi doğum tarihini bilmeyen eski toplum insanlarının, şu anda Anadolunun değişik yerlerindeki köylülerin, bahar, kiraz, sonbahar bayramlarına ilişkin ne kadar titiz olduklarını biliyoruz. İsa’nın doğumunun tam gece yarısı, saatler 24’ü vururken gerçekleşmesi, tanrının onu ‘oğul’lukla onurlandırmasının ötesinde verdiği bir baska üstünlüğe bağlamamak gerekir. Bu özellik, bir dizi konuda olduğu gibi, Nasırali İsa’ya sonradan mal edilmişti. Çünkü, ilgili toplulukların en eski ataları da, Bahar veya Güz karnavallarını, onların giderek birleşmesinden oluşan yıl ortası törenleri, bu zaman mefhumunu titizlikle izleyen tapınak görevlileri tarafindan, ‘yaratılış’ diye bilinen erken düzenleniş ilişkilerinden bu yana takip ediliyor olmalıydı. Şimdi isa’ya, Muhammed’e, Ali veya Hüseyin’e mal edilen dini günlerin altları biraz kazındığında, bu tarihlerin bir dizi öntoplulukların kutsal devirsel tarihlerine, önemli ritüellerine denk düştüğünü görüyoruz zaten.
Eski yazının gelişimini, bu arada rakam değerlerindeki dönüşümleri ele alırken, Akado-sammaru kelime/kavram ve rakamlarının bir dizi farklı okuma biçimleri, ses değerleri olduğunu da görmüştük. Şu anda “28 800 sene=8 Sar” gibi bir süre tanımında bir dizi yorum geliştirilebilir. Buradaki ‘sene’ kavramının, değerlerin zaman içinde değişmesine bağlı olarak yerleşmiş olma olasılığı bana yüksek görünüyor. “Kıral isimleri”nde, onların yaşamış olmaları anlamında herhangi bir hata yapmayan; yerleşimler hakkındaki bilgileri arkeolojik verilerle genel olarak doğrulanmış bu listede, yazıcıların, değişen rakam değerlerini farklı okuma türüyle bu büyük sene miktarlarına ulaşmaları mümkündü. Daha önce bay Kramer aracılığıyla, eski rakam yazımlarının, birbirinden çok farklı şekillerde (değerlerle) okunma olanağı bulunduğunu da görmüştük. Bu bakımdan, şimdilik rakam değerleri üzerine daha ileri yorumlar yapmak yerine, Eridu, Bad Tibira, Larak, Zimbir ve Şuruppak arasında yönetimin el değiştirme tarzları üzerinde duracağız.
Alulim : Eridu(h) : 28 800 sene (8 Sar)
Alalgar : Eridu(h) : 36 000 sene (10 Sar)
En-Men-Lu-Ana: Badtibira : 43 200 ans (12 Sar)
En-Men-Gal-Ana: Badtibira : 28 800 sene (8 Sar)
Dumuzi : Badtibira : 36 000 sene (10 Sar)
En-Sipad-Zid-Ana :Larak : 28 800 sene (8 Sar)
En-Men-Dur-Ana : Zimbir : 21 000 sene (5 Sar et 5 Ner)
Ubara-Tutu : Şuruppak : 18 600 sene (5 Sar et 1 Ner)
Merkezi kıraliyetin Şuruppak’ta bulunduğu sırada ise, tanrılar ve tanrıçalar meclisi, bir Tufan yapma, geniş kapsamlı bir rituel hazirlama kararı alıyorlar ve bu somut haliyle Tufan ritüelinden sonra ise, yönetim doğrudan doğruya Kiş’e geçiyor ve tarihte yeni bir sayfa açılıyordu.
**
Tufan’dan Önce-Tufan’dan Sonra-3
BİRİNCİ UR HANEDANLIĞI
(İÖ.3100-2930 yılları)
1
Mes-an-ne-pad-da
80
2
Mes-ki-ag-Nannar
36
3
Elulu
25
4
Balulu
36
« 4 kıral 177 sene hüküm
sürdü. Ur yenildi (ve) kıralığı Awan’a taşındı.»
Bu listenin kalıp tarzı sözel aktarıma uygundu ve her bölümde ‘kıralların adı’, hükümranlık süreleri ve eğer var ise, önceki kıral ile olan 'akrabalık ilişkisi' ("X'sin oğlu" biçiminde) ve temel özelliği (‘avcı Dumuzi’, ‘çoban Etana’ vb.) de veriliyordu.(*)
Fikir edinmek için, şu anda sadece, bu anlatımın en genel kalıp yapısını aktaracağız:
“(Awan’da) 3 kıral 356 sene hüküm sürdü.
Awan yenildi ve kırallığı Kiş’e taşındı.
....
(Kiş’te)8 kıral 3195 sene hüküm sürdü.
Kiş yenildi ve kırallığı Hamazi’ye taşındı.
