Marksist Demokrasi Teorisine Katki - (11) - Ezilen Çoğunluğun İki Kanadı ve Sorunları

Şimdiye kadar Demokrasi konusunu, iki soyutlama düzeyinde ele aldık: ya sınıf ayrılık ve çelişkilerinden soyutlayarak, örneğin sınıfsız toplumların olmuş ya da olası ilişkileri bağlamında, bir çoğunluk ve azınlık ilişkisi olarak ele aldık; ya da bir adım daha atarak, sınıflı toplumlarda ezilen ve sömürülen çoğunluk ve ezen ve sömüren azınlığın birbiriyle ve demokrasiyle ilişkileri bağlamında. Böyle ele aldığımızda da, örneğin demokrasinin ezen ve sömüren azınlığın egemenliğinin bir aracı olmaya uygun olamayacağı ve gerçek tarihte de olamadığı sonucuna ulaşmıştık.

Ama bunun yanı sıra ezilenlerin de, demokrasiyi ezenlere karşı bir mücadele aracı olarak pek kullanamadıkları gibi bir olguyla karşılaşmıştık. Dolayısıyla bu paradoksun açıklanmasına sıra gelmişti. Bunun için de bu paradoksun, nasıl bir tarihsel sürecin sonucu olarak ortaya çıktığını araştırdık ve bunun, doğumda bir ters gelişin komplikasyonları olduğu sonucuna vardık.

Ne var ki paradoksu, bir tarihsel perspektife oturtma, komplikasyonların kaynağını bize göstermekle birlikte, bunların nasıl bir mekanizma ve işleyişle ortaya çıktığı sorunu hala ortadadır.

Bu cevabın ip ucunu, bizzat yine bize bebeğin ters gelmesi benzetmesi sağlar. Bebeğin ters gelmesi demek, İşçi Sınıfının, kapitalizmi aşabilecek olan sınıfın, devrim yapamaması dolayısıyla, ağırlığın demokratik ve ulusal karakterdeki hareketlere kayması demektir.

Demokratik ve ulusal karakter demek ise, her şeyden önce, küçük burjuvazi ve köylülük demektir. Dolayısıyla, ezilen çoğunluk ve ezen azınlık ilişkisini ele alırken, ezilen çoğunluk içindeki, işçiler köylüler, küçük burjuvazi gibi ayrımları kavramsal araçlarımız arasına katmamız gerekmektedir. Paradoksun işleyiş mekanizmalarının sırrı, ezilenlerin arasındaki ayrımlardadır. Bu ayrımlara ilişkin kavramsal araçlara baş vurmak gerekmektedir.

Şimdilik, kolaylık olması bakımından, ezen azınlığı burjuvazi ile, ezilen çoğunluğu da İşçi Sınıfı ve Küçük Burjuvazi ile sınırlayalım. Bunların ilişkilerinin durumuna bakalım.

Sınıfları belirleyen, burjuva sosyolojisinin yaptığı gibi gelir düzeyleri değil, onların iktisadi ilişkiler içindeki konumlarıdır. Bu konumlara baktığımızda, var olan toplumda, iki tür iktisadi ilişki görülür. Geçmiş toplumun yadigarı olan iktisadi ilişkiler; modern toplumun ilişkileri.

Modern toplumda iki temel sınıf vardır: İşçi sınıfı ve burjuvazi. Yani kapitalizm sadece işçi sınıfı (iş gücünü satanlar) ve burjuvazi (üretim araçlarını elinde bulundurup iş gücü satın alıp artı değere el koyanlar) ile mümkündür. Yani memurlar, küçük köylüler, esnaflar, rantiyeler olmadan da bir kapitalizm mümkündür ve bu aslında en ideal kapitalizm olur.

Sınıfsal konumu gelir durumu belirlemez dedik. Gelişmiş ülkelerin bir işçisi, gelir durumu ve yaşam kalitesi itibariyle pek ala geri bir ülkedeki 40-50 işçi çalıştıran, kelimenin gerçek anlamıyla bir burjuvadan çok daha üst bir durumda olabilir. Bu birinin burjuva, diğerinin işçi olma gerçeğini ortadan kaldırmaz.

Bir de modern üretimle doğrudan ilişkisi olmayan (örneğin memurlar) ya da geçmiş üretimin yadigarı (köylüler, küçük dükkancılar, esnaflar) tabakalar vardır. Bunlara küçük burjuvazi deniyor.

Klasik el kitapları, küçük burjuvazinin, burjuvazi ve işçi sınıfı arasındaki gri bölgeyi doldurduğunu ve ikisi arasında yalpaladığını söyler. Ne var ki, bu tanım daha ziyade batı Avrupa'nın klasik gelişimini ve gelirlere göre bir konumlanmayı ifade eder.

