Köxüz'ün Amaçları
KöXüz dergi ve sitesinin amaçları nelerdir? Bu amaçlara ulaşmak için nasıl bir yapıyı öngörmektedir?
KöXüz, her şeyden önce, teorik ağırlıklı politik bir dergi olacaktır. Onun bu niteliği bizzat onun amaçlarından çıkmaktadır. Bu ilişkiyi somutlamayı deneyelim.
KöXüz her şeyden önce, sosyalizmin dayanması gereken programın ne olması gerektiği sorunu üzerinde yoğunlaşacaktır.
Ancak bu yoğunlaşma, sadece kategorik olarak eski teorik temellerin ve programların yetersizliğinin bilincini hareket noktası olarak almıyor ve bu eksikliğin giderilmesi gerektiğine kategorik bir cevap olarak vermekle yetinmiyor; o aynı zamanda, bu eksiğe, taslak halinde de olsa, belli bir cevap ve öneriyi de ifade ediyor.
Bu cevap ve öneri birkaç fırça darbesiyle şöyle özetlenebilir:
Bu cevap her şeyden önce, program anlayışında bir paradigma değişikliği anlamına gelmektedir. Yani sadece programın ne olacağı değil; bu ne olacağı tartışılacak programın içinde yer aldığı paradigmada da bir değişiklik önerilmektedir.
Bu paradigma farkı kategorik olarak şöyle ifade edilebilir:
Üretici güçlerin gelişiminin önünde engel olan üretim ilişkilerini kaldırma paradigması değil; gidişe egemen olma ve yönünü belirleme paradigması; diğer bir ifadeyle, ilerleyen bir tarih ve toplum anlayışı değil; açık uçlu bir tarih ve toplumsal gidiş (oluş, prose , süreç) anlayışı.
Sorun böyle koyulunca, bu farklı anlayış, kendisini sadece, ilerlemenin önündeki engelleri ortadan kaldırmaya yönelik ekonomik ve siyasi düzenlemelerle sınırlayan bir program anlayışından; ekonomik ve siyasi ve özel ayrımının kendisini sorgulayan farklı bir uygarlık programı anlayışına geçiş olarak ortaya çıkar.
Eski paradigmada, üretim araçlarının üzerindeki özel mülkiyete son verilmesi ve pahalı, baskıcı ve bürokratik devlet cihazının parçalanması olarak özetlenebilecek program; yeni paradigmada, özel ve politik ayrımının ortadan kaldırılması; bunun için de bir geçiş aşaması olarak politik olanın ulusal olana göre tanımlanmasına son verilmesi olarak da tanımlanabilir.
Bu yeni paradigma, eski anlayışı dışlamaz, onu da kapsar ve genişletir. Böylece politik olan, politiği yok etmeye, yani devleti yok etmeye yönelik bir amaca göre tanımlanabilir. Bu hemen görüleceği gibi, klasik, Proletarya diktatörlüğünün amacının devleti yok etmeye yönelik olması ile çelişmemekte, ama onu da kapsayarak bir uygarlık paradigması çerçevesinde ifade etmektedir.
Bu cevap, üretim araçlarının özel mülkiyetine ve meta üretimine, dolayısıyla insanların ve toplumun ihtiyaçlarına değil kara dayanan ilişkilere son verilmesi; bununla ayrılmaz bir şekilde, üretmenlerin üzerinde yükselmeyecek; onlardan bağımsızlaşmayacak; onlara karşı kullanılamayacak; aksine onların iradesinin oluşmasının ve uygulamasının bir aracı olacak bir "devlet" - ama artık devlet olmayan bir devlet, çünkü tarihteki bütün devletler azınlığın çoğunluk üzerindeki baskısının; çoğunluğun iradesinin oluşmasın engellemenin araçlarıydılar- klasik cevabını dışlamamakta (ki sosyalistlerin çoğu bu klasik cevaptan bile çok uzaktırlar, resmen bürokratik diktatörlükleri savunurlar) ama onu derinleştirip genişletmektedir.
Temel fark şu noktadadır, modern tarihte bu güne kadar kurulan bütün devletler, buna kendini sosyalist olarak tanımlayanlar da dahildir, politik olanı ulusal olana göre tanımlamışlardır. Bunlardan en ileri gidenleri, ulusal olanın tanımından, din, dil, etniyi vs. dışlamakla yetinmişlerdir. Bu nedenle, burjuva uygarlığının dayandığı varsayımı ve üst yapıyı olduğu gibi benimsemişlerdir.