....
(Hamazi’de)1 kıral 360 sene hüküm sürdü.
Hamazi yenildi ve kırallığı Erek’e taşındı.
.....
(Erek’te) 3 kıral 187 sene hüküm sürdü.
Erek yenildi ve kırallığı Ur’a taşındı.
....
(Ur’da) 4 (?) kıral 116 sene hüküm sürdü.
Ur yenildi ve kırallığı Adab’a taşındı.
....
(Adap’da) 1 kıral 90 sene hüküm sürdü.
Adap yenildi ve kırallığı Mari’ye taşındı.
...
(Mari’de) 6 kıral 136 sene hüküm sürdü.
Mari yenildi ve kırallığı Kiş’e taşındı.
...
(Kiş’te) 1 kıral 100 sene hüküm sürdü.
**
**
Okurlarımız, incelemekte olduğumuz toplulukların, erken dönemleri hakkında bir fikir edinmek için, aşağıdaki bağlantılara girerek, kazıt bulguları, eski yerleşim yapılarını inceleyebilirler.
http://oi.uchicago.edu/research/lab/photos/meso/
http://oi.uchicago.edu/gallery/asp_meso_nippur/index.php/?page=1#nippur1...
http://oi.uchicago.edu/gallery/asp_meso_ur/index.php/ur02.png?action=big
Savaş ve Spor: Olimpiyatlar ve anlamı
"Cüneyt E. Koryürek / Olimpiyadlar" başlığı ile yayınlanan bir yazıya dikkat çekelim...
"Olimpiyat"ların kaynağına ilişkin tarihsel bazı verileri anlatan bu yazıda, önemli bilgiler yer almaktadır.
Bu yazıda "Olimpiyat"lara ilişkin yapılan :
"Klasik Olimpiyadları sadece bir spor şöleni olarak görmek doğru olmayacaktır. Efsaneye göre, Tanrılar Tanrısı Zeus için yapıldığı söylenen bu yarışmalar, zamanla, birbirleri için savaşan Yunan kentlerinin barış zamanındaki savaş manevraları olarak kabul edilmiş, savaşda başarılı olacak gençliğin fiziksel yapısının gelişme nedeni olarak kullanılmış, Yunanlı’nın Yunanlı’yı öldürmesini önleyecek ve Yunan Yarımadası’nda bir birlik kurmak amacı olarak görülmüş ve bir bakıma da dinsel, sosyal ve kültürel kaynaşmanın fırsatı olarak işlenmiştir."
şeklindeki bir genel niteleme önem taşıyor.
Eski toplumda,sportif olan ve olmayan bir dizi "müsabaka" organizasyonlarının,aslında savaşın ve savaş yıkımının "barışçıl" tarzda aşılması olayı olduğunu saptamak gereklidir. Bu, çok temel bir saptamadır ve "spor ritüeldi.." vb. türünden soyut lafların ötesine geçmek yararlı olacaktır.
Cüneyt E. Koryürek'in çalışmasında, konun özünün, insan bilimi bakımından yeterince kavranılamamış olduğunu gösteren bölümler de bulunmaktadır. Örneğin o yazıda şöyle denilmektedir:
"Olimpiyadlar’da tüm sporcular çıplak olarak yarışırlardı. Güneşden fazla rahatsız olmamak ve ciltlerini korumak amacı ile, sporcular, vücutlarına zeytinyağı sürerlerdi."
Olimpiyatların "çıplak"lık öğesinin toplumsal anlamını, "barışçıl" karakter üzerinden daha önce açıklamaya çalışmıştık.
Sporcuların vücutlarına "Zeytin yağ" sürmelerinin gerekçesi, yukardaki gibi değildir ve bu tür "akılcı" açıklama deneyimleri, insanbilimin gelişiminin önünde daima engeller yaratmıştır. İslamın "yeşilini" "çöl"ün varlığına, "beyaz giymeyi", çöl sıcağına vb. bağlayan "akılcı/ussal " gerekçeler oluşturma girişimlerini artık tanıyoruz. Bu tür "akılcı rezonman"ların "akılsızlığı", ayın çölde, farklı toplum birimleri için "kapkara giysi zorunluğu"nu saptadığımız anda, derhal ortaya çıkabilmektedir.
Sporcuların "Zeytin yağı" kullanımı, belki kuşun taşa çarpması ender örneğinde olduğu gibi, " vücut koruyucu" bir özellik de taşımaktadır ama, sporcular ile zeytin yağı arasındaki bu ayinsel bağın kaynağı, onun sporcunun vücudunu koruma özelliği olarak ortaya çıkmış olamazdı.
Hıristiyan kiliselerin "kutsal ayin araçlarından biri" olarak hala kullanılan kutsal zeytinyağının varlığı bile, böyle bir " güneşten vücut koruma" gibi bir açıklama tarzını ileri sürerken durup düşünmeyi gerektiriyordu.
