Barış Çağrıları, STK ve Sendikalar
“Demokratik açılımın” Kürt halkının örgütlü gücünü tasfiye etmeyi amaçladığı baştan beri belliydi. Egemenlerin “iyi şeyler olacak” söyleminin ne denli sahte olduğu bugün kraldan daha kralcı olan kesimlerinde “kabul” ettiği bir gerçeklik durumunda. Ancak bu “kabul” psikolojik savaş yöntemleriyle sorunu çarpıtma anlayışından vazgeçildiğini ifade etmiyor. Bugün kendisine Sendika ve STK sıfatını yakıştıranların bir kısmı yaptıkları çağırılarla sahibiplerinin sesini duyururken, bazıları da sahte barış çağrıları yapıyor. Bu iki kesimin oynadığı rol egemen güçlerin basit bir figüranı olmaktan öteye geçmiyor. Mesele Kürtlerin eşitliği ve özgürlüğü olunca gören gözleri kör, duyan kulakları sağır, konuşan dilleri de dut yemiş bülbüle dönüyor. Kuşkusuz ki bu örgütlerin yanı sıra gerçekleri dile getiren emek ve demokrasi güçleri de var. Ve onlara çok iş düşüyor...
29 Mart seçimlerinden sonra yaşananlara bakıldığında “demokratik açılım” yapılması bir yana demokrasi mücadelesi verenlere karşı faşist rejimleri aratmayan siyasi soykırım ve yargı terörü uygulandığı görülür. 1500 aşkın Kürt politikacı, seçilmiş yöneticiler, Belediye Başkanları gözaltına alınıp tutuklandı. DTP kapatıldı. Ahmet Türk ve Aysel Tuğluk’un milletvekillikleri düşürüldü. Bugüne kadar resmi olmayan rakamlara göre 4 bin çocuğun TMY kapsamında 'örgüt üyeliği' ve 'propaganda' suçundan yargılanmasına devam ediliyor.. İHOP’ göre "2009 yılı sonu itibariyle cezaevlerinde tüm suçlardan 2 bin 544 çocuk tutuklu ve 245 çocuk hükümlü bulunmaktadır. Çocukların tutuklu yargılanma oranı da yüzde 90'dır." (Fırat Haber A) Baharla birlikte hiçbir dönemde olmadığı kadar askeri yığınak yapıldığı ve operasyonların yoğunlaştığı bilinmektedir. İmhanın ve teslim almanın dışında herhangi “açılım” yapılmamıştır. Egemenlerin “çözüm niyeti” olmadığı bu süreçte açık bir biçimde ortaya çıkmıştır.
Haziranın başından beri yaygınlaşan ve şiddetlenen çatışmalar başta egemen güçler olmak üzere çeşitli kurum ve kuruluşların ard arda “düşüncelerini” açıklamasına neden oldu-oluyor. Egemenler, yanlarına liberal çevreleri katarak psikolojik savaş yürütüyorlar.
Erdoğan hükümeti “terör örgütü” ve “taşeron örgüt “ edebiyatı eşliğinde ABD, AB, NATO, Kürt federe yönetimi, Irak, Suriye ve İran'dan PKK ile aktif olarak savaşmasını istiyor. NATO'dan 5'inci maddenin uygulanmasını, Obama yönetiminden yoğun istihbarat ve süper kobralar talep ediyor. İsrail’le var olan askeri işbirliğini pekiştiriyor, heronlar almaya devam ediyor. Gizli görüşmeler yapıyor. AB'den ise hem PKK'lilerin yakalanıp teslim edilmesini hem de dörtlü mekanizmaya dahil olmasını istiyor. Erdoğan, G20 zirvesine katılmak için gittiği Toronto’da, yaptığı basın toplantısında PKK’yle mücadelede NATO’nun da rol alması gerektiğini söylemişti. Erdoğan’ın açıklamasından bir hafta önce, Genelkurmay Başkanı Başbuğ da Çanakkale’de benzer ifadeler kullanmış ve ‘NATO daha aktif olmalı’ demişti. Başbuğ, “NATO’nun sadece çoğrafi alanın sınırları içersinde hareket etmekle yetinmeyip, üye ülkelerinin kolektif güvenlik çıkarlarının tehdit altında olduğu bölgelerde de aktif olması gerekmektedir” ifadelerini kullanmıştı. Hükümet yetkilileri 500 bin kişilik paralı-profesyonel bir ordu oluşturmaktan, özel timlerin devreye sokulmasından söz ediyor. Kirli savaş uygulamalarının işaret fişekleri yakılıyor. Güpegündüz Hasankeyf’te olduğu gibi köyler yakılmakta, Hatay’da kekik toplayan köylüler PKK'li diye öldürülmekte ve en son Lice kırsalında olduğu gibi masum insanlar katlediliyor.
