Hz. Muhammed'in Dünyadan Göçüş Sürecinde Yaşananlar
"8 Haziran 632 : Son peygamber Hz. Muhammed, 63 yaşında Medine'de vefat etti. Peygamber vefat ettiğinde etrafında bulunanların önemli bir kısmı Halife seçimi ile meşgul olunca cenazenin defnine katılım olmadı. Cenaze, Peygamberin ailesinin dışında sahabeden 17 kişinin hazır bulunduğu cemaat tarafından Hz. Ali'nin İmamlığı ile kaldırıldı. Bu durum İslam içinde büyük bir tartışmaya sebep oldu ve ileriki zamanda Sünni / Şia ayrışmasının en önemli sebeplerinden biri haline geldi." "TARIHTE BU HAFTA" Kazım Balaban
Değerli dost, Kazım Balaban'ın "TARİHTE BU HAFTA" adıyla yazdıklarında ilgimi çekmeyen bir çok ayrıntı, tarihi olay yada hatırlatma olduğu için tümünü okumadan şöyle bir bakıp geçiyorum, hiç açmadıklarımda oluyor, ama genellikle hızlıca şöyle bir göz atıyorum. Bu haftaki yazıda yukarıya aldığım pasajı okuyunca biraz şaşırdım, bu konular da yazıları, kitapları olan bir alevi bilgesi bunu nasıl yazar diye üzüldüm[1]. Ondan olması isteneni değil de, tarihte yaşananı olduğu gibi yazmasını (resmetmesini) beklerdim. Bu anlatılanın tarihi gerçeği tam yansıtmadığını, gerçekliği çarpıttığını düşünüyorum; "şeytan ayrıntıda gizlidir" sözünün anlattığı gibi bu konuya ayrıntılı eğilince bu söylemin şeytanı nasıl gizlediğini göreceğiz. Öz olarak söylenen şu: "Peygamber vefat ettiğinde etrafında bulunanların önemli bir kısmı Halife seçimi ile meşgul olunca cenazenin defnine katılım olmadı. Cenaze Peygamberin ailesinin dışında sahabeden 17 kişinin hazır bulunduğu cemaat tarafından Hz. Ali'nin imamlığı ile kaldırıldı."; bu anlatımla sanki Muhammed'in cenazesi kaldırırken Ali bunu herkese haber vermişte, ahali (halk) buna gelmemiş, başka işle uğramış gibi bir intiba yaratılmak isteniyor, halbuki gerçeklikte böyle bir şey yok; niye yok, çünkü "halife seçimi ile " Medine'nin küçük bir elit gurubu uğraşıyor, halkın bu işlerlerden haberi bile olmuyor, zaten halkın bunları (Muhammed'in vefat ettiğinin) bilmesi engelleniyor, bu yüzde de Cenaze gizlice bulunduğu odaya defnediliyor. Bu yüzden bu anlatım yaşanan gerçeği yansıtmıyor, doğruda değil. Aşağıda yazdıklarımı okuyunca bu anlatımın ne kadar sığ, ne kadar gerçek dışı olduğunu göreceksiniz. Unutmayalım ki, bu sözünü ettiğimiz tarihi süreçte yaşanacak olanlar, egemenlerle ezilenler arasında süren sınıflar mücadelesinin acımasız, akıllara durgunluk verecek kadar korkunç sahnelerinin yaşandığı anlarla doludur.