Diyelim ki "zeytin yağı", sporcuların vücudunu güneşten koruyor. Peki, başa takılan "defne" veya "zeytin" dalları da "başı güneşten korumak" için denilebilir mi?
Defne, palmiye veya zeytin'in "barış sembolü" olmalarıyla, zeytin yağının vücut koruma ile nasıl bir bağlantı vardır?
Eski toplum, farklı tür hayvan veya bitki totemlere sahipti ve kendilerini onlarla eşitlemek gibi bir uygulama içindeydiler. Boynuz takarken, kendilerini öküz, koyun, güvercin ile eşitler ve onların kılığına girerlerken; başlarına defne, tahıl, hurma, üzüm, zeytin ürünleri veya dallaları takarlarken, bunlar, hiç bir şekilde, şimdi anlaşılan anlamıyla "vücut koruma" vb. nedenleri ile ortaya çıkmış değildiler.
Olimpiyat ve "zeytin yağı" arasındaki bu ayinsel ilişki, olsa olsa, bizlere, zeytin üreticisi toplulukların, bunlardan en öne çıkanların, olimpiyat türü sportif "savaş oyunları" düzenleyiciliğindeki rolünün önemini gösterebilir.
Yine de yararlı yanlar taşıyan, Cüneyt E. Koryürek'in yazısı aşağıdadır.
*******
Kaynak: Cüneyt E. Koryürek / Olimpiyadlar
Olimpiyat Oyunları Tarihi
M.Ö. 776 (?) – M.S. 393 (?)
Çok ilginçtir - - bilim adamları “Tarih, yazı ile başlar” derler. Bir bakıma da, “Dünya tarihi, Sümerle başlamış” denebilir. Yunan tarihi ise, bu tarife göre, MÖ 776’da başlamıştır. Zira, eldeki en eski yazılı belgeler, kayıtları tutulmuş ve o yıl yapıldığı saptanmış lan Olimpiyadlar’a aittir.
Her şeyden önce kabul edilmesi gereken gerçek, dünya’da sporun Yunanistan’ın Olimpia yöresinde başlamadığıdır. Böyle bir inanış, yağlı güreş’in Kırkpınar’da başladığına inanmak kadar yanlış olacaktır. Olimpiyadlar, adını bu yöreden almış ve hiçbir kesintiye uğramadan 1200 yıl devam etmiş bir olgudur. Diğer kentlerde yapılan başka spor şölenleri de Olimpiyadlar’ı örnek almışlar, ama hiçbiri, Olimpiyadlar kadar önem taşıyamamışlardır.
Buna karşın, bir tarihçi gözü ile de MÖ 776’da Olimpia’da yapılan yarışmaların, Olimpiyadlar’ın ilk organizasyonu olduğu da söylemek, yeni ortaya atılan görüşler ışığında, pek kolay olmayacaktır. Zira, Olimpia yöresindeki kazılar sonucu ortaya çıkan bulgular, bu yörede çok daha önceleri bu gibi yarışmaların yapıldığını göstermiştir. Daha doğru bir anlatımla – MÖ 776’da Olimpia’da yapılan yarışmaların, kayıtları tutulmuş ve bu belgeleri elimizde bulunan en eski tarihli Olimpiyad olduğunu söyleyebiliriz.
İkinci çok önemli bir husus, Olimpiyadlar’ın başından beri, Yunan yarımadasında büyük ilgi görmediğidir. MÖ VII. Yüzyıl’da yaşadığı sanılan Homer’in eserlerinde bu kutsal olduğu kadar spor ve sanata dönük yarışmaların yer almaması da epey düşündürücü bir gerçektir. Arkeolojik bulgulardan faydalanan bazı tarihçiler, MÖ XV. Yüzyıldan beri yörede yapılmakta olan bu gibi organizasyonların, MÖ 776’dan sonra biraz canlandığını dahi ileri sürmektedirler.
Günlük yaşam içindeki yeri kesinlikle bilinmemekle birlikte, Sümer, Mısır ve Mezopotamya uygarlıkları devrinde günümüzde yapılan sporlara benzeyen fiziksel aktivitelerin yapıldığı bilinmektedir. Olimpiyadlar’ın felsefesinde, kesinlikle Hitit ve Minos uygarlıklarının etkileri görülür. Girit Adası’ndaki MÖ XV. Yüzyıl içinde yapıldığı saptanan freskolarda sağ ellerinde eldiven olan gençlerin boks yaptıkları görülür. Hititlerdeki, “Amaç Yenmektir” prensibi de Olimpiyadlar içinde büyük yer almış olup, eldeki belgelerde de sadece yarışmaları kazananların ismine rastlanırken, hiçbir yarışmada, yenilenlerin adı görülememiştir.
Hitit uygarlığındaki bazı inanışların, Olimpiyadlar’da da yer alması gayet doğaldır. Coğrafi yakınlık, kültürlerin ve inanışların karışması Olimpiyad törenlerinde ve felsefesinde de görülür.