Bir bakıma sosyalist hareket, şimdiye kadar, burjuva uygarlığının, kendisinden önceki uygarlıklar karşısında, başlangıçta davrandığı gibi davrandı.
Bilindiği gibi, ilk burjuva iktidarları, bu modern toplumun ilk biçimleri, kapitalizm öncesinin tüm üst yapısının, dinsel olana göre tanımlanmasını sorgulamıyor; dinsel olanı başka türlü tanımlayarak modern sınıfın ihtiyaçlarına uygun bir üstyapı yaratmaya çalışıyordu. Dolayısıyla, ilk burjuva partileri dinsel tarikatlar biçiminde ortaya çıkıyordu. Burjuvazi, ancak bu yöntemle başarısızlığa mahkum olduğunu gördükten sonra, eski toplumun üstyapısını düzenleyen dinin, özele ait olması ilkesini getirerek, bu paradigma ve program değişikliğiyle, tüm dünyadaki karşı durulmaz zafer yürüyüşüne başlamıştır.
Bu aynı zamanda politik olanın ulusal olana göre belirlenmesi; dinin, yani klasik uygarlıkların üstyapısının, politik alandan dışlanması anlamına geliyordu. Bu paradigma değişikliğinden sonra burjuvazi, 100 yıl kadar kısa bir zaman içinde tüm dünyada egemenliğini kurabildi. Tüm dinlerden insanların içinden ulusçular çıkabildi. Dünyanın ulus bayraklarıyla kaplanması ve ulusçuluğun zaferi denen şey, asılında sadece burjuvazinin değil, burjuva uygarlığının zaferidir. Yani politik diye ayrı bir siyasi ve hukuki kategori oluşturmak ve sonra politik olanı da ulusal olana göre belirleyip; önceki dönemin tüm toplumsal hayatı düzenleyen dinlerini, özel diyerekten, ekonomi ve politikanın dışına sürme ilkesinin zaferidir.
Ve burjuvazi bu zaferi, tıpkı klasik uygarlıkların zafer yürüyüşlerini "barbar"ların kılıcı ve eliyle gerçekleştirmeleri gibi, her şeyden önce işçilerin ve sosyalistlerin eliyle kazanmıştır. Yer yüzündeki ulusların çoğunu sosyalistler kurmuştur ya da hemen hepsinin oluşumunda aktif rol almışlardır.
İşçi hareketi ve sosyalizm burjuva uygarlığının değirmenine su dökmekten, ancak başka bir uygarlık programı ile kurtulabilir. Ve o zaman, tıpkı burjuvazinin laikliği keşfettikten sonra burjuva uyarlığının tüm dinlerin içinden kendi ration ve nation (akıl ve ulus) dininin müminlerini çıkarması gibi; tüm ulusların içinden; ulusal olanı da tıpkı din gibi özel alana tıkacak; özel, politik, ekonomik ayrımına son verecek milyarlarca insanı harekete geçirebilir.
İşin kötüsü, burjuva uygarlığı, bu zaferini işçi ve sosyalistler eliyle kazanırken; işçi ve sosyalistler bu uygarlığın en gerici biçiminin yayıcıları olmuşlardır.
Çünkü dini özele atan ve politiği ulusal olanla tanımlayan bu modern toplumun dininin zafer yürüyüşü, daha ilk adımlarında, ezilenlerin korkusundan, ulusu insan haklarıyla tanımlamayı (ki o zamanlar yurttaşlık ve insan hakları aynı şeydi, insanın tanımlanmasının evrimi, kadınları ve siyahları kapsaması ise ayrı bir konudur) terk etti ve ulusu dil, din, etni vs. ile tanımlayan gerici ulusçuluğa geçti. Burjuva uygarlığı zafer yürüyüşünü, tıpkı antik çağın dinleri gibi, bu gerici biçim içinde gerçekleştirdi.
Hıristiyanlık, esas yayılışını ilk idealist Hıristiyanların eliyle değil; Bizans ve Roma'nın gerici imparatorları ve Roma'nın "Ruh ül Habis"i olan Papalık ve kilise eliyle; İslam, esas hızlı yayılışını bir karşı devrimle iktidara gelmiş Emevi ve Abbasi hanedanlıklarının eliyle gerçekleştirmişti.