Hz. Muhammet'in hastalık sürecini, Muhammet'le Ömer'in arasında başlayan, Muhammet dünyadan göçünce onun elini alan Ali ile Ömer arasında süren bir satranç oyununa benzetirsek yanlış olmaz. Bu oyunda dikkatten kaçmaması gereken nokta, "zor oyunu bozar" sözü kanıtlanırcasına, Ömer'in uyguladığı zorun rolüdür. "Tarihte zorun rolü" iki türlüdür bazen tarihi ileriye götürenlere hizmet eder bazen da geriye götürenlere hizmet ederek böylesi sonuçlarda doğurur. Belki bu satranç oyununu şöyle de düşünebiliriz, bu satranç oyunu başından beri Ali ile Ömer arasında -dolayısıyla da onların temsil ettiği güçler arasında- oynanıyordu, ama Muhammet vasiyetini yazdırmak isteyerek Ali lehine bir hamle yaptı, Ömer malum gerekçelerle bu isteği engelleyerek bunu savuşturan karşı hamlesini gerçekleştirdi, hemen ardından da bu yaşanan sürecin en kritik yerinde, Ömer, Ebu Bekir'i Halife tayın ettirip şah mat çekerek turnuvanın bir bölümü kapattı adeta. Bu süreci anlatan tarihçiler yaşananların farklı yönlerini görüp, farklı farlı yanlarını öne çıkararak incelemişlerdir. Bunları okuyunca insan, "bu yaşananlar bir kader miydi, bunca yaşanılanlar önceden yazılmış bir planın, alın yazısı denilen muazzam bir senaryonun gereklerimiydi yoksa herkes kendi iradesiyle kendi hayatını mı kuruyordu" diye sormadan edemiyor; hemen söyleyeyim ki, "Hüsniye" gibi ben de, bunun bir kader olmadığını, herkesin önceden çizilmiş bir plana göre değil, kendi "özgür iradesiyle[2]" konumunu belirleyip, var olan tarihsel koşullar içince, "kendi rolünü oynayıp", kendi hayatını oluştururken bir yerlerde konumlandığını, kendi hayatını özgürce yaşarken bu tarih sahnesindeki yerini belirlediğini, yanı herkesin varolan tarihsel koşullar içinde kendi yaptıklarından kendi yaşantısından kendilerinin sorumlu olduğunu düşünüyorum; buna da yürekten inanıyorum. Yanı kimse alınyazım buymuş diye sucu Allah'ın yada başkalarının üzerine atıp kurtulmaya çalışmasın; bizlerde alınyazıları buymuş, taksiratı af olsun diye kimseleri aklamaya çalışmayalım.
Bilindiği gibi Ömer ilk hamlesini, Muhammed'in vasiyet yazdırma isteğini reddederek başlatır. Muhammed gibi bir zatı muhteremin en doğal hakkı olan vasiyet yazdırma isteğinin reddedilmesi bugün akılların alacağı bir şey değildir; ama tarihte bu işte, bugün akıllara durgunluk verse de o tarihte bu olmuştur, bu böyle yaşanmıştır; Muhammed'in tüm ısrarlı çabalarına rağmen, Ömer vasiyetin yazılmasını, yani Muhammed'in vasiyet yazdırma isteğini engellemiştir[3]. Ömer'in bundan sonraki, en az ilki kadar akıllara durgunluk veren hamlesi ise, Muhammet ebediyete intikal edince yaptığı hamladır; Ömer Muhammed'in öldüğünün[4] bilinmesini, bunun halka söylenmesini yasaklamıştır. O an, Ebu Bekir başka bir şehirdedir, derhal ona haber gönderilir, Ebu Bekir gelince de hemen halifenin kim olacağı arayışına girilir. Dikkatinizi çekmeme gerek var mıdır bilmem ki, o tarihin yaşandığı zamanlarda olaylar kadar havalarında sıcak olduğu bir dönemdir, zaten o toprakların buralar gibi soğuk kış ayları hiç olmaz oralarda havalar hep sıcaktır, o dönemde Mekke'de buzdolabı, morg vari teknoloji henüz kullanılmamaktadır; sanırım bunun doğuracağı sonuçların anlatılmaya ihtiyacı yoktur. Muhammed'in canı teninden göçmüş, teni ölmüştür; Ömer de Muhammed'in öldüğünün halka söylenmesini yasaklamıştır. Olayı R. Yürükoğlu, şöyle anlatıyor: "Ömer daha sonra da Muhammed öldü diyenleri ölümle tehdit ediyor."