Hitit’te, cenaze törenlerinde ölüler yıkanırken, Yunan’da bu olayı Olimpiyadlar’da büyükbaş hayvanların Zeus için ateşte kavruluncaya kadar yakılması tarzında kendini göstermektedir.
Diğer taraftan, Hitit toplumunda, doğa’daki ikili çelişki - - sıcaklık- -soğukluk, gece-gündüz ve iyilik-kötülük olarak ele alınırken, bu anlayış Olimpiyadlar’da, “iyi” olanın “kötü” olana üstünlüğü olarak kabul edilmiş ve belki de bu nedenle, sadece yenen sporcunun adı adeta kutsallaştırılırken, yenilen sporcunun da adı dahi anılmamıştır.
Tarihçilerin üstüne basarak vurguladıkları başka bir husus da, Olimpiyadlar programında yer alan sporların, yüzyıllardır yapılan sporlar olduğunun ve bu sporların Yunanlılar tarafından keşfedilmediği, Mezopotamya, Anadolu ve Ege yörelerinden geldikleridir.
Olimpiyadlar’ı, bir bakıma Yunanlılar’ı birbirine kaynaştırmak için kullanılan toplum liderleri, daha da ileri bir görüşle, Olimpiyad ve şampiyonların yarattığı adeta efsanevi havayı, yörenin başka bölgelerine de taşımak amacıyla, başarı göstermiş ve efsane olmuş bazı şampiyonların heykellerini, çeşitli kentlerde meydanlara dikmişlerdir.
Klasik Olimpiyadlar’da iki temel unsuru daima hatırlamak gerekir. Bunlardan biri, Yunan felsefesinde yer almış ve “Arete” diye adlandırılan ve “Güç” anlamına gelen bir kavramdır. Bu güç, savaşda düşmanı yenecek ve Olimpiyadlar’da ise, rakibini alt edecektir. Diğer unsur ise, günümüzün dünyasında dahi daha yeni anlaşılır bir kavram olan sponsorluk kurumudur. Eski Yunan’da, Olimpiyad şampiyonları, adına katıldıkları kentlerle anılırlardı. Elinde bir şampiyonu destekleyecek veya şampiyon olacağına inandığı bir genci koruyacak imkanı olan hemen her kent, bu şampiyonların kendi kentleri adına yarışmaları için bütün imkanlarını kullanırlardı. Bu şampiyonlar da, kentlerin bu cömert davranışlarını hak edebilmek amacıyla, spor’u bir meslek haline dönüştürmüşlerdi. Bu duruma göre, Eski Yunan’da hemen her şampiyon yer bakımından bir profesyoneldi ve geçimini sponsor’dan aldığı destek ve yarışmalarda kazandığı ve hemen paraya çevirebildiği eşya ve mallardan gelen para ile sürdürebiliyordu.
Olimpiyadlar’da şampiyonluğa verilen önem bizlerin bugünkü kafa yapımız ve anlayışımız ile değerlendirilemez. Eski Yunan’da toplumlar, taptıkları tanıların, insan’ın tüm niteliklerini taşıdıklarına inanırlardı. O zamanlardaki inanışına göre de, Olimpiyadlar’da şampiyon olan bir sporcu, sanki bir yarı-tanrı gibi el üstünde tutulurdu. Bir Olimpiyad şampiyonu’nun yanında, yendiği bir rakibinin adının dahi geçmemesi belki de bu nedenden kaynaklanır.
Eski Yunan’daki anlayış, ölümden sonra kavramını kabul etmemişti. Belki de bu nedenle, tanrıların insan nitelikleri ile yaşadıklarına inanan toplum, bir bakıma, yarı-tanrı olarak kabul ettikleri Olimpiyad şampiyonlarına taparcasına hayrandı.
Klasik Olimpiyadları sadece bir spor şöleni olarak görmek doğru olmayacaktır. Efsaneye göre, Tanrılar Tanrısı Zeus için yapıldığı söylenen bu yarışmalar, zamanla, birbirleri için savaşan Yunan kentlerinin barış zamanındaki savaş manevraları olarak kabul edilmiş, savaşda başarılı olacak gençliğin fiziksel yapısının gelişme nedeni olarak kullanılmış, Yunanlı’nın Yunanlı’yı öldürmesini önleyecek ve Yunan Yarımadası’nda bir birlik kurmak amacı olarak görülmüş ve bir bakıma da dinsel, sosyal ve kültürel kaynaşmanın fırsatı olarak işlenmiştir. Olimpiyatlar’ın 28 yüzyıllık tüm tarihini üç bölümde inceleyebiliriz.
