Sanat yaşamdan soyutlanamaz
İnsanın anlatımına sanat kadar elverişli bir alan belki yaşamın kendisinde bile yoktur. Sanat okuyucuya ya da izleyiciye, kendi duygularının farkına varmalarını sağlayarak, onlara kendilerine ait şeyleri fısıldar. Başka bir deyişle sanatın temel işlevlerinden biri, insanların yaşamını daha dolu, daha gerçek yapmaktır. 'Yaygın bir sanat, yaşamın bütününü canlandırsaydı, ufak tefek gündelik işler ve zorunluluklar, gerek o andaki özellikleri, gerekse taşıdıkları anlam bakımından zevkli olurlardı. Ele aldığımız her işi bir yazarın yazı yazarken veya bir ressamın resim yaparken duyduğu istekle yapardık' diyor İrwin Edmun. Sanatın bu işlevi, özel durumumuzda yani bilincimizde belli bir değişiklik yaratarak, dış gerçeği değişikliğe uğratmamız için bizi daha yetkin ve güçlü kılmasıdır.
Sanat kendine özgü araçlarla insan bilincinde belirli bir değişiklik yaratır. Var olanı, alışılanı ifade ederken, algılayamadığımız, farkında olmadığımız, düşünemediğimiz durum ve duruşları da gösterir. Böylece düşünceyi ve düş gücünü ayakta tutma ve giderek bunu zenginleştirme gibi bir işlevi de yüklenir.
Sanat bir gerçeği vurgularken, elbette yargıç yerine geçip adalet dağıtmayacaktır. Ama okuyucunun duygu ve düşüncelerini canlandırıp ayaklandırabilir. M. Heidegger'in deyişiyle; 'Sanat, unuttuğumuzu anımsatır bize, gerçekte ne olduğumuzu.'
***
Sanat, insan gereksinimlerini, duygu ve düşüncelerini, insanları yakından ilgilendirecek ve derinden etkileyecek biçimde sunmaktır. Bu yüzden belli bir toplumsal yaşam içindeki düzenin var olmasını, değişmesini ve gelişmesini de içerir. Sanatın işlevi yaşamın değişebilirliğini, güzelleştirebilirliğini duyumsatmaktır.
Sanatçı çağına tanıklık ederken, nesneleşmiş, parçalanmış, yabancılaşmış insanın, insan kimliğine kavuşması için ışık tutmalıdır. Ancak bu sayede insanı ve yaşamı anlamlı kılma, insan beynini düz mantıktan kurtarma yönünde önemli bir faktör haline gelir. Gelişmemiş sanatsal beğeninin, estetiksel yoksunluğunu aşmada, eğitim ve öğretim alanında da sanat küçümsenemez bir işlev görür. Sanat, insanın kendine ve çevresine ilişkin düşünsel ve duygusal yeteneğinin gelişmesine yardımcı olur. Yaşamın anlamına ilişkin soruların yanıtlanmasına, insanların kendini yetkinleştirmelerini sağlamaya önemli katkılar sağlar. İnsana geçmişin, bugünün ve geleceğin öznesi olduğunu anımsatır.
Sanat, insan duygularını artırır, davranışlarını kabalıktan, bencillikten arındırır. İnsancıl duyguları geliştirir. Ütopyalarını zenginleştirir.
'İnsan toplumsal bir varlıktır' belirlemesinin yetersiz kalmaması için, insanın hem bireysel, hem de toplumsal bir varlık olduğunu bilince çıkarmak gerekir. Ancak bu sayede toplum için birey, birey için toplum feda edilmeyecektir.
***
Sanatın topluma katkı sağlayabilmesi sadece sanatçıya bağlı değildir. Sanatçı kadar, onun içinde bulunduğu toplumsal çevreye de bağlıdır. Sanatçının yaratıcı olabilmesi için özgür olması gerekir. Bu yüzden düşünce özgürlüğü ile sanatsal yaratım arasında dolaysız bir ilişki vardır. Düşünce özgürlüğü, belli bir bilginin, görüş ya da olgunun serbestçe açıklanması, örgütlenmesi ve yorumlanması anlamına geldiğine göre bilim ve sanat özgürlüğünü de kapsar. Edebiyatçının, sanatçının ve düşünürün işi öğrendiklerini, bildiklerini kendi süzgecinden geçirerek topluma sunmaktır. Bu etkinliklerin oluşabilmesi yasaklardan arındırılmış özgür bir ortamla mümkündür.