[5] Bu birçok tarihçinin anlatımında vardır. Örneğin: Abdülbakıy Gölpınarlı, "Tarih boyunca İslâm mezhepleri ve ŞÎÎLİK" adlı eseri başta olmak üzere konuyu andığı tüm kitaplarında olayı ayrıntılarıyla, böyle anlatmaktadır. Adı geçen eserde A. Gölpınarlı Hz. Âişe'nin şöyle bir anlatımını naklediyor: "Ömer ve Mugıyra b. Şa'be, izin alarak Rasûlullâh'ın hücresine girdiler; yüzlerine örtülmüş olan bezi kaldırdılar. Ömer bağırarak Âh dedi, Rasûlullâh nede şiddetli bir baygınlığa düşmüş; sonra çıkıp yola düştüler. Mugıyra, hücre-i saâdetten çıkarken Ömer'e, Andolsun Allah'a ki dedi, Rasûlullah dünyadan gitmiştir. Ömer, yalan söyledin dedi; Rasûlullah asla ölmedi. Fakat sen fitneci adamsın; onun için böyle söylüyorsun...." Yazar bu konuşmanın geçtiği kaynakları verdikten sonra konuyu anlatmaya devam ederek o konuşmanın şöyle sürdüğünü aktarıyor: "Hatta bu sözü de yeterli bulmadı; Resûlullah vefât etti diyeni ölümle tehdide başladı ve <Mûsâ nasıl kırk gün kavminden gizlendiyse, nasıl bu müddet içinde ona öldü (ölmedi. Olması gerek-R) dendiyse, Rasûlullah da onun gibi Rabbinin katına gitti, andolsun ki gene dönecek; bu şüpheye düşenlerin, öldü diyenlerin ellerini, ayaklarını kesecek> demeye başladı"[6]. Bu türden anlatımlar uzayıp gidiyor ama burada görülen o ki Ömer'de "Mûsâ nasıl kırk gün kavminden gizlendiyse, bu süre içinde ona ölmedi dendiyse" diyecek kadar bir tarihi bilinç vardır. Bu egemen sınıfın refleksi diye de okuna bilinir. Bu Ömer'in tavrının altındaki niyeti de açıklar; "Mûsâ nasıl kırk gün kavminden gizlendiyse, bu süre içinde ona ölmedi dendiyse" sözleri yorum gerektirmeyecek kadar açıktır, Ömer'in niyetini, onun eyleminin altındaki sebebini ayan beyan gösterir[7].
Bilindiği gibi, Muhammed'in toprağa verilmesi Ali ile yandaşları tarafından büyük bir gizlilik içinde gece yapılmıştır. Bu defin işleminden, aynı avludaki başka bir odada bulunan Ebu Bekir'inde kızı olan, Muhammed'in sevgili eşi Âişe'nin bile haberi olmamıştır, yani haberdar edilmemiştir; ondan bile gizlenmiştir[8]. Bunu A. Gölpınarlı "İSLAM TARİHİ" adlı eserinde şöyle anlatıyor:
"Rasûllullah (S.M) Pazartesi günü vefât etmişlerdi. O gün, Salı gecesi ve günü namaz kılındı. Çarşamba gecesi sabaha karşı defnedildi. Zevceleri (yani Âişe -R), biz, kazma seslerini duyup Rasûl'ün defnedilmekte olduğunu anladık der." Sayfa:165. Tarik Boyunca İslam Mezhepleri ve Şiilk kitabında da aynı bilgi şöyle verilir: „ Hz. Âişe derki: „Biz, Hz. Resûlullâh'ın defninden, Çarşamba gecesi, kürek seslerini duyarak haberdar olduk" sayfa: 65. Tabloyu öyle düşününki, Muhammed ruhunu teslim ettiğinde, sevgili eşleri Âişe'nin odasında bulunuyordu, cenaze dışarı çıkartılmadan bulunduğu odaya defnedilmiştir ama aynı avlunun yan odalardan birinde bulunan Hz. Âişe bundan haberdar edilmemiştir.
Muhammed'in öldüğünün bilinmesini, Ömer'in engellemek için, O'nun öldüğünün söylenmesini yasaklaması iyice anlaşılmazsa, Ali'nin Onu niçin gece gömme gereği duyduğu gerekçesiz kalır, tam anlaşılamaz, kanımca bu yüzden de anlaşılamamıştır. Mekke'de hava sıcaktır bir ölünün fazla bekletilmesi, hele de Ömer'in dediği gibi kırk gün bile bekleyebileceğinin dillendirilmesi, korkunç bir şeydir, bu yasak öyle bir cezadır ki Antigone'nin karşı karşıya kaldığı türden bir zulümle kıyaslanır ancak ; Ali bu yasaktan dolayı Muhammed'i gece, bulunduğu odanın içine gömmüştür[9]. Diğer yorumları, ne kadar edebi olurlarsa olsunlar, doğru bulmuyorum. Bilindiği gibi son derece nesnel, son derece değerli tespitleri olan -yada benim böyle gördüğüm- "MUHAMMED" adlı ünlü biyografisinde Maxime Rodinson, olayı şöyle anlatır:
"Ve o gece, alabildiğine anormal ve hiç beklenmedik bir iş yaptılar. Bu büyük ölünün şanına layık bir törenle Baki mezarlığına, oğlu İbrahim'in, kızı Rukiyye'nin ve sayısız yoldaşlarının yanına gömülmesi gerekirdi. Çok daha önemsiz nice kimseler parlak törenlerle gömülmüştü oraya. Ama öyle anlaşılıyor ki Ali, Abbas ve dostları, cenaze alayı(ni) yönetecek olan Ebu Bekir'in peygamberin tartışmasız halefi olarak kabul edileceği bir törene meydan vermek istemiyorlardı. Sezar'ın cenazesini bu amaçla kullanmamış mıydı Antonius ve Stalin bu amaçla kullanmayacak mıydı Lenin'in cenaze merasimini? Ali'yle dostları da peygamberi hemen o gece ölmüş olduğu kulübenin içine gömmeye karar verdiler. Ortaklarının birinin yanda (kumalarının birinin yanda diye anlayabilirsiniz- R) uyumakta olan Ayşe'ye bile haber verilmedi: Ebu Bekir'in kızı değil miydi! Hemen bir çukur kazıldı kulübeye, ceset alelacele yıkandı ve üç harmaniye sarıldıktan sonra çukura yerleştirilerek üzerine toprak atıldı. Kureyşli Muhammed ibn Abdullah'ın işi böylece bitmişti".[10]
Bu yorum gibi yorumları edebi olduğu kadar güzel bulsam da, yukarda dediğim gibi katılmıyorum. Çünkü bu Ali'nin davranışını anlamamızı çarpıtıp, bir gerçeği yani Ömer'in Muhammed'in öldüğünün duyulmasını yasakladığı gerçeğini gizliyor. Ayrıca böylesi izahlar bundan sonraki Ömer'in yada iktidarı ele geçiren gurubun diğer hamlelerini, örneğin: -Ebu-Bekir'e biat ettirmek için, -Fatima'yı dövüp, kaburgalarını kırıp düşük yapmasına sebep olmasını[11], Muhammed'in sözlerini, konuşmalarını (bunlara o zaman hadis denirmiş, bunu bu günkü uydurma hadislerden ayırmak için Muhammed'in sözleri diyorum) toplatılıp, yaktırmalarını, Muhammed'in hadislerinin yasaklanmasını[12] açıklamıyor, hatta bunları anlamamızı zorlaştırıyor. Bütün bunları, örneğin, Muhammed'in hadislerinin yasaklanmasını ilk kez duyan sade bir vatandaşın aklı almıyor, ama Muhammed'in hadisleri de, 1. halife devrinde yasaklanmıştır[13]. Örneğin, Fatima, Ebu Bekir'e biat etmeden bu dünyadan göçüp hakkın rahmetine kavuşmuştur. Fatima bu dünyadan göçene karar Ali'de Ebu Bekir'e biat etmemişti. Bu Konularla ilgili bilgi için, örneğin Abdülbaki Gölpınarlı'nın andığım kitaplarına, Hüsniye'ye bakıla bilinir.
Bu tarih böyle yaşanmıştır, bunlardan dolayı yukarda, en başa koyduğum, "Tarihte Bu hafta" yazı dizisinde anlatılanlar yaşanılan bu tarihi gerçekliği olduğu gibi yansıtmıyor. Yazarın öznel nedenini - yani bunu niye böyle yazdığını- bilmiyorum ama o anlatım, anlatılanlar doğru değil. Bunun böyle bilinmesini isterim. Muhammed'in ölümü, kentin ileri gelenlerince, yani egemen sınıfların temsilcilerince yeni bir halife seçilene kadar halktan gizleniyor; çünkü bu haber duyulursa halkın Ali'nin etrafında kenetlenip, ahalinin (halkın) Aliyi halife seçmesinden korkulduğundan Muhammed'in öldüğünün söylenmesi yasaklanıyor, bu yüzden de Ali cenazeyi gece gömmek zorunda kalıyor. Cenazenin defini sırasında az kişinin bulunmasının nedeni de bu, yani cenazenin gizlice, geceleyin gömülmüş olması.
Okura şunu açıkça vurgulamak isterim ki, İmam Ali'nin Muhammed'i neden geceleyin, belirli bir gizlilik içerisinde, cenazenin bulunduğu odaya defnetmiş olmasının nedeni bugüne kadar, aradan bunca zaman geçmesine rağmen iyice anlaşılamamıştır. Aradan gecen bunca zaman sonra dünyada ilk defa bu yazıda bu (Muhammed'in belirli bir gizlilik içerisinde geceleyin bulunduğu odaya İmam Ali'in öncülüğünde- onun inisiyatifinde defnedilmesi) Ömer'in Muhammed'in öldüğünü yasaklaması ile bağlantı kurulup, ilişkilendirilerek açıklanıyor. İmam Ali'nin bu davranışının anlaşılması açısından bu tez çok önemlidir, bu yüzdende hak ettiği bir ciddiyetle değerlendirilmesi gerekir.