TC inkârcı ve imhacı politikada ısrar ediyor. Bu politika son güvenlik zirvesinde ve MGK toplantısında da kararlaştırıldığı gibi “Topyekûn savaş” konseptiyle devam ettirileceği açıklanmış durumda. Erdoğan ve Başbuğ Gediktepe karakoluna giderek bu yaklaşımlarını somutlaştırdılar. Aynı anlayışla CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu, Başbuğ’la birlikte ama “çömelmeden” karakol ve mevzileri ziyaret etti.
Yaşanan süreç her geçen gün daha da ağırlaşmaktadır. Şovenizm akıl almaz bir çılgınlıkla körüklenmekte yaşam alanları zehirlenmektedir. Adı sendika ve STK olan kuruluşlar da temsil ettikleri sınıfa ve topluluklara ihanet ederek adeta devlet- hükümet güdümlü bir duruş sergileyerek demeçler veriyor çağırılarda bulunuyorlar. Verilen demeçlere yapılan çağrılara bakıldığında egemenlerin klasik söylemi işitiliyor.
Mazlum Filistin halkının yıllardır çektiği acılara sesiz kalanlar, Filistine sahip çıkanları anarşist-bölücü ilan edenler, bir süredir Filistinliler için, Gazze için sahte gözyaşları döküyorlar. Bölgesel güç politikalarıyla, iç politikadaki hesaplarıyla “Van minut” çıkışlarıyla “kahramanlık” yapmaya çalışıyorlar. Gazze için timsah gözyaşları dökenler , “yanıp yıkılanlar” sıra Kürtlere gelince gerçek kimliklerini ele veriyorlar. İslami kimlikle öne çıkan bazı çevrelerde ya suskun kalıyor ya da devletin yanında yer alıyorlar... Çatışmaların yaygınlaşmasıyla birlikte yapılan çağrılarda esas muhatabın kim olduğu açıkça çarpıtılıyor. Kürt halkını kölelik statüsünde tutmakta ısrar eden inkâr ve imha siyasetini sürdüren egemen güçler adeta aklanıyor...
Kürt sorunu tabiî ki ekonomik, sosyal, siyasal, kültürel çok yönlü bir sorun... Ancak. Kürt sorunu çeşitli veçheleri olmakla birlikte öncelikli olarak politik bir sorundur. Yine Kürt sorunu demokrasi sorunudur. Demokrasi ise öncelikli olarak Kürt sorununun çözümüne bağlıdır. Bugün bütün ilişki ve çelişkilerin çözümü, Kürt sorunun çözümü-çözümsüzlüğü noktasında düğümlenmektedir. Bütün bu gerçekler egemenlerce çok iyi biliniyor...