Ama bu yayılış bile nasıl bu dinlerin gerici biçimlerine gençlik aşısı yapan barbarların eliyle gerçekleştiyse öyle. Gerici kilise egemenliğini nasıl Germen, Frank, Norman barbarların eliyle; gericileşmiş İslamiyet Emevi ve Abbasiler döneminde Berberlerin ve Oğuzların eliyle yaydıysa; burjuva uygarlığının da gerici biçimi olan dile, dine, etniye dayanan milliyetçilik de işçi ve sosyalist hareketin eliyle yayıldı.
Sosyalizm şimdiye kadar tıpkı burjuvazinin ilk döneminde olduğu gibi davrandı, politik olanın ulusal olana göre tanımlanmasını sorgulamadı. Sosyalist hareketin kendini tanımladığı başlıca özellik olan enternasyonalizm; aslında tıpkı ilk burjuva partileri olan prütenlik ve protestanlığın eski uygarlığın dininin bağrında ve unun ufku içinde bir programı ifade etmeleri gibi; burjuva uygarlığının ufku içinde bir programı ifade etmekten başka bir şey değildir.
Dolayısıyla, burjuva uygarlığının ufku içindeki bir programı; yani politik olanın ulus ilkesine göre tanımlanmasını sorgulamayan bir programı ifade eden enternasyonalizm, bu yeni programın ve sparadigmanın dayanacağı bir ilke değildir. O tıpkı, laikliğin Protestanlığın dayandığı paradigmaya, dolayısıyla Protestanlığa karşı olması gibi, Enternasyonalizme karşı olmak durumundadır. Geleceğin programı ve sosyalist hareketi, enter-nasyonalist değil, a-nasyonalist olacaktır.
Bu nedenle KöXüz'ün savunduğu programı ve paradigma farklılığını vurgulamak için, logosunun altında "A-Nasyonalist Neşriyat" yazmaktadır.
*
Burjuvazi nasıl, ancak, klasik uygarlıkların tüm toplum hayatını düzenleyen dinlerini reforme etmekten vazgeçip, reforma ettiğini bile özel diyerek politik alandan dışlayıp, politik olanı ulusal olana göre tanımladıktan sonra, tüm dinlerin içinden, dini özel, politik olanı da ulusal olarak tanımlamayı hedef alan milyonlarca insan ve hareket çıktı ise, benzer şekilde, sosyalizm de, politik olanın ulusal olana göre tanımlanmasını reddettiği; ulusal olanı tıpkı dinler gibi, özel alana tıkmayı bayrağına yazdığı zaman, tüm ulusların içinden milyarlarca insan bu bayrağın etrafında toplanabilir.
Ama bu aynı zamanda sosyalist bir devrimin oluşum ve gelişine ilişkin tasavvurlarda da çok köklü bir değişim anlamına gelmektedir.
Enternasyonalizm, tek tek ulusal devletler çapında yürütülen ve kendileri de ulus ilkesine göre örgütlenmiş devletlerde sosyalist devrimler ve bu sosyalist ulusal devletlerin yeryüzünü kapsayarak birleşmesi ve tabiri caiz ise, bir dünya veya insanlık ulusu yaratması tasavvuruna dayanıyordu. "Vatanım yeryüzü, milletim insanlık" şiarı bu tasavvuru en iyi şekilde ifade eder. Bu slogan burjuva uygarlığının ufkunun sınırlarını gösterir. Tüm yeryüzünde bile bir ulustan ötesini tasavvur edemez. Enternasyonalizm en ileri gittiği, gerici ulusçuluğun kalıntılarından arındığı noktada bile bu ufkun ötesine gidemez.
Ama yeni paradigmanın hedefi, bir dünya ulusu yaratmak değildir. O vatan ve ulus gibi kategorileri, kişisel, politika dışı, din ve kültür gibi kategoriler haline getirmeyi hedeflemektedir. Dolayısıyla, dünya çapında bir devrim tasavvuru da, tek tek ulusal devletlerin sosyalist ulusal devletler haline getirilmesi ve bir dünya sosyalist ulusu yaratılması değil; ulusal sınırlara ve devletlere karşı dünya çapında bir hareketi öngörür. Bir bakıma, Engels'in Komünist İman Yemini Taslağı'nda söylediği, sosyalizmin tüm ulusların eş zamanlı hareketi olabileceği şeklindeki öngörüye, başka bir düzeyde bir dönüşü ifade eder.