Ömer'in Muhammed'in öldüğünü söyleyeni ölümle tehdit etmesinin nedeni olarak, Ömer'in, devleti, hükümeti, Halifeliği nasıl anlarsanız artık öyle anlayın iktidarı, başkaları gelip ele geçirir korkusuyla yaptığı bundan önce söylenmiştir, yazılmıştır ancak cenazenin geceleyin belirli bir gizlilik içerisinde bulunduğu odaya defnedilmesi bu konuyla bağlantı kurularak anlatılması hiçbir yerde söylenmemiştir, işte bu yazıda yapılanda bu ikinci kısımdır. Abdülbakıy Gölpınarlı, Tarih Boyunca İslam Mezhepleri ve Şiilik adlı kitabında bu konuda şu değerli bilgiyi verir: "Tarihçilerin bâzıları, o gün teessürden Ömer hazretlerinin aklını yitirdiğini yazar, İbn Ebi'l Hadid'se, <şerh>inde, Rasûl-i Ekrem'in (S.M) vefâtını anlayan, ansârın ve diğerlerinin hüküm ve hükümeti ele geçirmelerinden korkan, din ve devletin harimini korumak gayretine düşen Ömer hazretlerinin, Ebû-Bekr gelinceye dek bu çeşit bir harekete tevessül ettiğini söyler"[14] demektedir. Bu yazıda, İbn Ebi'i Hadid'e ilaveten Muhammed'in geceleyin, belirli bir gizlilik içerisinde bulunduğu odaya defnedilmelerinin de bu yasakla bir ilişkisi olduğu iddiasında bulunmasıdır. Bu iyice anlaşılıp bilince çıkarılmadan Alinin bu davranışını anlamamız zordur.
Özcesi şu ki, Ömer'in yasağı iyice anlaşılamadan, Ali'nin bu davranışı anlaşılamaz, bu yüzdende bu güne kadarda anlaşılamamıştır. Bu üzerinde düşünülmesi gereken önemli bir konudur. İmam Ali'nin davranışlarının hikmetini çözmeye, anlayıp aktarmaya çalışan hal ehli kişilerin bu konu üzende önemlice durup muhabbetlerine konu etmeleri gerekir, kanısındayım.
SAYGILARIMLA.
08 Haziran 2007 Pazartesi
RIZA AYDIN.
Ek : Sayın Kazım Balabanın yazıma verdiği yanıt Aşağıda
Sayın Rıza Aydın'a yanıt.
Sevgili Rıza Aydın Canımız bizim Tarihte Bu Hafta yazı dizimizde yer verdiğimiz bir konuya (8 Haziran 632 : Hz. Muhammed'in Hakka yürümesi) yorum getirmiş.
Ancak Sn. Aydın yazdığı cevapta hem haklı, hem de haksız yorumlarda bulunmuş.
Haklı olduğu nokta şudur. Kendi deyimi ile ‚''Şeytan ayrıntıda gizlidir'' sözünden hareketle bu önemli olayı daha detaylı açıklayabilirdik. ''Gerçek ayrıntıda gizlidir'' sözüne biz de inanıyoruz. Bu yüzden ayrıntılı açıklamaların her zaman çok daha yararlı olduğuna inanırız. Fakat bu nokta da sevgili Rıza Aydın bize haksızlık ediyor. Çünkü kendisi de biliyor ki her hafta yayınladığımız ve güncelleştirdiğimiz Tarihte Bu Hafta yazı dizisi binlerce farklı olayların derlemesidir. Her Hafta yayınlanan yazıda yüzlerce olaya yer verilmekte, bu olaylar kısa başlıklar halinde yansıtılmaktadır.Söz konusu hafta yayınlanan dizide de toplam 394 ayrı olaya yer verilmiştir. Bunun dışında belirli günlere denk düşen doğum ve ölüm olayları ile beraber bu sayı çok daha kabarık olacaktır. Takdir edersiniz ki eğer tüm olaylar detaylı yazılmaya kalkışılsa hem buna zamanımız yetmeyecek ve hem de her hafta yüzlerce sayfayı bulacak olan bir kronolojinin ortaya çıkması söz konusu olacaktır.