Bugünlerde Kürt sorunun tartışılması alabildiğine gündemleşmiş durumda. Tartışmacıların çoğu bilinen klasik resmi bakış açısını aşamıyor-aşamıyor... Doğruları ifade etmeye çalışan şahsiyetlerin ise sesi pek duyulmuyor. Sorunun çözümünü Kürtlerin midesini doyurmaktan geçtiğini söyleyen Kılıçdaroğlu’ndan sonra Rize belediye Başkanının Kürtleri aşağılayan ve cins ayrımcılığını ifade eden ırkçı yaklaşımı öyle bireysel bir tutum olarak geçiştirilmemesi gerekiyor. Bu yaklaşım sömürgeci siyasetin, ırkçı-asimilasyoncu, tecavüzcü bir kültürün dışa vurumudur, dile gelişidir. Irkçılıkla zehirlenen yaşam alanları emekçileri de etkilemeye devam ediyor. Irkçılığı yeniden üreten merkezlerden olan sendikalar da emekçilerin zehirlenmesinde büyük bir rol üstlenmiş durumdalar. Rize Belediye Başkanı şahsındaki bu mantaliteye karşı ciddi bir tepki gelişemiyorsa herkesin sorumluluk hissetmesi gerekiyor.
Sorumluluğun büyüğü kendi sınıflarına ihanet eden, temsil ettiği üyelerin çıkarını temsil etmeyen Sendika ve STK’lardadır. Sendika ve STK'ların oynadığı bu uğursuz rolü açığa çıkarmak, teşhir etmek oldukça önemlidir. Üyelerinin en sıradan ekonomik taleplerine, çalışma haklarına sahip çıkamayan, egemenler karşısında süt dökmüş kedi misali duruş gösteren bu ağalar, Kürt sorunu söz konusu olduğunda aslan kesilip şovenizmi körüklemekten çekinmiyorlar.
Kendisine STK diyen hükümet ve devlet güdümlü 32 kuruluş Diyarbakır’da basın açıklaması yaptı. Açıklanan bildiride: Hiç kimsenin kendileri adına kan dökmemesi gerektiği belirtilerek koşulsuz silah bırakılmasından söz ediyorlardı. Basın açıklamasını yapan Yıldız, "Kimse kan dökerek hak talebinde bulunmasın, hak talep ederken haksızlık yapmak meşru değildir. Zulüm kimden gelirse gelsin; zulmü tasvip etmiyor ve kınıyoruz. Bizler duyarlı vatandaşlar, STK'lar ve kanaat önderleri olarak sorunun kalıcı çözümünün 'Kardeşliği ve hukuku esas alan sivil bir anayasa'da olduğuna inanıyor ve bunu savunuyoruz. Toplumun bütün kesimlerini tanıyıp kucaklayan, sivil, katılımcı, hukukun üstünlüğünü esas alan bir anayasanın hayata geçirilmesi 'toplumsal barış' adına elzemdir." dedi. Kısa bir konuşma yapan İnsan ve Erdem Hareketi Başkanı Ahmet Ay ise şunları söyledi: "Silahlar sussun diyoruz. Eğer bugün silahlar susmazsa yarın susacak. Ama 60 bin insanımız ölecektir. Ya silahlar susacak yoksa önce açlık grevi, sonra ölüm orucu tutacağım." (Radikal 2010–06–25)
Söz konusu ifadelere atıfta bulunan Erdoğan "Tek taraflı ve koşulsuz silah bırak" çağrısını takdir etti. Çağrının PKK'ya yapıldığını kaydeden Erdoğan “bölücü terör örgütü silah bırakıyorsa operasyonel noktalarda güvenlik güçleri sayılarını minimize edecektir.” (Radikal 25.06.2010) ifadesinde bulunuyordu.
Benzer bir çağrıyı da Ufuk Uras yaptı. Ufuk Uras, TBMM de düzenlediği basın toplantısında "PKK 'aktif savunma' dediği tarzdan vazgeçmeli, tek yanlı ateş keserek barış tavrı ve dilinde devam etmelidir.” demişti...
