Maxmur ve Kandil Grubu: Barış elimiz havada kaldı
Kandil ve Maxmur Barış grupları Türkiye topraklarını terk ettikten sonra Maxmur kampında basın açıklaması düzenlediler. Kandil Barış Grubu adına konuşan Gülbahar Çiçek, haklarında açılan davalar, soruşturmalar nedeniyle barış çabalarını yürütme koşullarının kalmadığını belirterek, 'Uzattığımız barış eli havada kalmıştır' dedi. Çiçekçi, dönüşlerinin savaş alanına dönüş olmadığını, barış mücadelelerini Maxmur'da sürdüreceklerini söyledi. Maxmur Barış Grubu adına konuşan Bülent Aka ise 90'lı yıllarda ki Türkiye'yi terk ediş koşullarının ortadan kalkmadığını belirterek, 'Tekrardan Maxmur'a dönmek zorunda kaldık' dedi.
Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan'ın Kürt sorunun çözümüne katkı sunmak amacıyla yaptığı çağrı sonucunda 8'i Kandil'den olmak üzere 34 barış grubu üyesinden 26'sı Türkiye sınırlarını terk etti. Güney Kürdistan'a geçerek buradan Kürt mültecilerin barındığı Maxmur Mülteci Kampı'na ulaşan barış grubu üyelerini burada binlerce kişi karşıladı.
Türkiye sınırlarında ki barış yürüyüşü sona erdi
AKP'nin imha politikalarını deşifre eden barış grubu üyeleri, Maxmur'a ulaştıktan sonra geri dönüş gerekçelerine ilişkin basın açıklaması yaptı. BM Milletler binası önünde yapılan açıklamayı Kandil Barış Grubu adına Gülbahar Çiçekçi okudu. 9 aylık sürecin ardından Türkiye sınırları dahilindeki barış yürüyüşlerinin noktalandığı belirtilen açıklamada, Öcalan'ın akın durdurmak için 5 kez ateşkes ilan etmesine rağmen Türk Devleti'nin bu süreçleri sabote ettiği ifade edildi.
'Hareketimiz, altıncı kez 13 Nisan 2009'da ateşkes ilan etti' diyen Çiçekci şunları kaydetti: 'Buna karşılık olarak AKP'nin 14 Nisan'da yasal demokratik Kürt hareketine karşı kapsamlı bir operasyon başlattı. Ha keza halka, kadınlara dönük baskı ve saldırılar gelişti, çocuklara yönelik tutuklamalar, gerillaya dönük askeri operasyonlar yoğunlaştı.'
Barış umudu hazmedilemedi
Öcalan'ın tıkanan sürecin önünü açmak için yaptığı çağrı üzerine 9 Ekim'de Kandil, Maxmur ve Avrupa'dan 3 ayrı barış grubunun hazırlandığına dikkat çeken Çiçekci şöyle devam etti:
'Önderliğimizin çağrısına cevap olmak için kendi irademizle Gülbahar Çiçekçi, Hamiyet Dinçer, Vilayet Yakut, M. Şerif Gençdal, Mustafa Ayhan, Lütfü Taş, Hüseyin İpek ve Elif Uludağ'dan oluşan gerilla güçlerini temsilen 8 kişilik Kandil barış grubu ile içinde kadın ve çocukların da yer aldığı 26 kişiden oluşan Mahmur grubu olmak üzere toplam 34 kişi 19 Ekim 2009'da sınır kapısına gittik. Milyonların coşkulu tanıklığı eşliğinde Habur sınır kapısından Türk devlet yetkililerinin nezaretinde Türkiye'ye resmi giriş yaptık. Güney Kürdistanlı halkımızın yüzbinleri aşan kitlesel uğurlaması ve sınırın öte tarafından milyonları aşan kitlenin karşılaması Amed'te zirveye ulaştı. O gün bütün Kürdistanlılar hemen her yerde barışı selamlamak, umutlarını kucaklamak için sokağa döküldü. Türk Devletini, dünya kamuoyunu hayrete düşüren bu sevgi seli Kürt ulusunun hem irade beyanıydı hem de hep sadece cenazelerini aldıkları gerillayı ilk kez canlı kucaklamanın sevinciydi. Başbakan Erdoğan'ın bu tabloya ilk tepkisi 'kim sevinmez ki' olurken daha sonra tersine dönmüştür. En kara vicdanları bile eriten bu tablo maalesef buz gibi vicdan sahiplerinin, cesetlerin soğukluğuna alışmış yüreklerin ve beyinlerin duvarlarına çarpıp geri döndü. Oysa bu hasret ve barış umudu Türkiye'nin de umuduydu ancak hazmedilmedi.'
