Mücadele

Din, milliyetçilik, Marksizm arasındaki mücadele sürüyor. Büyük ihtimalle daha da sürecek. Hangisinin kesin ve son zaferi kazanacağını şimdiden görmek, söylemek ve yazmak mümkün değil. İki yüzyıldan beri devam eden mücadalede dönem dönem birinin veya diğerinin üstünlüğü söz konusu oldu, oluyor. Bu üstünük kalıcılaşamadı: Hani birkaç yüzyıl sürecek cinsten.

Din, bütün dinler anlamında, 'akıl' üzerinde tekel kurmak ve kesintisiz devam ettirmekte ısrarlı: Akla tek başına hükmetmek. Din insanın başka biçimde düşünmesine karşı. Felsefeye karşı. Her türlü farklı düşünme biçimine karşı.

Aklın özgürleşmesi, insanoğlunun sadece gördüğü, elle dokunabildiği, deneyebildiği şeylere inanması için devreye giren ve milliyetçilik ile marksizmin yolunu da açan aydınlanma düşünürleri, ansiklopediciler, filozoflar, dinle, hurafelerle, söylencelerle ciddi kavgalara tutuştular. O nedenle aydınlanma çağı aynı zamanda bir akıl-lanma çağıdır.

Post-modern filozoflara göre, 'akıl'a, 'us'a, 'akıl-lanma çağı'na karşın savaşlar, katliamlar ve barbarlıklar sürdü. İnsanın hayvanlıklarının önü alınamadı. Faşizmler, Nazizmler ve her türlü ırkçılık insanın yeniden 'hayvanlaşması' değilse nedir? Doğru. Akıl her derdi, her belayı önleyemiyor denmek isteniyor. Bu da doğru.

Ama, savaşlar, katliamlar, barbarlıklar akıldan, akıllı olanlardan çıkmadı. Akıllanma çağı yaşandı, ama herkes bundan payını alamadı ki. Kötülüklerin yeniden ve yeniden sahnelenmesinin ardındaki neden akıl değil. Yine eski ve/veya yeni din(ler)dir. Hurafelerdir.

Aklın dinle mücadelesi sürüyor. Din, akıl ve akıl-lanma çağının meydana getirdiği, ortaya çıkmasında rol oynadığı milliyetçilik ve marksizmle de mücadele ediyor. Bu mücadele 19. yüzyılda başladı. Ve halen sürüyor.

Milliyetçilik ve marksizm arasında da bir mücadele yaşanıyor. Bu mücadelede milliyetçilik ile yurtseverlik arasında bir ayrım yapmak zorunludur. Yurtseverliği 'kendinden olanları, yurttaşlarını sevmek' olarak tanımlayabiliriz. Yurtseverlik, aynı zamanda yurdunu, vatanını sevmektir. Doğduğumuz, sokaklarını arşınladığımız, meydanlarında, sokak aralarında, tarlalarında futbol oynadığımız yurdu, mahalle, köy, kasaba ve kenti, memleketi, ülkeyi, nehirleri, dağ, bayır ve ovaları kim sevmez? Ancak yurtseverlik 'yurdu kurtarmak misyonunu' üstlenecek olanlara, üstlenenlere, üstlendiklerini iddia edenlere körükörüne itaat olarak tanımlanamaz. Tanımlanmamalıdır. Çünkü yurtseverlikte ülke/vatan/yurt yöneticilerini eleştirmek te vardır. Bilhassa bu son unsur vardır. Yöneticiler, en üsttekinden en alttakine, eleştiriden mahrum bırakılmamalıdır. Aksi halde otoriter, diktatoryal yönelişler belirir. Çünkü eleştirilmezlerse, kendi akıl ya da 'kollektif akıllarını' yurttaşlarının, kendilerini sevenlerin, kendilerine itaat edenlerin, diğerlerinin, yani sizin ve bizim, hepimizin aklının yerine koymaya kalkarlar. Burada tehlike vardır. İşte sorun buradadır. Bu hep böyle olur, oldu, yine olabilir. Yurtseverlikte sevgi ve sevmek söz konusudur. Eleştiri de olmalıdır elbette.

Milliyetçilik ise 'diğerinden', 'ötekinden' nefret etmek biçiminde ortaya çıkar. Kaçınılmaz olarak. Kendi 'milletini', kendi 'ulusunu' yüceltirken, diğerleriyle araya aşılamayacak duvarlar örer, örüyor. Burada nefret en birinci ve 'çimento' rölü oynar. Bu son derece tehlikelidir. Ve akıl almaz dramlara yol açan da budur işte. Milliyetçilik ile ırkçılık arasındaki farkla, milliyetçilikle yurtseverlik arasındaki sınır iplik kalınlığındadır: Kırılcıldır. Özen ister.