Böylesi çağrıların egemenleri rahatlattığını ve sevindirdiğini ifade etmek malumun ilanıdır… Dahası böylesi çağrılar egemenleri güçlendirdiği gibi onların tarihsel haksız konumlanışlarını da meşrulaştıran bir anlayıştır. Bu tür çağrılar yıllarca yapıldı. Defalarca tek yanlı ateşkesler ilan edildi. Ancak olumlu Hiçbir sonuca ulaşılmadı. Kürtler hiçbir zaman muhatap alınmadı. Hep yok sayıldı. Sömürgeci siyaset klasik inkâr politikasını görünüşte terk etmiş olsa da Kürtlerin kolektif haklarını kendi geleceklerini özgürce belirleme ve örgütlenme haklarını tanımamakta ısrar etti...
Abdullah Gül’le yapılan görüşmeye katılan 17 kuruluş arasında sendikalar da vardı. Toplantı sonrası kuruluşlar adına açıklamayı TOBB Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu yapmıştı. Açıklamada, “terörü lanetlediklerini sivil toplum örgütleri olarak terörün sona erdirilmesi yönünde atılacak adımları desteklediklerini ve bu anlamda tüm sivil toplum örgütleri olarak ‘demokratik açılımın’ sürdürülmesi konusunda fikir birliği içinde olduklarını vurguladı”
Basına yansıdığı kadarıyla 17 kuruluştan biri olan Türkiye Kamu-Sen toplantıda MHP'nin sözcülüğünü yaparak OHAL ilan edilmesini savunmuş, Memur-Sen'de Hükümet güdümlü özelliği gereği o paralelde bir konuşma yapmış...
En büyük işçi sendikası Türk –İş’e gelince… Kullanılan dil ve uslup yabancısı olmadığımız geleneksel resmi ideolojinin sözcülüğünden başka bir şey değil. Türk-İş Başkanı Mustafa Kumlu Huber köşkünde yaptığı konuşmadan bir alıntı aktarmak yerinde olacaktır: “Sayın Cumhurbaşkanım, hiç kuşkusuz terörle mücadele eden kuruluşların, başta silahlı kuvvetler olmak üzere aralarında etkin bir koordinasyon sağlamaları, askeri, politik ve ideolojik saldırılar karşısında tutarlı bir tavır geliştirmeleri de önem arz etmektedir… Sivil toplum, medya ve devlet arasında terör karşısında ortak bir tutumun geliştirilmesi de çok önemlidir.”(Türk-İş İnternet Sitesi)
DİSK ise konuyla ilgili bir dosya sunmuş. Ancak İnternet sitesinde çatışma sürecinin yaygınlaşmasıyla birlikte yaptığı çağrılar okunduğunda dosyanın içeriği de kendiliğinden anlaşılıyor. Yayınlanan açıklamalarla “Barış” çağrısı yapılıyor. Meseleye nasıl yaklaştıkları şu başlıkla ifade ediliyor: “BARIŞ İSTEYEN, BARIŞ İÇİN ÇABA GÖSTERMELİDİR! İskenderun’da Deniz İkmal Komutanlığı’na yapılan saldırıda 6 gencecik askerin yaşamdan koparılmalarına nasıl tahammül edilebilir? Eğer gerçekten barış ve demokratik çözüm isteniyorsa, barış için çaba göstermek ve silahları bırakıp güvercinleri uçurmak yerine neden ŞİDDET’e ihtiyaç duyuluyor?”
Yine aynı sitede yer alan bir başka yazının başlığı da aşağıdaki başlıktan oluşuyordu: “BARIŞI GERÇEKTEN İSTEYENLER SİLAHA DEĞİL BARIŞA SARILMALI, KÜRT SORUNU TÜRKİYE’NİN DEMOKRATİKLEŞMESİ İLE BİRLİKTE CESARETLE ELE ALINMALIDIR!..”