Erdoğan geri adım attı
'Gidişimizi 'teslimiyet' olarak saptırma girişimleri, milyonların özgürlük sloganları ve halayları karşısında başarısız kaldı, boşa çıktı' diyen Çiçekçi, Başbakan Erdoğan'ın ilk tutumundan vazgeçerek 'her şeyi sil baştan yaparız' tehdidinde bulunduğunu söyledi. MHP ve CHP'nin ise 'teslim olmaya değil, teslim almaya gelmişler' diyerek faşizm ve milliyetçiliği yeniden körüklemek için bütün gücüyle çalıştığının altını çizen Çiçekci, 'Elbette ne teslim olmaya ne de birilerini teslim almaya gitmedik' dedi.
Mektuplara cevap alamadık
Cumhurbaşkanı'na, Meclis Başkanına, Başbakan'a ve Genelkurmay Başkanına geliş amaçlarını anlatan birer mektup getirdiklerini hatırlatan Çiçekci, mektuplara bugüne kadar yanıt alamadıklarını söyledi. Yaratılan ortam nedeniyle Türk halkıyla buluşma koşullarının oluşmadığına dikkat çeken Çiçekci, çalışmalarını sadece Kürdistan'da yürütmek zorunda kaldıklarını ifade etti.
AKP iktidarı sorumluluğunda karşılaştıkları gözaltılar, davalar, tutuklamalar, siyasi baskılar nedeniyle yeterli çaba harcayamadıklarını ifade eden Çiçekci, 'Maalesef bütün bu çabalarımızın bedeli olarak sınırdaki ilk ifadelerimiz tutuklanma gerekçesi görülmezken daha sonra tutuklanma gerekçesi haline getirildi. Ama gidiş amacımızla vermek istediğimiz mesajın demokratik kamuoyu ve halkımız nezdinde hedefine ulaştığı kanaatindeyiz' dedi.
AKP savaş hükümeti rolünü üstlendi
'Kürt sorunu, 'teslim olma, teslim alma' gibi çözümsüzlüğü ve savaşı derinleştiren, milliyetçiliği körükleyen bir politika ve üsluptan tamamen uzak, karşılıklı müzakereyle demokratik siyaset zihniyetiyle çözümlenebilecek bir sorundur' diyen Çiçekci, AKP'nin ise bunun tersine savaş hükümeti rolünü üstlendiğini dile getirdi.
AKP'nin açılım adı altında Kürt özgürlük hareketini tasfiye etmeyi ve halkın demokratik iradesini kırmayı amaçladığını vurgulayan Çiçekci, bunun dış politikada aynen sürdüğünü belirtti. Türk Devleti'nin seksen yedi yıllık siyasal baskı ve toplumsal asimilasyon ile eritme politikasını farklı bir dil ve üslupla sürdürmeyi esas aldı.
Habur'da suç değildi Amedde suç oldu
17 Haziran'da yapılan mahkemede barış grubu üyeleri Mustafa Ayhan, Hüseyin İpek, Elif Uludağ ve Lütfü Taş'ın tutuklandığını, aynı şekilde 24 Haziran'da yapılan mahkemede de Gülbahar Çiçekçi, Hamiyet Dinçer ve Vilayet Yakut hakkında tutuklama kararı alındığını hatırlatan Çiçekçi, şunları dile getirdi:
'Tüm barış söylemlerimiz suç dosyası olarak karşımıza çıkarıldı. Barış elçileri misyonuna sahip Maxmur ve Kandil grubumuz, devletin siyasi tutumunu ve inkarcı-imhacı çizgide şekillenen Türk adaletsizliğini bilerek mahkemelere gidip barışı ve demokratik çözümü savunmuştur. Türkiye Çumhuriyeti savcıları, Habur sınır kapısında kurulan mahkemede tutuklama gerekçesi sayılmayan �işman değiliz ve Kürt Halk Önderi'nin çağrısı, KCK'nin açıklamaları ve Türk hükümetinin o dönemki olumlu söylemlerini takip ederek gelme kararı aldık- ifadelerimiz bu kez suç sayılmaktadır. Başbakan Erdoğan'ın 'sil baştan yaparız' süreciyle başlattığı topyekun savaş konseptine uygun olarak bu karara gidildiği açıktır.'