1. MÖ 776 yılında yapıldığına dair elimizde kalıntılar bulunan ve MS 393 tarihinde, o zamanlar Constantinopolis diye adlandırılan bugünkü İstanbul’da oturan Roma İmparatoru I. Theodosius tarafından sona erdirilen ve “ Klasik veya Eski Olimpiyadlar” diye adlandırılan 1.169 yıllık tarihçe.
2. MS 393’den 1896’ya kadar geçen ve belki de doğru olarak, “Yarı-Unutulmuşluk” devri diyebileceğimiz 1.503 yıllık zaman kesimi.
3. Yıllar önce yapılmış ve devamlı olamamış bazı organizasyonlardan ders alan, hayatını ve servetini ortaya koyarak, 1896’da ilk Olimpiyadlar’ı organize eden Baron de Coubertin’in başlatıp devam ettirdiği “Modern Olimpiyadlar.”
Adını, yapıldığı Yunansitan’daki Olimpia yöresinden alan Olimpiyadlar’ın başlangıç tarihi, kesinlikle, MÖ 776 olduğunun saptanamamasına rağmen, bu olayı başlatan nedenler konusunda tarihçiler, aralarında pek anlaşamamaktadırlar.
Bazıları, Olimpiyadlar’ın “Tanrılar Tanrısı Zeus” adına yapıldığını savunurken, diğerleri, o devirde efsanevi bir kahraman olarak adı hürmetle anılan Pelops’un hatırası için başladığını söylerler. Aslında, Olimpiyadlar’ın tarihi incelendiğinde, zamanla Yunan tiyatrosunun belkemiğini oluşturacak trajedi, dram ve sempolizmin büyük rolü olduğu görülecektir.
Eldeki bilgilere göre, bu ilk Olimpiyadlar’In programında, “stade” diye anılan spor sahasının uzunluğu olan 192 metreyi kapsayan bir sprint (hız) koşusu bir bakıma, Olimpiyadlar’ın temelini oluşturduğundan dolayı, her Olimpiad, bu koşunun galibinin adı ile anılırdı. Bu nedenle de, MÖ 776 Olimpiyad Oyunları’nın adı Coroesbus veya Koriobus olarak da geçer.
Bu arada, bölgede güvenin sağlanması ve halkın daha rahat bir yaşama kavuşması ile, Olimpiyad programı da zamanla zenginleşti. Gençlerin de bu Oyunlar’da yer almasını sağlamak amacı ile, kendi aralarında yapılan çeşitli spor yarışmalarına katılmaları gerçekleşti.
Olimpiyadlar’daki şampiyonluğun önemini ve kıymetini anlamak için, bir zamanlar Yunanistan’ı hakimiyeti altına alan Makedonya Kralı ve Büyük İskender’in babası II. Philip’in dahi MÖ 356 ve daha sonraki iki Olimpiyad’a da katılarak, hem de üç ayrı spor’da birinci olduğunu bilmek yetebilir.
Klasik Olimpiyadlar’da şampiyonlar genelde, spor’u bir meslek olarak kabul ederlerdi. Bu nedenle de, her dört yılda bir yapılan Olimpiyadlar’a hazırlık olarak, bu süre içinde diğer kentlerde yapılan yarışmalara katılır, ve bir bakıma, formlarını korurlardı. Bunlar arasında, MÖ 164, 160, 156 ve 152 yıllarında, yani 154,155,156 ve 157. Olimpiyad Oyunları’nda kısa ve uzun mesafede ve zırhlı koşuların hepsinde birinci olmuş ve tam 12 kez şampiyon olan Rodos’lu Leonidas, bir efsane şampiyon olarak anılır.
Romalılar’ın MÖ II. Asırda Yunanistan’a hakim olmaları ile Oyunlar’ın kurallarında bazı değişiklikler yapıldı ve sadece Yunan vatandaşına açık olması gereken Olimpiyadlar’a, Roma İmparatorluğu’nun sınırları içindeki herkesin katılması gerçekleştirildi.
Pek çok tanınmış asker ve aralarında zamanında Roma İmparatoru dahi olmuş kişiler Olimpiyadlar’da yarıştı. Spor’la hiçbir ilgisi olmamasına karşın, kendisinin de tarihe bir Olimpiyad şampiyonu olarak geçmesini isteyen Roma İmparatoru Nero, MS 65 yılındaki Olimpiyadlar’da programda olmayan atlı araba yarışmaları yaptırmış ve katılmış, rakiplerinin korkudan yarışamadıkları bir ortamda, Olimpiyad şampiyonu olmayı başarmıştı.
Demokrasi’nin beşiği olarak kabul edilen Yunan’da Olimpiyad Oyunları, sadece Yunanlılar için yapılırdı. Hiçbir yabancı veya esirler Oyunlar’a katılamaz, kadınlar da, sahaya seyirci olarak dahi giremezlerdi. Yetkililerin gözünden kaçarak, seyirci olarak sahaya giren kadın, en yüksek bir tepenin üstünden aşağı atılarak ölüme gönderildi. Tarihçiler, bu ölümcül kazanın tek bir kez uygulanmadığını ve ailesinde pek çok Olimpiyad şampiyonu olan bir kadının, yakalanmasına rağmen, serbest bırakıldığını yazarlar.
