Sorun olan kim?
n/aSorun nedir? Sıkıntı veren durum, dert. Araştırılıp öğrenilmesi, düşünülüp çözümlenmesi, bir sonuca bağlanması gereken durum, mesele, problem.
Her ağzını açan "Kürt Sorunu" başlığını atarak ya da satarak konuşmasına ve yazmasına başlıyor. Yaşadığımız coğrafyanın batı ucundan, Balkanlardan hatta Viyana’dan başlayarak; Doğu ucuna taa Kafkaslara dek uzanan bölgede sorun olan tek bir olgu var ise oda türk sorunudur! Her kim; aydını, karanlığı, yazanı, çizeni, aklı ereni, ermeyeni, araştıranı, karıştıranı her kim ağzını ya da kalemini çalıştırmaya başlıyorsa ilk elden başladıkları cümle "KÜRT SORUNU" ile başlar Kürtlerin sorunlu olduğu ile dahiyane tespitiyle cümlesini bitirir.
Bahsi geçen coğrafyada Kürtler sorun değil. Sorun olan, problem olan, kangren olan, hastalıklı, çürüme yaratan, bozan, tozutan, kaçıran, savaşan, kıran, yıkan, katleden, vahşice cinayetler işleyen, temel üzerinde taş, omuz üzerinde baş bırakmayan, ocaklarda ateş, kucaklarda kardeş bırakmayan; katlettiği Kürt gerillaların cansız bedenlerinden dahi tarihinden gelen öfke, kin garez, kusmuk, irin, düşmanlık duygularıyla cesetlere saldırıp parçalayan, göz çıkaran, kulak kesip kolye yapan, gerilla kadınların cansız bedenleriyle oynayan kanibal ırkın kendisidir sorun olan.
Kürtlerin, tarihten gelen halklaşmanın uzun ve kesintisiz ancak debdebeli, soykırımlarla, savaşlarla, katliamlarla, yok edilmeyle, kültürel ve sosyolojik asimilasyon süreci geri püskürtülmüş, 20. Yüzyılın son yarısında uluslaşma bilincinin son 30 yıllık hızlı ve keskin mücadele dönemecinde geçirdiği tarihsel ve toplumsal devinim istek ve taleplerinde kesin netlikte taleplerini gündeme getirmeleriyle başlayan mücadele Kürt meselesini ya da Kürtlerin hak ve özgürlük taleplerini, sorun olarak betimleyen yığınla tespitlerin yapıldığını görüyoruz.
Anadolu’ya ilk girişlerinden bu yana, kapıları Türklere açan Kürtlerin misafir perverliğinden bu güne dek sorunlu olan, problemli olan, kangren oluşturan tek gerçeklik varsa o da türk sorunudur. Gelişlerinden bu güne, kalışlarından yerleşik zamana geçişlerine, misafirlikleri bitip toprakların aslı sahipleri olma; gasp ve hakkını kendilerinde buluncaya kadar sorun yaratan, problem olan, etrafında soykırımcı, talancı, yağmacı, tecavüzcü, hak gaspçısı olarak belleklerde barbarlar olarak yer edinenler tüm sorunlarının yumağını oluşturanlardır. Bilinir; Avrupa’ya akınları korku ve barbarlığın kendisiyle özdeş olmuş bu ırk; Avrupalıların çocuklarını korkutmak için kullandıkları "öcü-barbar" sözcükle eşdeğer olarak anılmaya başlandı. Anneler-babalar yaramaz çocukları ya da uslu durmayanları korkutmak için; “barbar Türkler geliyor” korkusunu verirlermiş insanlara..
Bir bütün olarak sorun olan türk ırkıdır; karanlıklar içinde debelenen lafta aydınlarıyla, liberalleriyle, medyasıyla, tümel anlamda halkıyla coğrafyanın başına bela olan ırkçı-türkçü, İslamcı-türkcü, liberal-yardakçı, inkarcı-soykırımcı, tecavüzcü-talancı, barbar ve kanibalist ırkçı türkcü zihniyetdir sorun olan. Sorun olmayanlar ise, Kürtler, soykırıma uğramış uluslar, inançlar ve türk zulmü altında bezar olanlardır.