Uzattığımız barış eli havada kaldı
Maxmur Barış Grubu'ndan 6 kişinin halen tutuklu olduğunu belirten Çiçekci, 'Yaklaşık 1993'ten bu yana çeşitli kamplarda mülteci hayatı yaşayan bu insanlarımızın tüm acılarını yüreklerine gömerek, mülteci hayata son vermenin umuduyla demokratik-barışçıl çözümün gerçekleşmesi için sergiledikleri fedakarlık ve çaba takdir edilmesi gerekirken, suçlama tasdiki yapılmaktadır. Ve uzattığımız barış eli havada kalmıştır' dedi.
Barış faaliyetlerini yürütme imkanımız kalmadı
Çiçekci, 'Türk mahkemelerinin hukuki olmayan siyasi tutumunu ve barışın yargılamasını protesto etmek amacıyla, aynı zamanda Türkiye'de bu şartlar altında ve ortamda barış faaliyetlerimizi yürütmenin imkanları kalmadığından, cezaevi dışında bizlere başka bir seçenek bırakılmadığından çıkmak zorunda kaldık. Demokratik sürece katkı sunacaksa cezaevine girerek barışın bedelini arkadaşlarımız gibi ödemeye hazır olduğumuz, bundan çekinmediğimiz bilinmelidir. Ancak Kandil ve Mahmur grubundan tutuklanan arkadaşlarımızın yanı sıra tüm grubun cezaevine girmesinin de demokrasi ve barış mücadelesine hiçbir faydası olmayacağından kendi irademizle ve grubun ortak kararıyla dönmüş bulunmaktayız. Adaletin ve barışın savunucuları olarak bulunmamız gereken yer, her özgürlük savaşçısı ve demokrasi militanı gibi cezaevleri değildir' dedi.
BM'den iltica talebinde bulunacaklar
Çiçekci, Kandilden gelen gerilla grubu olarak tekrar savaş alanına dönmeyeceklerini Maxmur Mülteci Kampı'nda kalacaklarını söyledi. 'Bu gelişimiz yeniden savaş cephesine dönüş olarak anlaşılmamalıdır. Bizlerin tercihi sivil alanda legal, meşru barış çalışmaları yürütmektir' diyen Çiçekci, basın toplantısının akabinde BM Temsilciliği'ne iltica talebinde bulunacaklarını söyledi. Bu amaçla basın toplantısından sonra Maxmur Birleşmiş Milletler Temsilciliği'ne iltica başvurusunda bulunacağımızı da duyurmak istiyoruz. Sürecin olumlu gelişmesi halinde tekrar Türkiye'ye gidip faaliyetlerimizi bıraktığımız yerden sürdürmek istediğimizi de belirtmek istiyoruz.
Çiçekci kendilerine yapılan uygulama ile Türk devletinin Kürt halkının varlığına, diline tahammülü olmadığını bir kez daha gösterdiğini ifade etti. Barış çabalarını sürdüreceklerini ifade eden Çiçekçi, gidişde olduğu gibi geliş nedenlerinin çarpıtılmaması konusunda Türk basınından duyarlılık göstermelerini rica etti. 'Türk halkını; Kürt ve Türk halklarının kardeşliğinin eşit-özgür-onurlu tesisi için seslerini yükseltmeye çağırıyoruz' diyen Çiçekci, 'Barış ve özgürlük kazanacaktır' sloganıyla açıklamasını sonlandırdı.
Neden gittik? neden geldik?
Ardından Maxmur Barış Grubu adına açıklamayı da Bülent Aka okudu. 'Neden gittik? Neden geldik?' sorularını yönelten Aka, 'Bizler gönüllü olarak Maxmur'da değiliz. Köylerimiz, evlerimiz, bağ, bahçelerimiz yakıldı. Birçoğumuz yakınlarımızı bu bombardımanlar ve operasyonlar ortamında yitirdik. Yaşanan bu acılar hala tazeliğini korumaktadır. Korucu ve askerlerin baskısı altında atalarımızın topraklarını terk ederek, sınırın bu tarafında yaşamak zorunda kaldık' dedi.