Kadınların yarışmaların yapıldığı sahaya girmesi, sadece arabayı çeken atların sahibi kadın olduğu zaman gerçekleşebilirdi.
Olimpiyad Oyunları arasındaki dört yıl “Olimpiad” diye adlandırılır ve Oyunlar sırasında tüm yetki hakeme bırakılırdı. Zamanla, spor dallarının çoğalması nedeniyle hakemlerin sayısı 10’a çıkarılmıştı.
Oyunlar sonunda şampiyon olan sporcuya verilecek ödüller de hakem tarafından verilirdi.
Yarışmalara katılmak isteyen genç, Yunan vatandaşı da olsa, hakemlere hırsızlık veya cinsiyetten sabıkası olmadığını ispatlaması gerekirdi. Yarışmalara kabul edilen sporcuların adları ve katılacakları spor dallarını gösteren bir liste, herkesin görebileceği bir yere konur ve Oyunlar sonuna kadar asılı kalırdı. Katılacak atletler, Olimpiyad kurallarına uyacaklarına dair yemin ederlerdi.
Zamanla, seyirci sayısının artması ve eldeki tesisin yetersizliği nedeniyle ilk yapılan stad üç kez yenilenmişti. Onbinlerce seyircinin ayakta seyrettiği Oyunlar sırasında, zamanın tanınmış feylesof, düşünür, şair ve hatta tarihçileri de gelir, konuşmalar yapar ve Olimpiyadlar’ı seyrederlerdi.
Stad’ın içten içe boyu, 192 metrelik koşunun yapılabileceği uzunlukta olup genişliği de 35 metreyi geçmezdi.
Eski Olimpiyadlar’la günümüzün sporları arasındaki en büyük fark, Olimpiyadlar’ın tamamen kişi sporuna dayalı bir anlayışla programlanmış olmasıdır. Eski Olimpiyadlar’da, bu nedenle, hiçbir takım oyunu veya sporuna rastlanamaz. En kısa koşu, 12 yüzyıllık bilinen tarihi içinde, 192 metre ve en uzunu da, daha sonraları eklenen ve adına “uzun koşu” denen, stad’ın, başından sonuna kadar yedi veya 24 kez koşulmasını kapsayan yarışlardı.
Zamanımıza kadar yıpranmadan durabilen heykel ve yapıtlarda görülen güzellik ve mükemmellik vasıflarını Olimpiyadlar’da da kullanan Eski Yunanlılar, Olimpia’daki spor yapılan yörede yönetim, sağlık merkezleri ile Olimpiyadlar’a katılacak sporcuların yarışmalar başlamadan bir ay önceden gelmeleri gerektiğinden, bu sporcuları barındıracak lojmanların ve bunların yanında sanat eserlerinin bulunmasına dikkat ederlerdi.
Olimpiyadlar’da tüm sporcular çıplak olarak yarışırlardı. Güneşden fazla rahatsız olmamak ve ciltlerini korumak amacı ile, sporcular, vücutlarına zeytinyağı sürerlerdi. Olimpiyadlar’ın bu haşmeti, etrafa saçtığı hürmet, şampiyonların şöhreti ve toplum üzerindeki olumlu etkisinden olacak, zamanın pek çok tanınmış yazarı, olayı konu olarak ele almıştı. Bu yazarlar arasında, Eski Olimpiyadlar’a eserlerinde çok büyük yer veren kişi olan Pindar akla gelir. Ama, bu kadar heyecan, zafer, yenilgi, dram ve trajedinin gözler önündeki bir toplamı olan Olimpiyadlar’ı konu ederek, şairliği yanında, spora verdiği önemle MÖ 518-438 yılları arasında yaşadığı sanılan Pindar, bir bakıma da “Spor Yazarlarının Babası” ünvanını alacak kadar meşhur olmuştu.
Eski Yunan’daki abartılı anlatış tarzıyla kaleme alınmış şiirleri ile, şampiyonların Olimpiyadlar’daki yarışmalarını anlatan Pindar, kendi hayal gücünden çıkardı bir kahramanın da zamanımıza kadar gelmesini sağlamıştır.
Atina’nın, şimdiki İranlılar’ın dedesi sayılabilecek ve yakın yörelerde büyük imparatorluklar kurmuş Persler’i MÖ 490’da yendikleri Maraton Savaşı’nı anlatan bir şiirinde Pindar, Philippides adlı bir askerin, Atina’ya 40 km’lik bir mesafede bulunan Maraton’dan koşarak gelmesi, zafer haberini vermesi ve yorgunluktan düşüp ölmesini anlatmış ve bu şiir zamanımızda dahi, hala gerçek olarak algılanan bir kanı haline dönüşmüştür.