Ve elbette bu eş zamanlılık, mekanik ve dar olarak anlaşılmamalıdır. Bu hareketin şu veya bu ulusal devleti yıkması, orada iktidara gelmesi, şimdiye kadar alışıldığı gibi sosyalist bir ulusal devlet kuruluşu anlamına gelmeyecektir. O ulusal sınırları tanımayacaktır, onun sınırları uluslarla değil; ulusçuluklu, ulus ilkesine göre örgütlenmeyle olacaktır. Bu yeni anlayışın iktidara geleceği her hangi bir ülke, dünya çapındaki, ulusçuluğa karşı yeni dinin bir tür Medine'si olacaktır. Muhammet Medine'ye geldikten sonra Mekke ve Medine arasındaki çelişki, iki kentin çelişkisi değil, Bir uygarlık dini (üstyapısı) olan İslam (Allah) ile, komünün dini (üstyapısı) olan kandaşlık toplumunun (Totemler, Putlar) arasındaki bir çelişkiydi. Yeni ilkenin bir yerde iktidara gelmesi benzer bir anlama sahip olacaktır.
O "ülke"nin ulusal bayrağı olmayacaktır. O ülke uluslar arası kuruluşlara katılmayacaktır. Tüm uluslardan ulusçuluğu reddedenler "yurttaşı" olacak; içindeki ulusçular üzerinde ise "diktatörlük" uygulayacaktır, yani politik olanı ulusal olana göre tanımlamayı reddedecek ve ona karşı savaşacaktır.
İşte burada kısaca değinilen program anlayışındaki ve programdaki değişim; bu değişimin gerekliliği; açıklanması; derinleştirilmesi ve eski anlayışlarla mücadele KöXüz'ün en temel görevlerinden biri olacaktır. KöXüz, uluslara karşı bir "kutsal cihat", bir "haçlı seferi" başlatmayı hedeflemektedir. O sadece milliyetçiliğe değil; milletlere de karşıdır. Milletlerin yok edilmesini, kapitalizmin ortadan kaldırılmasından sonra kendiliğinden oluşacak bir süreç olarak değil; milletleri yok etme mücadelesini; kapitalizmi yok etme savaşının olmazsa olmaz bir koşulu olarak görmektedir.
Elbette buna bağlı olarak, programatik değişimin dayandığı teorik arka planın, yani tarihsel maddeciliğin (Marksizmin) tarih ve toplum kavrayışının açıklanması ve geliştirilmesi; somut olarak araştırmalarla ete kemiğe büründürülmesi ve kontrol edilmesi de temel bir teorik görev olacaktır.
*
Bu açıklamalardan sonra hemen görüleceği gibi, KöXüz, program anlayışı ve onun dayanacağı metodolojik temel bakımından var olan sosyalist akım, hareket ve eğilimlerin karşısında bir konumdadır. Çünkü onların çoğu, yetersizliğin aşılmasının böyle bir paradigma değişikliği gerektirdiğini bile görmemekte ve kabul etmemektedirler.
Dolayısıyla, KöXüz'ün en temel hedeflerinden biri bu değişimin gerekliliğini göstermek ve savunmaktır.
Ama bunu en iyi onlarla tartışma içinde yapabilir. Bu nedenle, kendi belli bir cevabı olmakla birlikte, kendisini sadece bu belli cevabı verenlerle sınırlamamakta, aynı zamanda bu cevabın ne olması gerektiğinin tartışıldığı bir platform olmayı da hedeflemektedir. Bu bakımdan aynı zamanda bir amacı da, sosyalistlerin gündemine program anlayışında bir değişim gerekip gerekmediği tartışmasını sokmak ve bu tartışmanın yapılabileceği bir platform olmaktır. Yani dolayısıyla sadece bir program anlayışını kabul edenlerin değil, böyle bir programı benimsemese bile program üzerine bir tartışmayı kabul edenleri de içermeyi hedeflemektedir.