Türkiye ve Kürdistan'da yürüttükleri faaliyetlere değinen Aka, 'Habur sınır kapısında kurulan mahkemedeki savcılar, kapıdaki soruşturma sonucunda bizi serbest bırakırken, yine aynı savcılar tüm grup üyeleri için hazırladıkları iddianameyle hakkımızda yeniden dava açtılar' dedi. Arkadaşları arasında 60 yaşını aşkın iki ananında bulunduğuna dikkat çeken Aka, 'Demokratik bir ülkede suç sayılabilecek hiçbir pratiğimiz olmamasına rağmen, gruptan kimi arkadaşları PKK üyeliği, kimilerini de üye olmamakla birlikte üye gibi davranmak iddialarıyla tutuklamışlardır. Birçoğumuz hakkında da tutuklama kararı çıkarılmıştır' diye ekledi.
Türkiye terketme nedenlerimiz ortadan kalkmamıştır
Bu gelişmeler üzerine yeniden durum değerlendirmesi yaptıklarını belirten Aka şöyle devam etti:
'Ulaştığımız sonuç şudur; Türk devleti ve hükümeti bizleri barış taleplerimizle ve haklarımızla birlikte kabul etmemiştir. Bu son tutuklamalarla da etmeyeceğinin altını çizmiştir. 90'lı yıllarda olduğu gibi Türkiye'yi terk etme nedenlerimizin hiçbiri ortadan kalkmış değil. Koruculuk sistemi ve güvenlik güçlerinin şiddeti sürmektedir ve can güvenliğimiz yoktur. Anadil eğitim talebimiz yerine getirilmediği gibi, gruptaki öğrencilerin eğitim ve denklik talepleri de yanıtsız kalmıştır. Yine Kürt kimliğinin, kültürel haklarının tanınması bir yana kültürel ve siyasi soykırım ağırlaştırılarak sürdürülmüştür. Yine Türk devleti ve AKP hükümetinin baharla birlikte yoğunlaştırdığı askeri operasyonlar, köylere yapılan baskılar, bölgede işlenen faili meçhul cinayetlerin yeniden gündeme gelmesi Maxmur'a tekrar dönme kararını almamızda etkili olmuştur.'
Karşılaştıkları uygulamaların Türk devletinin 90'lı yılların zihniyetinden bir adım bile ileri gitmediğini gösterdiğini belirten Aka, 'Türk mahkemelerinin hukuki değil siyasi tutumunu, barışın yargılanmasını protesto etmek ve mevcut durumda Türkiye'de bu şartlar altında ve ortamda barış faaliyetlerimizi yürütmenin imkânları, cezaevi dışında başka bir seçenek bizlere bırakılmadığı için ve dolayısıyla Maxmur'un oluşum gerekçeleri olanca gerçekliğiyle ortada durduğu için tekrardan Maxmur'a gelmek zorunda kaldık' diye konuştu.
Dönenler arasında 3 aylık bebekler var
Aka Maxmur'a geri dönenler isimlerini ise şöyle sıraladı;
Emine Sağat (65), Sait Şedal (62), Mehmet Kaçan (45), Mehmet Adanmış (44), Musa Tümeg (30), Nurcan Tümeg (22), Rojda Tümeg (2), Hüseyin Tümeg (3 aylık), Mikail Soydan, Melekşah Soydan, Nizar Buldan Siyasal bilgiler öğrencisi, Bülent Aka Hukuk mezunu, Hacı Sorgül, Kamil Ökten eşi Hamsiye üyelikten yargılanıyor ve dört çocuğu var, Fatma İzer, İsmail Ayas.
- Yorum yazmak için giriş yapın veya kayıt olun

Barış gruplarına KDP engeli- Yusuf ziyad
Barış gruplarına KDP engeli
Barış grubundan geri kalan 17 kişilik grup Güney Kürdistan’ın Maxmur ilçesindeki mülteci kampına ulaştılar. Ancak barış gruplarının burada en demokratik hakları olan basın ve kamuoyunu bilgilendirme hakları Güney Kürdistan hükümeti tarafında ellerinden alındı.