Aslında, o zamanlar, uzun mesafe haberleşmesi, bu işi meslek haline getiren ve idmanlı kişiler tarafından yapılırdı. “Tarihçilerin Babası” diye anılan Heredot’un bu konuda hiçbir şey yazmaması, işin Pindar tarafından dramatize edilmiş bir olay olduğunu desteklemektedir.
Olimpiyadlar tarihi, zamanla çok gelişecek ve günümüzde dahi bizleri heyecanlandıracak Yunan tiyatrosunun tüm trajedi, dram ve sembolik kavramlarına sahiptir. Olimpiyadlar süresince yapılan türlü şenlikler ve törenler arasında bir “Kara Koç” kurban edilmesi olayı da bu sembolizmin gayet açık bir örneğidir. Yöreye adını vermiş ve yönetimde bulunduğu sürece çok başarılı olmuş Pelops’un hayatının bazı bölümleri, Olimpiyadlar sırasında, gayet sembolik olarak yaşatılırdı. Efsaneye göre, Pelops’u öldüren babası, cesedi parçalara ayırmış ve bir kazanda pişirdikten sonra, belki de tanrılara sunmuştu. Buna dayanarak, Olimpiyadlar sırasında Zeus tapınağı’nın merdivenleri yerine, bir çukurda kesilen “Kara Koç”, bir bakıma, “Kara Kişi” anlamına gelen Pelops’u çağrıştırırdı.
Olimpiyad’ların yapıldığı sahanın, zamanla genişlemesi, büyük ve sanat eseri olarak kabul edilen yapıtların yer alması, 12 metre boyunda bir Zeus heykelini içine alabilecek kadar büyük bir tapınağın yapılması, spor tesisleri ve sporcuların barınakları ile birlikte, bu bölgenin gayet çarpıcı v göz alıcı ve turistler için çekici bir yer olmasını sağlamıştır.
Roma, Yunanistan’ı egemenliği altına aldığı MÖ II. Yüzyıldan itibaren, Oyunlar’a katılma, imparatorluk sınırları içindeki her vatandaşa tanındı. Roma!nın spor’a genelde “eğlence” olarak bakması da, Olimpiyadlar’ın kalite ve değerini azalttı denebilir.
Bazı tarihçilere göre, Olimpiyadlar’ın çok sayıda seyirciyi yöreye getirdiğini ve bazı yıllar seyircinin 40.000’in üstünde olduklarını yazarlarsa da, bu kadar büyük bir kitlenin, Oyunlar’ın yapıldığı stad’a sığması imkansız gibi görülmektedir.
Kaynak: Cüneyt E. Koryürek / Olimpiyadlar
***
Demir Küçükaydın ve Spor'un Anlamı Hakkında
Demir Küçükaydın’ın “Ulus, Spor, Politika” hakkında da yazmasını; “tarihte spor”, “tarihte tatil” hakkında tezler ileri sürmesini; [“spor”lar birer ibadetti”]… biçimlerinde yargılarda bulunmasını vb. bir yanıyla memnuniyetle karşılıyoruz.
Özellikle de D. Küçükaydın’ın moderatörlüğündeki sitede, insanbilimin konularının başlıklar düzeyinde bile olsa, o okur profiliyle buluşturulması yararlı olmaktadır. Şimdilerde 60’larına merdiven dayamış çoğu “eski tüfek”in, 20’li yaşlarda öğrendikleri yavan tekerlemeleri satmaya devam ettiği şartlarda, bugünkü toplumu bütün hareket ettirici akslarıyla birlikte tanıma çalışmasında tarihteki topluma başvuruda bulunmak önemlidir ve bu yöndeki büyük eksikliğin giderilmesi yolundaki her girişime destek vermeye çalışıyoruz.
Bununla birlikte, bu söylediğimiz husus, toplum bilim alanında gelişigüzel teoriler oluşturma girişimlerine karşı çıkmamak anlamı taşımıyor.
Sayın Demir Küçükaydın, dostça uyarılara rağmen, doğru düzgün bir tarihsel arka plana dayandığını gösterir en küçük bir işaret bulunmayan bu derlemesinde, toplum bilim bakımından spor konusunda sorulması gereken en temel soruyu bile soramadan, bir dizi (ispatlama çabası olmadan) iddialı lafları tekrara devam ediyor:
“Tarih’te nasıl uluslar yoktu ise, spor da yoktur.
Tarihte spor olduğu, modern toplumun, hatta ulusçuluğun bir uydurmasıdır. Tatil de, spor da, ulus da, bütünüyle modern toplumun bir ürünüdür ve modern toplumun dinine aittirler.
“Ata sporu”, koca bir ulusların tarihi olmadığı gibi Türklerin veya başka milletlerin tarihleri ve ataları da yoktur; hem de o “atalar” spor yapmıyorlardı. Onlar tatil de yapmıyorlardı, onların ulusları olmadığı gibi.”