Bir avuç inançlı türk sosyalistin dışındaki bir bütün olarak halk denilen türk ırkının genel geçer zihniyeti talana ve yağmaya dayalı yaşam tarzıdır. Anadolu’ya gelişlerinden bu güne dek diğer halkların zenginliklerini talan eden, tüm üst yapı, baskıcı yönetim biçimlerine [diktatöryal, otokratik, teokratik, kralcı, cumhuriyetci vb.gibi] gönüllüce katılıp kendilerine sunulan ulufelerden ve yağmalardan, tecavüzlerden gerekli payını alarak yaşamını idame ettirmişlerdir. Ellerindeki zenginliklerin tümü kendilerinden önce gerek Anadolu da gerekse Mezopotamya da On binlerce yıllık uygarlığın yaratıcıları olan halkların zenginlikleri ve maddi yaşam kaynaklarıdır. Topraktan ekime, bostandan mutfağa, tahıldan ekmeğe, tüm maddi ve manevi zenginliklerin asli sahipleri Kürtler, Ermeniler, Asuri-Süryaniler, Araplar, Pontuslular, Hıristiyanların zenginliklerinin talan edilip türk halkına verilmesiyle gasp edilen zenginliktir. Anadolu ya ilk gelişleri öyle denildiği gibi ilk defa Selçuklularla girişleriyle başlamaz. Perslerin kendilerine yönelik değişik istilacı akınlara karşı yardım talep ettiği Kafkaslarda yaşayan değişik türk ve türk olmayan [Gürcü, Tatar, Moğol, Türkmen, Kırgız, Ermeni vb. gibi] farklı etnik ve inançlardan oluşma yağmacı talancı orduların Perslere yardım talebiyle başlayan davet, giderek Anadolunun zenginliklerine dadanan hırsız, katliamcı ve talancı uyduruk bir ulusun varlık sebebine dönüştü. Anadolu ve Mezopotamya zenginliklerinin iştahını kabarttığı talan orduları en nihayetinde düzenli ordular, ama tek bir ırkın bileşiminden oluşmamış, halklaşmamış, kendi toplumsal değerleri; maddi-manevi anlamda değerler bütünlüğünün bir araya getirmediği, sadece yağma ve talandan pay alan baldırı çıplaklar sürülerinin teşkil ettiği büyük ordular Selçukluların önderlik ettiği akınla Anadolu ya girip yerleşik bir mekana sahip olmanın barbaca zevkini tattılar.
Sorun tamda buradan itibaren başlar. Halklaşmamış, bin yılların toplumsal var oluş nedenleri olan gerek maddi gerek manevi değer yargılarını üretip kendi halk gerçekliğinin üzerinde inşa edilmediği bu karmakarışık topluluklar değişik halkların yaşam varlıkları üzerine çullanarak geçimlerini idame ettiren vahşi ve talancı, barbar askeri saldırgan gruplar olarak Anadolu ve Mezopotamya da tarih sahnesine çıkmış oldular. Bu tarihin en iyi ve tartışmasız tanıkları ve tarihin yazıcıları olan; Süryani Vakanüvisleridirler. [Süryani tarih yazıcıları].
Bugün, ulus olarak tabir edilen bu ırk gerçekten ulus değildir. Başka halkların toplumsal yaşamının binlerce yıllık birikimlerinin üzerine oturmuş, hak gaspına dayanarak, kadim kavim ve halkların değer yargılarını kendilerine askeri talan yoluyla mal ederek uluslaştık diye tarih sahnesine çok haksızca çıkarak, kendilerine yer edinmişlerdir. Kültürden, folklora, enstrümanlardan müziğe, sözlü edebiyattan yazılı edebiyata, maddi zenginliklerden, manevi zenginliklere varıncaya kadar üzerine çöreklendikleri toplumsal değer yargıları kendilerine ait değildir. Üstüne oturdukları tüm bahsi geçen zenginlikler ayaklarının altından çekilip alındığında bomboş, anlamsız, halklaşmanın ve uluslaşmanın hiçbir toplumsal ve ulusal denek ölçüsüne vurulamayan ucube bir ulus gerçekliği çıkar karşımıza. O yüzdendir ki; aydını da, karanlıkta kalmış ırkçı faşist,türkcü-İslamc sentezcisi, prof geçinen kof, boş boğaz bilim insanı da korkuyla hep bir ağızdan şu gerçeği korku ve panik havasında dile getirir; “Bizi bölmek, parçalamak isteyen dış güçlerin oyunudur, Kürt-türk ayırımı neymiş, biz bin yıldır kardeş gibi yaşıyoruz, kimse bizim sevdamızı ve muhabbetimizi bozmaya kalkışmasın, farklı dil neymiş, özerklik, demokratik, bağımsızlık sakın ola ki düşünülmesin” vb. gibi bir yanıyla tehdit eden diğer yanıyla içinde ki paniği ve korkuyu dışa vuran, lakin içinde anlamlı paradoksu da böylelikle dile getirirler. Kürtlerin türklerden ayrılığı Türklerin “eyvah bunlar aslında ulus değilmiş” gerçekliğini ispata yeterde artar bile. Tıpkı; “kralın çıplak olduğu gibi”.