Demokratik bir haktı, çünkü barış grupları bir halkın en temel insanı haklarının temsili için görevlendirilmişlerdi. Bu grup Türkiye’den geri çekilirken Kürt ve dünya kamuoyunu bilgilendirmek zorundaydılar. Neden çekildikleri, verilen bu görevi yapıp yapmayacaklarını, yapacaklarsa hangi koşullarda ve nerede yapacaklarının bilgisini vermeleri gerekiyordu. Ancak Güney Kürdistan hükümeti buna izin vermedi.
İlk etapta yapılacak olan basın açıklamasına bir şey demeyeceklerini hatta bunun için canlı yayın arabaları kiralanıyor, yine Güney basının büyük bir kesimi büyük bir ilgi duyarak Maxmur kampına kadar gidiyor. Basın açıklamasına yakın saatlerde Bağdat hükümetinde talimat geldiği buna izin verilmeyeceği söyleniyor. Bunun üzerine yüzleri maskeli peşmerge güçleri tarafından canlı yayın arabası ve basın mensupları etrafı sarılarak geri dönülmesi istendi.
Şimdi bu Bağdat’ın talimatı değil, Kürt hükümetinin bir manevrasıdır. Maxmur ilçesi Musul’a bağlı dolaysıyla Maxmur kampı da resmiyette Musul’a bağlı olmaktadır. Oysa pratikte Maxmur ilçesinin idari ve askeri yönetimi tümü Kürtlerden oluşmaktadır. Yani KDP’nin elindedir. Pratikte de idari işlerinin çoğu Hewler üzeri yürümektedir. Bağdat hükümetinin Hewler’de ne kadar etkisi varsa Maxmur’da da o kadar etkisi vardır. Güney Kürdistan hükümeti Bağdat üzerinden bu basın açıklamasına izin vermeyerek yükünü hafifletmek istemiştir. Bununla Kürt kamuoyundan gelebilecek olası tepkileri hafifletmeye çalışmaktadır.
Son dönemlerde Kürt sorunu karşısında tıkanan AKP hükümeti çareyi Güney Kürdistan’a daha fazla baskı yaparak, hatta 1998 yılında Suriye’ye uygulanan taktiğinin aynısı uygulama durumunu çokça tartıştı. Yine Güney hükümetine kendilerine verilmek üzere 248 PKK’li yöneticisinin ismi verildiği söylendi. Tabi tüm bunların yanı sıra insana dayalı istihbaratın geliştirilmesi, lojistiğin kesilmesi v.b. şimdi bunlar arka arkaya sıralandığında ve üzerine karadan ve havadan bombardımanlarda buna eklendiğinde aslında 1998 yılında Suriye’ye uygulanan baskının kat be kat fazlası uygulanıyor.
Aslında Güney Kürdistan hükümeti PKK’ye karşı sürekli TC ile işbirliği içinde olmuştur. Kimi dönemler savaş dahil ellinde ne gelmişse onu yapmıştır. Kimi dönemler ise Kürt ve uluslararası kamuoyunu dikkate alarak daha alt düzeylerde gizli kapılar ardında desteğini sürdürmüştür.
Mevcut konumda da PKK’ye karşı savaş dışında gerekli tüm desteği vermeye devam etmektedir. Burada sorulması gereken soru şudur? Güney Kürdistan hükümetinin Türk devletine vermiş olduğu yardımlarına karşılık Türk devletinin kendilerine yönelik baskısından bir azalma oluyor mu? ? Türk devletinin 1992 yılındaki yaklaşımlarından farklı olarak bu gün neyi gösterebilirler? Elbette ki Türk devleti Güney Kürtlerine karşı farklı bir yaklaşım içinde değil. Çünkü Güney Kürdistan hükümetine yapılan tüm baskıların temelinde Kürt inkar ve imha politikası yatmaktadır. Burada Kürdün Güneylisi, Kuzeylisi yada Doğulusu yoktur. Önemli olan Kürt renginin tekrardan bu topraklarda kendi kökleri üzerinde filizlenmemesidir.
Yusuf ziyad
Hewler
ANF