Takip edenler bilirler. Sadece Türkiye'de değil, dünyanın her yerinde kronolik çalışmalarda detaylara girilmez ve sadece ana başlıklara yer verilir. Bizim yaptığımız Tarihte Bu Hafta çalışması da kronolojik bir çalışmadır ve olaylara kısaca değinilir.
Yeri gelmişken belirtelim. Bizim bu çalışmamız içerik ve kapsam olarak kendi alanında ciddi bir yer edinmiştir. Benzeri çalışmaların hemen hiç biri ne bu denli objektiftir, ne de bu kadar kapsamlıdır.
Diğer yanı ile bu ve benzeri çalışmalar zaten bilgi düzeyi ortalamanın üstünde olan okuyucuya, başka deyimle elit kesime yöneliktir. Kişi olayı ve tarihini öğrenir ve eğer daha geniş bilgi edinmek isterse bu alanda konuyu detaylı işleyen başka kaynaklardan daha kapsamlı bilgi edinir.
Burada yapılan ve yapılacak olan da konu ile ilgili bizim çok kapsamlı bir bilgi vermemiz değil, sadece ana başlığı ile konuya yer vermemizdir.
Ancak Sn. Rıza Aydın'a burada gene de hak veriyoruz ve çok önemli olan bu konu belki bir kaç kelime daha eklenerek zenginleştirilebilirdi.
Sn. Rıza Aydın Canı haklı görmediğimiz nokta ise olayın haber ediliş biçimine getirdiği yorumdur. Olayın tarihte yaşanmışlığı konusunda Sn. Aydın ile önemli ölçüde aynı görüşe sahibiz. Bizde olayı detaylı işlemek istesek benzeri yorum ve kaynaklara yer verirdik. Ancak Sn. Aydın'ı haklı görmediğimiz bölüm, eleştirisine itham edici yorum eklemesidir.
Sn. Aydın bakınız ne diyor.
'' Bu haftaki yazıda aşağıya aldığım pasajı okuyunca biraz şaşırdım, bu konular da yazıları kitapları olan bir alevinin bunu nasıl yazar diye üzüldüm. Ondan olması isteneni değil de, tarihte yaşananı olduğu gibi yazmanızı (resmetmesini) beklerdim. Bu anlatılanın tarihi gerçeği tam yansıtmadığını, gerçekliği çarpıttığını düşünüyorum'' diyor.
Bu parağrafa baktığınızda sanki olayı çarpıtmış ve kasıtlı olarak bir şeyleri farklı yansıtmışız gibi bir yorum çıkıyor. Halbuki olayda ne çarpıtma, ne de bazı gerçekleri gizleme diye bir şey söz konusu değil.
Bu konuyu aşağıda biraz daha açmadan önce Sn. Aydın'ın konu ile ilgili bir yorumunu daha alalım.
''şeytan ayrıntıda gizlidir" sözünün anlattığı gibi bu konuya ayrıntılı eğilince bu söylemin şeytanı nasıl gizlediğini göreceğiz''
Sn. Aydın burada eleştiri sınırını aşarak, ''şeytanı gizlediğimizi (?)'' vurguluyor. Bu bölüme de biraz sonra değinelim.
Başka bir yerde ‚
'' Cenaze Peygamberin ailesinin dışında sahabeden 17 kişinin hazır bulunduğu cemaat tarafından Hz. Ali'nin imamlığı ile kaldırıldı." Diyor; sanki Muhammed'in cenazesini kaldırırken Ali bunu herkese haber vermişte, ahali(halk) buna gelmemiş, başka işle uğramış gibi bir intiba yaratılmak isteniyor, hâlbuki gerçeklikte böyle bir şey yok, Cenaze gizlice defnediliyor. Bu yüzden bu anlatım gerçeği ifade etmiyor, doğruda değil. Aşağıda yazdıklarımı okuyunca bu anlatımın ne kadar sığ, ne kadar gerçek dışı olduğunu göreceksiniz''
Bu sözlere cevap vermeden önce Tarihte Bu Hafta yazı dizimizde konu ile ilgili ne demişiz önce ona bakalım.
- 8 Haziran 632 : Son peygamber Hz. Muhammed, 63 yaşında Medine'de Peygamber vefat ettiğinde etrafında bulunanların önemli bir kısmıvefat etti. Halife seçimi ile meşgul olunca cenazenin defnine katılım olmadı. Cenaze, Peygamberin ailesinin dışında sahabeden 17 kişinin hazır bulunduğu cemaat tarafından Hz. Ali'nin İmamlığı ile kaldırıldı. Bu durum İslam içinde büyük bir tartışmaya sebep oldu ve ileriki zamanda Sünni / Şia ayrışmasının en önemli sebeplerinden biri haline geldi.