Batı Avrupa'da sanayileşme döneminde, gelir ve yaşam düzeyi bakımından gerçekten de küçük burjuvazi, işçi sınıfı ile burjuvazi arasında yer alıyordu aynı zamanda hem emekçi hem de üretim araçlarının sahibi olması nedeniyle de böyle bir ara bölgeyi dolduruyordu. Ancak bu günkü dünyada, bu değerlendirme ve şema artık yetersizdir. Gelir düzeyi bakımından, dünya ölçüsünde baktığımızda, işçi sınıfının gelişmiş ülkelerdeki çekirdeğinin, geri ülkelerin ve bu ülkelerdeki ezilenlerin çoğunluğunu oluşturan küçük burjuvalarından daha yüksek bir yaşam ve gelir düzeyinde olduğu ortadadır. Aynı şekilde, aşağı yukarı ülkelerin içinde de böyle bir durum vardır. İşçi sınıfının örgütlü çekirdeği, küçük burjuvaziden daha iyi bir durumdadır.

Bu durumun, klasik şemalara sığmayan ilginç sonuçları ortaya çıkmaktadır. İşçi sınıfının, bu toplumu aşma yeteneğindeki çekirdeği ve zümreleri, sistemle uzlaşıp, onun içinde sınırlı iyileştirmelere yani reformizme yönelmektedir; artık toplumun önüne bir projeyle çıkmaz, kendini savunmaya yönelir. İşçi sınıfının alt ve örgütsüz tabakaları ise, daha ziyade toplumsal konumları ile işçi olmakla birlikte ruh durumlarıyla daha köylü bir karakter gösterirler. Dolayısıyla bu tabakaların radikalliği de, küçük burjuva radikalizminin damgasını taşır.

Ama sadece işçilerin alt kesimleri değil, küçük burjuvazi dediğimiz kesimlerin de büyük bir bölümü, işçilerin çekirdeğinden, hatta işçilerden daha yoksul olduğu için, radikalleşme eğilimi gösterir. Yani işçi sınıfının çekirdeği reformistleşirken, küçük burjuvazi radikalleşir. Bu ise, görünüşte, klasik, küçük burjuvazinin burjuvazi ile işçi sınıfı arasında yer aldığı ve yalpaladığı genel şemaya uymaz. Aksine, gerek dünya, gerek tek tek ülkeler ölçüsünde, sağda burjuvazi, ortada küçük burjuvazi, solda işçi sınıfı şeklindeki şemaya hiç uymayan bir gerçeklikle karşılaşılır. Evet sağda kabaca gene burjuvazi vardır, solda ise, klasik şemaya aykırı olarak, işçiler değil, küçük burjuvazi ve işçilerin alt tabakaları vardır. Ortada ise işçi sınıfının reformist çekirdeği. Bu tabloda, klasik tablodaki işçi sınıfına dayanan modern sosyalizmin yeri yoktur. Bu gün bütün dünyadaki siyasete bu tablo damgasını vurmaktadır. Bütün dünyada, radikal demokratik hareketlere, küçük burjuvazi, reformist hareketlere de işçi sınıfı damgasını vurmaktadır.

Tekrar edelim, iktisadi konumlar ve bundan çıkan siyasi tavırlara göre: soldan sağa doğru, işçiler, küçük burjuvazi, burjuvazi ya da sosyalist, radikal, liberal tayfının yerini; küçük burjuvazi, işçiler burjuvazi, yani kızıla boyanmış bir radikalizm, reformizm ve liberalizm tayfı almıştır.

Küçük burjuvazinin bu "kızıla kayma"sı ve toplumsal muhalefetlere damgasını vurması demek, ezilen çoğunluğun hareketlerine, dolayısıyla onların demokrasiyle ilişkilerine küçük burjuvazinin damgasını taşıması demektir. Bu damganın niçin demokratik sistemler kuramadığı ve uygulayamadığının sırrını ise bize sınıfsal bölünmelerin aynı zamanda tarihsel ve kültürel bir bölünmeyi de yansıttıkları noktasından anlaşılabilir.

Toplumsal konuma göre sıralamada, burjuvazi hep sağdadır. Ama tarihsel ve kültürel konuma göre, burjuvazi, küçük burjuvazi ile işçi sınıfı arasında yer alır. Bu konumlanış, nedenleri ve demokrasi konusundaki sonuçları da gelecek yazının konusu olsun.

01 Eylül 2000 Cuma