***
Çağdaş iletişim ve teknolojik gelişim bir yandan sanatı geniş kitlelere ulaştırırken, bir yandan da ticarileştirerek, düzenin düşürülmesine, yozlaştırılmasına çanak tutmaktadır. Sanatçı buna karşı tavrını geliştirirken, bu yolla kirletilmeye çalışılan insanı ve insansal olanı kollamayı da gündeminden düşürmemelidir.
Sanatı bir öğreti olarak algılamak ne kadar yanlış bir yaklaşımsa, onu yaşamdan soyutlamak da o denli yanlıştır.
Yaşamı güzelleştirme çabası olan da, Jean-Luis Joubert'in deyişiyle; 'Sanatçının dünyayı değiştirmek için sözcüklerden, renklerden, notalardan başka bir gücü yoktur.' Zevk vermenin sanatın önemli işlevlerinden biri olduğunu Horatius yüzyıllar öncesinden söylemişti. Bu konu eğitmek, öğretmek dediğimiz diğer işlevleriyle birlikte günümüze kadar tartışıla geldi. Değişik dönemlerde bu işlevlerden biri şu ya da bu şekilde ağır basmış, öne çıkmış veya (çıkarılmış)tır. Örneğin Rönesans düşünürleri, sanatın ahlakçı ve bilge yönünü öne çıkarmışlardır. Buna karşılık onyedinci yüzyılda Dreyden; 'Zevk' diyor, 'Tek değilse de sanatın başlıca amacıdır.' Longinus bu işlevlere, 'Heyecan'ı da ekler. Berna Moran 'Zevk ve sanat' konusunu işlerken; 'Bir yapıt için hoşlanma, zevk alma yeterli şart değil, fakat gerekli şarttır' diye belirtir ve devam eder, 'Bir macera romanı okuyarak, eğlenceli vakit geçirmenin verdiği zevk ile Flaubert'ı veya Kafka'yı okuduğumuz zamanki yaşantı arasındaki fark şu: Birincisinde vakit öldürmek için zihni hiçbir dikkat ve çaba gerekmez. İkincisi okuru aktif duruma sokar.'
Sanat için 'Zevk alma' yeterli olmadığı gibi, salt bilgi aktarımcılığına, kuru bir didaktizme yönelmiş bir sanat da olumlanamaz. Bunu sanatın arındırıcı ve yüceltici özellikleriyle karıştırmamak gerekir.
'Yapıt, kaynağını yazarın özgürlüğünden almaktadır ve okuyucunun özgürlüğüne yöneltilmiş bir çağdır' diyor Sartre. Sanatın, edebiyat dallarında dili geliştirme ve zenginleştirme işlevleri de gözardı edilemez.
Avner Ziss; 'Bireysel belirleme olmadı mı, bitmiş, tamamlanmış gerçekçi bir imge de var olamaz' diyor ve sürdürüyor, 'gerçekçi imge bireysel biçim içinden geçerek yaşamdaki olayların bir bileşimini oluşturur, onların özünü ortaya çıkarır... Her sanatsal imgenin kendine özgü bir yaşamı vardır, ama başka bir yaşamın benzeş eğilimiyle de ortak kökenlere sahiptir. Bunlar farklı bireysel biçimlerde görülseler de bu böyledir. Sanatçının asıl görevi de işte bu kökenleri herkesin gözü önüne sermektir.'
***
Sanatçının yeteneği, yarattığı imgelerin özgünlüğü ve bireyselliğiyle ölçülür. Ayrıca sanatın çarpıcılığını belirleyenler de bu unsurlardır. Bireyselleştirme sanatta aynıyı, tekrarı, basiti ve şematizmi aşma yolunda önemli bir araçtır. Sanat yapıtı bireysel biçimlerde kendini gösterse de toplumsal gruplara, sınıflara ve tüm halka özgü çizgileri de içerir. Bu durum bireyin ancak toplumsal bağları içinde var olabilme zorunluluğundan kaynaklanır. Sanat yapıtının kendine özgü oluşu yaşamda benzer ve ortak kökenlerle kucaklaşmasını engelleyemez. Çünkü sanatsal imge, genelin ve özün tikel olanda damıtılması ve düzenlenmesinden başka bir şey değildir. İnsan kendi özelliği dolayısıyla bir birey ve bireysel ortak varlık olduğu kadar toplumun da bütünselliğidir.
A. Hicri İZGÖREN
hicriizgoren@gmail.com
- Yorum yazmak için giriş yapın veya kayıt olun