Evet, yukarıdaki ifadeler DİSK internet sitesinden alınma... Görüldüğü gibi DİSK “Barış” çağrısı yapıyor. Ve bu çağrıyı da esas olarak Kürt tarafına yapmaktadır. Bu çağrı yapılırken yorum yapılmakta ve Kürtlerin “Barış” için çaba göstermedikleri ifade edilmektedir. Oysaki DİSK yaşanan bütün gelişmeleri çok iyi biliyor. Kimin barıştan yana olduğunu kimin savaşı dayattığını çok iyi biliyor. DİSK’ e sormak gerekiyor? Emekçilerin böylesi bir “BARIŞ” politikasını savunması doğrumudur? Bu çağrının adresi doğrumu dur? On binlerce insanın ölümüne, yaralanmasına, köylerin yakılıp yıkılmasına, boşaltılmasına faili belli cinayetlerin, işkencelerin, sürgünlerin yaşanmasına neden olan sömürgeci politika değilmi dir? Bu politika terk edilmeden Kürt sorunu çözülebilir mi? Çatışmalı sürecin kaynağı Kürt sorunu değilmi dir? Defalarca tek taraflı ateşkes ilan edildiği halde bu sorun çözüldü mü? Türkiye demokratikleşebildi mi? O halde çağrının egemen güçlere yapılması gerekmiyor mu? Egemen güçler baskı altına alınmadan emekçiler eşitliği ve özgürlüğü savunmadan, Kürt halkının en doğal haklarını kendi geleceğini belirleme ve kendini yönetme hakkını savunmadan Barış olabilir mi? Olmaz. Olursa bunun adına barış değil teslimiyet denir. Sömürgeci kölelik düzenin devam etmesi denir…
Yukarda aktardığımız devlet eksenli yaklaşımların yanında olumlu sayılabilecek kısmen de olsa gerçekleri ifade eden KESK ve Diyarbakır’da açıklama yapan 99 kuruluşun çağırılarına bakalım. KESK ve 99 kuruluş çatışan her iki kesime çağrıda bulunarak “silahların susmasını” “operasyonların durmasını, PKK’nin eylemsizlik kararı almasını” talep ederek “diyalog” ve “demokratik çözüm” önerdi..
KESK: “Sorunların çözümü doğrultusunda bütün siyasi partiler, Meclis ve Cumhurbaşkanı inisiyatif üstlenmeli; artık halkımız tarafından bir çözüm olmadığı anlaşılmış olan “askeri çözüm” anlayışına ülke teslim edilmemelidir. Silahlar susmalı, siyaset kurumu işlemelidir. Barış, diyalog ve demokrasi anlayışını egemen kılan, kardeşliği temel alan bir yaklaşım benimsenmelidir.” çağrısında bulundu.
Diyarbakır’daki 99 STK adına yayınlanan bildiride de “Her türlü operasyonlar durmalı, PKK eylemsizlik kararı almalıdır. Kürt sorununun çözüme kavuşması ve ülke insanlarımızın birlikte ve barış ortamında yaşamasını sağlamak için, çözümde etkin rol alacak bütün dinamikler sürece müdahil edilmelidir. Hükümeti, ana muhalefeti, TBMM’yi ve devletin tüm kurumlarını Kürt meselesinin demokratik çözümünün anayasal zeminini hazırlama sürecini başlatmak için eksiksiz bir irade koymaya, Kürt meselesinin çözümünde tüm tarafları ve dinamikleri yok sayan yaklaşımlardan vazgeçmeye davet ediyoruz. ” çağrısı yapılmaktadır. Bu ifadeler bir başka deyişle karşılıklı ateşkesi ifade etmektedir.
Sonuç olarak Kürt sorununun çözümü hayatın her alanında Kürtlerin eşitliğini ve özgürlüğünü kabul etmekten geçiyor. Kürtlerin eşitliğinin kabul edilmesi, işçilerin emekçilerin yararınadır. Sınıf mücadelesinin gelişmesine hizmet eder. Gerçek Sendika ve STKlar ise bu gerçekliği görüp mücadele edenlerdir... Onurlu bir barış emek ve demokrasi güçlerinin mücadelesiyle gerçekleşecektir.
- Yorum yazmak için giriş yapın veya kayıt olun