Halbu ki olay tamamen doğru. Buna da biraz sonra değinelim.
Sn. Aydın devamla şöyle diyor.
'' Bu tarih böyle yaşanmıştır, bunlardan dolayı yukarda, en başa koyduğum, "Tarihte Bu hafta" yazı dizisinde anlatılan yaşanılan bu tarihi gerçekliği olduğu gibi vermiyor. Nedenini bilmiyorum ama o anlatım, anlatılanlar doğru değil. Bunun böyle bilinmesini isterim. Muhammed'in ölümü, kentin ileri gelenlerince, yani egemen sınıfların temsilcilerince yeni bir halife seçilene kadar halktan gizleniyor;
Halbuki bu konuya azbuçuk hakim olanlar burada ne bir çarpıtmanın, ne de herhangi bir şeyi gizlemediğimizi bilirler. Eğer bir şeyler gizlemeye kalksak sadece,
'' 8 Haziran 632 : Son peygamber Hz. Muhammed, 63 yaşında Medine'de vefat etti''
der ve geçerdik. Ama öyle yapmamışız.
''Peygamber vefat ettiğinde etrafında bulunanların önemli bir kısmı Halife seçimi ile meşgul olunca cenazenin defnine katılım olmadı'' demişiz.
Cenazeyi ortada bırakıp Halife seçimi ile ilgilenmek zaten kafalarda soru işareti bırakmaz mı? Ne Arap, ne Türk, ne de başka kavimlerin (o tarihlerde Uluslar olmadığı için kavim kelimesini kullanıyoruz) geleneklerinde böyle bir şey yok. Önce Cenaze kaldırılır, taziyeler sonrası yapılması gereken diğer işlere bakılır. Ama bugünkü Emevi Sünni anlayışına yön veren eğilim çıkar ilişkileri olduğu için onlar derhal Halife seçimi ile ilgilenmiş, cenazeyi de ortada bırakmışlardır.
Kaldı ki Sünni inancının savumakta zorlandığı en hassas konu tam da burasıdır. Sünni Ulema olayın tarihteki ayırıntılarını bilmesine rağmen onun bizim yazdığımız gibi ‚''önce Halife seçimi ile ilgilendiler''
Bölümüne hiç yer vermez, bu ayrıntıyı atlar.
Birebir konuştuğumuz ve eleştirdiğimiz Ulema da zorlandıkları savunma da şöyle derler. '' Devletlerde devamlılık vardır. Devlet başsız kalamazdı. Onun için bir an önce Halife seçimi yapıldı'' diyerek zoraki savunma yaparlar.
ݺte bizim değindiğimiz,
'' Cenaze, Peygamberin ailesinin dıºında sahabeden 17 kiºinin hazır bulunduğu cemaat tarafından Hz. Ali'nin İmamlığı ile kaldırıldı. Bu durum İslam içinde büyük bir tartıºmaya sebep oldu ve ileriki zamanda Sünni / ªia ayrıºmasının en önemli sebeplerinden biri haline geldi.''
Sözünün püf noktası da burasıdır.
Alevi inancında bir çok söylence, Hadis ve Gadirhum olayı, Halifeliğin Hz. Ali'nin hakkı olduğunu ortaya koyar ve savunur. Ancak o dönemin Hz. Muhammed ve Hz. Ali'ye muhalif olanları acelece bir oldu bittiye getirerek Ebu Bekir'i Halife seçmiº ve Hz. Ali'nin hakkını gasp etmiºtir. İslamiyette ki ayrıºma da böylece su yüzüne çıkmıº ve Hz. Ali'nin hakkı gasp edilmiºtir.
Hakkın gasp edilmesi elbette siyasal bir ayrıºmayı beraber getirecektir. Gasp'tan yana olanlar ve Hakları Gasp edilenler bu olaydan hareketle kendi siyasal ve dinsel termonolijilerini geliºtirecek, bu durum siyasal alanda ‚'zalim ve mazlum'' ayrıºmasına ve bunun taraflarının belirlenmesine sebep verecektir.