O halde, Pratik olarak, KöXüz'ün sayfaları, pratik olarak bütün sosyalistlere de açık olacaktır. Ve bu açıklık sadece, onların da "çok kültürlü toplum"un azınlıkları gibi, bir "zenginlik" olarak görülmeleriyle ve öyle yer almalarıyla sınırlı olmayacaktır. Yani KöXüz'ü çıkaranlar, bir yayını çıkarmanın kendilerine verdiği teknik ve idari üstünlükleri kendi görüşlerine ağırlık kazandırmak için kullanmamaya özen göstereceklerdir. KöXüz'ü çıkaranların savundukları yeni program ve paradigma, kendisini, diğerleri gibi, onların yanı sıra, onlarla eşit koşullarda sunarak, içeriğiyle onlar karşısında doğruluğunu ve üstünlüğünü kanıtlamaya çalışacaktır.
Yani diğer tüm görüşlere, gelin sayfalarımızda yazın ve bizi ikna edin; böylece aynı koşullarda bizlerin de sizleri, eşit koşullarda ikna etmeyi denememize imkan tanımış olacaksınız denmektedir.
O halde, KöXüz, bütün sosyalistlerin, ortaklaşa tartıştığı; Çıkaranların da görüşlerini diğerlerinin yanı sıra sunacakları bir platform olmaya çalışacaktır. Bu amacıyla çelişmez, aksine ona hizmet eder. Bu onun neden teorik bir organ olacağını da açıklar.
*
Ne var ki, KöXüz, sadece teorik bir organ olmayla kendini sınırlamamaktadır. Aynı zamanda politik bir organ da olmaya çalışacatır.
Elbette, yukarıda anlatılan yeni program ve paradigma özünde aynı zamanda bir politik program ve hedeftir de. Ama bu günün Dünya, Ortadoğu ve Türkiye'sinde bu programın henüz bir propaganda sloganı olmaktan öte bir anlamı olmaz. Kendini sadece bununla sınırlamak, var olan politik mücadeleler karşısında gözlerini kapamak; tarafsızlık ve tarafsızlık da mümkün olamayacağından; güçlünün egemenliğine hizmet anlamına gelebilir. Marks ve Engels hiçbir zaman günlerinin somut mücadeleleri içinde tavır almaktan çekinmiyorlardı. Bu gün onların hataları olarak öne çıkarılan bir çok söz, aslında onların bu politik tavır alışlarıyla ilgilidir. Örneğin, Avrupa gericiliğinin kalesi olan Rus çarlığına karşı savaştıkları için "Kahraman Türkler"den veya bu gericiliğin etkisini arttırmasının aracı olan kimi Slav kökenli halklara karşı hor görücü sıfatlarla söz etmeleri onların Türkleri sevdiği veya diğer halklara düşman olduğu anlamına gelmiyordu. Onlar, sadece verili durumda, gericiliğe karşı zafer için, tüm güçleriyle hatta sıfatlarla mücadeleye katılıyorlardı. Sosyalist mücadele, kirlenmeden, bekaretini koruyarak, beyaz atıyla gelecek prensi beklemek değildir. Çernişevski'nin dediği gibi, "politik mücadele Nevski Bulvarı'nda dolaşmaya benzemez". Üzerine çamur bulaşacağından korkanlar ona hiç girmesinler.
Bu nedenle, baş veya son sayfalarında politik gelişmeler hakkında yorumlar yapan ve onlara açıklamalar getiren bir teorik organ olmayacaktır. Aynı zamanda politik bir mücadele aracı olmaya çalışacaktır. Ama bunun için günün somut sorunlarında da söyleyecek sözü, programı ve tavrı olması gerekir.
KöXüz'ün elbette bu alanda da söyleyecek sözü var ve bu alanda da oldukça farklı bir politik çizgiyi savunup uygulayacaktır.
Yukarıda, burjuvazinin dininin zafer yürüyüşünü, bu dinin en gerici biçimiyle, yani ulusal olanı da yurttaşlıkla özdeşleşmiş insan haklarıyla değil de; din, dil, etni, ulus, tarih, ırk ve cins ile tanımlayan gerici ulusçuluk biçiminde ve büyük ölçüde sosyalistlerin etkisi ve gücüyle yaptığını belirtmiştik. Dolayısıyla, bu günün dünyasında, burjuvazinin dininin en gerici biçimine dayanan devletler egemendir.