Burada ele alınan her konu ve ileri sürülen her tez üzerinde durma olanağı şimdilik yok.
“Cumartesi Tatili” hakkında, sayın Küçükaydın’a, üç-dört yıl önce kısmen yanıt vermiştim. Onun “tatil” diye “işçi sınıfı adına” övüp göklere çıkardığı “Cumartesi (ve Pazar) tatili”, Hıristiyanlık ve Musevilik için ağıt, elem ve ayin günü olarak şekillenmiş günlerdi. Bu günlerin “çalışma yasağı” özelliğinin tarihteki asıl anlamı, modern “dinlenme” değildi. Tersine bu günler, diyelim ki Musevilik açısından, günümüzde bile, Cumartesi günleri et yeme, ateş yakma ve yemek pişirme yasağı olarak ve dua edip ayinlere katılma kuralı olarak devam etmektedir.
Aslında bir hafta boyunca Pazartesiden Pazar’a kadar her farklı gün, “yaratılış” ittifak şölenine katılan Mezopotamya ön toplum birimlerin her birisi için “yeme-içme yasağı”nın bulunduğu, “tövbe” ve “af” dilemenin merkezde olduğu temel ayinsel gün olarak karşımıza çıkmaktadır.
Olimpiyat hakkında yazan sayın Küçükaydın’ın, “tarihsellik” bakımından verimli bir bilgi tarlasında dolaşmasını bekleme hakkımız var. Fakat o, neredeyse şu tür küçük “bilgi”lerle yetiniyor:
“Örneğin, eski Yunanlıların olimpiyatları, farklı Gens’ler (Site’ler, Komün’ler) arasındaydı”
Sayın Küçükaydın, oldukça uzun ve detaylı yazmasına yazıyor ama, bir çok halde olduğu gibi, burada da, yazılarında konunun en temel soru-la-rını sormayı atlıyor:
“Eski Yunan Olimpiyatları, farklı Gens’ler (Siteler, Komün’ler) arasında” hangi sosyal, toplumsal rolü yerine getiriyordu?
Sportif olsun veya olmasın, “münazara” ve “söz düellosu”ndan “silahlı düello”ya kadar ve bütün biçimleriyle “şans oyunları”, eski toplumun “şiddet” ve “savaş” kültünden uzaklaşıp, onun yerine temsilciler yoluyla savaşarak barışı genelleştirme kurumları olarak gelişip şekillenmişlerdir.
Temel vargı ve tez budur!
Eskiden Turan Dursun’lar, herhangi bir konuda, dinsel tavırları mahkum etmek istediklerinde, “bunlar …eski hurafeler” deyip konuyu bağlamaya çabalardı. Böylece bu “eski hurafelerin kaynağı”nın ne olduğu temel sorusunu her seferinde geçiştirmek başarılabiliyordu.
Anlaşıldığı kadarıyla şimdi de sayın Küçükaydın,
“Tarihte spor yoktu. Bugün spor diye tanımlanan “spor”lar birer ibadetti.
Spor da tatil de baştan aşağı dinseldirler.”
gibi ifadelerle, tarihteki bu tür olgulara “dinsel” “ayinsel” diyerek, onların toplumsal anlamlarını ve ortaya çıkış biçimlerini derinlemesine anlama çabasını geçiştirmiş olmaktadır.(*)
Bizim beklentimiz, Demir Küçükaydın’ın, bu tür toplumsal konuları, ciddiyetle ele alarak tanıtması ve her şeyden önce de, bizzat tanımaya çalışmasıdır.
Dostlukla.
****
(*) Tarihsel bakımdan konuların özünden hayli uzak olunduğunu aşağıdaki iddiacı tezlerden de anlıyoruz:
[“Belli sporların belli sınıflarla ilişkisi bir veridir. Örneğin atın üzerine binilerek yapılan at yarışları ile, atın arkasına küçük bir araba takılarak yapılan yarışlar doğuşları ve sonraki gelişimleriyle iki farklı sınıfa ait olmuşlardır.
Birinin kökleri komün şeflerine, şövalyelere kadar giden asillerin yaşantısından ve olanaklarından kaynaklanır, diğeri atlarının ardına taktıkları arabalarla süt götüren köylü ve işçilerin bu esnada birbirileriyle yaptıkları yarışlardan. Bu fark, bütün profesyonelleşmeye rağmen, bu gün bile onları yapan ve izleyen kitlelerde görülebilir. Birinde asiller, soylular, zenginler, diğerinde daha sıradan insanlar yoğunluktadır.”]
Bir kişi, sadece İlyada’yı okumuş olsa bile “arabalı at yarışının” kaynağının “süt götüren köylü ve işçi” olamayacağını bilir. Bunları tez diye ileri sürerken bin defa düşünüp sonra yazmak lazım.