Gariptir; solcusu da aynı panik havasında; Kürtlere dadanmış türk solcusu kendi halkına ne siyasi, ne ahlaki, ne politik, ne de vicdani anlamda sorgulama içine girmez. Bugüne kadar görülmemiş ki türk sosyalistleri mensubu olduğu halk gerçekliğini analiz etmiş olsunlar, çözümlemeye tabi tutmuş olsunlar. Tıpkı türk egemen baskıcı güçlerinin dediği gibi aslında türk solcularının da bilinç altına yerleşmiş kırmızı çizgileri ve mayınlanmış arazileri var beyinlerinde. Bu alanlara dokunulduğunda ellerinde kayda değer bir varlık gösterecek halk denilen, ulus denilen elle tutulur,ulusu ihtiva eden, hak-hukuk, sosyal mücadele içine çekilen halk gerçekliğine uygun yapı göremeyeceklerdir. Sırf bu nedenledir ki türk solcuları dokunulmaz ve tabu olarak gördükleri halklaşma ve yalandan uluslaşma alanına girmeye cüret edemiyorlar.
Bu yanıyla da bir başka sorun teşkil eder Türklük Anadolu ve Mezopotamya da. Varsa yoksa dertleri, tasaları, kederleri ve üzüntüleri; Kürtlerin, aman ha biz ayrılmayalım platonik aşka varan nakaratlarıdır. Ayrılın deniliğinde onlarda biliyor ki ellerlinde kalacak olan bir avuç çapulcu, yağmacı, talancı, gaspcı, tecavüzcü ve ırkçı faşist, türk-islam sentezcisi kesim kalacaktır. Bunlarla da değil devrim yapmak birlikte tarla biçilmeye dahi gidilmeyeceğini iyi bilirler.
Sorun olan türk zihniyeti ve ırkıdır bu coğrafyada. Sorun olana dokunulduğunda ve çözümleme doğru yapıldığında görülecektir ki sorun olmayan lakin sorunmuş gibi gösterilen bilinçlice, provakatörce maniple edilmeye çalışılan; Kürt, Ermeni, Pontus, Çerkez, Asuri-Süryani vb. gibi halkların yaşamsal varlıkları olan zenginlik kaynaklarının ve sahibi oldukları toplumsal varlıkların kendilerine geri iadesinin dürüstlüğüdür aslolan. Tüm korku budur, panik buradan kaynaklanır. Hırçınlık, saldırganlık, vahşet, talan, yağma, tecavüz ve kanlı geçmiş ile hesaplaşma gündeme gelir kabusunu yaşamak istememelerin taşıdıkları korkudur
Tarihte yaşanılanları hiç kimse ne inkar etmeye ne de çarpıtmaya gücü yetmez. Musa Dağda Kırk Gün ve Yol Ayırımı adlı kitapları okuyup çok anlamlı sonuçlar çıkarmak dahi başlı başına yol ayırımıdır, Türklerle olan birlikte yaşamdan. Aklı başında hiçbir Kürt yada türk sosyalisti özellikle Kürtlerle Türkleri bir arada yaşamaya zorlayan zorlamalı sosyalist yaşam gerçekliğinden dem vurmasın. Biz Kürtlerin, bu güne dek bir arada yaşamışlığımız hiçbir zaman gönüllüce ve isteyerek olmadı. Baskıyla, zorla, tahakümle olan birlikti. Zordu, dayanılmazdı, acıydı, ızdırapdı, talandı, yağmaydı, tecavüze dayalıydı. Hala da bu zihniyet eskiyi aratmayan, daha da katmerlice Kürtlere ve diğer inanlara karşı en aşağılık uygulamalarla kendisini gösteriyor. Kürdün türkle birlikte yaşam arzusu kadar, türkünde, bırakalım sıradan türkü sosyalisti dahi tersten Kürde, ayrılmaları hakkıdır, kendi kaderlerini ellerine alsınlar yaklaşımını görmek mümkün değil. Hani, eskinin sosyalist teorilerinde ne kaldı elinizde; "Ulusların kendi kaderlerini tayın hakkı, isterlerse ayrılıp ayrı bir devlet kurabilirler, ayrılmak onlarında hakkıdır" vb. gibi veciz sloganlar. Ne oldu bu tespitlere. O zaman ayrı bu zaman ayrı tabii. Dün dündür bu gün bügündür.
Gene hiçbir aklı başında Kürt dahi bizi bir arada yaşamaya zorlamamalıdır; Bu Hasip Kaplan olsa bile. Amigolukla, yaranmakla, sızlanmakla, kendini illahi türk halkı nezdinde temize çıkartma şirinliğiyle onlara yaranırcasına, el-kol hareketiyle, yemin-billah ederek ispata kalkmamalıdır. Canı cehenneme böyle birlikteliğin, yerin dibine batsın. En cehennemi ateşlerde kavrulmayı hak etmiş bu yaşamı bu saatten sonra sineye çekecek Kürt yok Hasip Kaplan. Amigoluk yapıyorsun. Kendini zorlama!!
- Yorum yazmak için giriş yapın veya kayıt olun