Ve daha da ilginci, bu günkü dünyada, dünyaya egemen olan ve egemen olma mücadelesi veren ABD ve Avrupa büyük ölçüde, burjuvazinin dininin devrimci döneminin ilkelerine göre kurulmuş devletlere dayanırken veya Avrupa'da olduğu gibi bu yönde düzenlemeler yaparken; dünyanın geri kalanı, bu dinin gerici biçimine göre oluşmuş devletlere dayanmakta veya ABD ve Avrupa tarafından aynı ilkeye göre oluşmuş devletler kurulmaya çalışılmaktadır.
ABD ve Avrupa'nın dünyanın zenginleri olarak kalmaya devam edebilmeleri ve dünyanın zengini olarak kalabilmeleri için, dünyanın siyahlarının gerici ulusçuluğun paradigmalarına hapis olması gerekir. ABD'nin dünya egemenliği mücadelesine girişinin ilk doktrinlerinden biri olan Wilson Prensipleri'nin, aynı zamanda Bolşeviklerin de savunduğu, gerici ulusçuluğu meşrulaştıran, "ulusların kaderini tayin hakkı"nı içermesi bir rastlantı değildir. Ulusu etniyle, dille, dinle tanımlamış ulusların kapladığı bir dünya gerekir ABD'nin dünyaya egemen olabilmesi için.
Dolayısıyla ABD'nin dünyada bir imparatorluk için onlarca yıl sürecek bir seferi başlattığı bu günkü dünyada, burjuvazinin dininin bu gerici biçimine karşı mücadele edilmeden, ABD ve diğer emperyalistlere karşı mücadele dilemez. Klasik sol ise, eski paradigmalar içinde kalarak, en gerici ulusçulukları, sadece emperyalizme direniş diye tanımlayıp desteklemekte, ezilenleri bölünmüşlüğe mahkum etmektedir. Her dış savaş aynı zamanda bir iç savaştır. Dünyanın ezilenleri, siyahları, şu an kendilerini ezen gerici ulusçuluklara karşı bir savaş vermeden ve zafer kazanmadan, ABD'nin imparatorluk planlarına, dünyadaki aparteid sistemine ve kapitalizme karşı bir cephe oluşturup savaş kazanamaz.
Dolayısıyla KöXüz aynı zamanda, devrimci demokrasiyle, yani ulusu dil, din, etni, kültü, tarih ile belirlemeyi reddedenlerle; pahalı baskıcı ve bürokratik bir devlete karşı; iktidarın gerçekten her düzeyde seçilmiş temsilcilerin elinde olduğu; pahalı, baskıcı, bürokratik ve militer olmayan bir demokratik cumhuriyet için mücadele edenlerle politik bir ittifakın da aracı olacaktır.
Yani KöXüz'de sadece, başka bir uygarlık programının gereğini düşününler değil, sadece böyle bir tartışmayı gerekli görenler değil; sadece ulusal olanı politik olan ile çakışması ilkesine karşı savaşanlar yer almayacak; politik düzeyde ulusal olanın dil, din, etni ile tanımlamaya karşı olanlarla da dayanışacak ve onlara da yer verecektir.
Daha da somut olarak ifade edersek: teorik olarak sosyalist hareket içinde, bir program tartışması gereğini görenler de bu sayfalarda yer alacaktır; gerici ulusçuluğa karşı ulusu dil, din, etni vs. ile tanımlamayı reddeden ulusçular da.
Bu iki görev ve bileşim arasında elbette belli bir çelişki ve gerilim olacaktır. Ama bu gerilim sadece bir zorunluluk değil aynı zamanda bir gerekliliktir. Devrimci demokrasiyle ittifak, soyut teorik sorunlar içinde boğulma, bir sekt olma eğilimine karşı bir koruma sunar; sosyalistlerle bir program tartışması temelinde ittifak da, birer devrimci demokrata dönüşmeye ve şekilsizleşmeye karşı.
Ve somut olarak sosyalistler, aslında, kendilerine sosyalist diyen devrimci demokratik özlemlerin savunucularından (ne var ki bu özlemler oldukça çarpılmıştır) başkaları değildir. Yani somutta program tartışması yaptıklarımızın aslında politik ittifak yaptığımız devrimci demokratlar da olduğu bir sır değildir.
Sizleri KöXüz'ü desteklemeye çağırıyoruz.
KöXüz
Yazan: köXüz - 16 Ekim 2005
- Yorum yazmak için giriş yapın veya kayıt olun