Eğer Sn. Aydın eleºtirisi ile İslam içinde ki ayrıºmanın‚ ''bu olayla baºlamadığını'' söylemek için kaleme almıºssa buna bizim de itirazımız yok. Ancak bundan önceki fikir ayrılıkları küçük ayrıntılar olarak yaºanmıº ve büyük hesaplaºma ertelenerek fırsat kollanmıºtır. Kast ettiğimiz, ''Cenaze ile değil, Halife seçimi ile ilgilendiler'' yorumunun ‚''böylece ileride malı da götürdüler'' anlayıºı ile örtüºmektedir. Bu vesile ile verdiğimiz örnek, somut bir ayrıºmanın verisidir.
Bu noktada Sn. Rıza Aydın canımızın eleºtirisinde, ''daha geniº ve açıklamalı olabilirdi'' noktasına katılıyoruz. Ancak bir ºeyler ''gizleme'' veya‚'' gerçeği anlatmama'' bölümlerine, örtülü ithamlarına kesinlikle katılmıyoruz. Böyle bir ºey olmadığı gibi, ne insan olarak ve ne de bir aydın olarak böyle bir yorumun ºahsımızı yaraladığını özellikle vurglamak isteriz.
Sn. Aydın'ın konu ile ilgisi olmayan Aleviyol'da olan bir tartiºmayı konuya ekleyerek baºka sitelerde yayınlamasına da bir anlam veremediğimizi vurgulayalım. Kaldı ki orada tartıºmaya dahil olan bir arkadaºımızın ºahsımıza yönelik yazısını da yanıtladığımızı, eleºtiri yazımızda bu arkadaºımızı kast etmediğimi, söz konusu arkadaºımızın da yanıt vermeyerek konuya bakıºını netleºtirdiğini görmekteyim. Sevgili Rıza Aydın canımızın buna rağmen bu önemli ayrıntıyı nasıl gözden kaçırdığını (?) da anlamıº değilim.
Son söz olarak da biraz yöntem ve dayanıºma konusuna yer verelim. Tarihte bu Hafta Yazı dizisi ileride 4 cilt olarak yayınlanacaktır. Ancak her hafta yüzlerce ayrı konu iºlendiği için olaki bazı ayrıntılar gözden kaçabilir. Hatta eksik veya yanlıº da olabilir. Dostlarımızdan ricamız fark ettikleri bu ayrıntıları bize bildirerek doğrunun yer edinmesinde katkı sunmalarıdır.
Muhabbetlerimizle
Kazim Balaban / 11 Haziran 2007 / Viyana
[1] Konunun muhabbetlerde, muhabbet ehli kişilerce Hulk içinde irdelendiğini bilindiğini bildiğimden, Halk içinde yapılan böylesi konuşmalarında bu bilgilere uygun olacağını düşündüğümden şaşırdım.
[2] Özgürlük zorunluluğun kavranmasıdır diyenlerin ruhu şad olsun.
[3] Bilindiği gibi aynı Ömer, Ebu Bekir ölürken ona vasiyet yazdırmıştır, hatta Ebu Bekir baygın olduğu için onun adına Osman bunu -yani yazılması gerekeni- yazmıştır; Ebu Bekir ayıkıp ne yazdın oku bakalım diye adına yazılanı okutur sonra peki öyle olsun diye onu kabul eder. Konu için bakınız: A. Gölpınarlı'nın İslam Tarihi sayfa 308.
[4] Muhabbet ehlinin bildiği gibi tarih içinde Işık taifesi, Kızılbaş, Alevi, Bektaşi diye adlandırılan kültürel inançta olanlar, kişinin ruhunun ölmezliğine, ruhun göç etmesine, başka bir söylemle kalıp değiştirdiğine inanırlar. Ancak tenle ruh ayrı olduğu için teninde öldüğünü kabul ederler diye düşünüyorum. Yunus "Ölürse tenler ölür canlar ölesi değil", Veysel "Can kafeste durmaz uçar" derken bunu anlatmışlardır bence. Bu yazıda ölüm sözcüğünü tenden canın uçması, kalıp değiştirmesi, tenin ölmesi anlamında kullanacağım, söylemde bir kusurum olursa buna yorula.
[5] R. Yürükoğlu. Okunacak En Büyük Kitap İNSANDIR. Sayfa: 38.
[6] Abdülbakıy Gölpınarlı. Tarih Boyunca İslâm Mezhepleri ve Şiilik. Sayfa 53.
[7] Ömer'in o anki halini, durumunu göz önüne getirilip anlaşılması için şu iki alıntıyı da aktarayım: "Fakat Ömer hala bağırıp çağırmada, tehditler savurmadaydı. Abbâs, <Resulullah da> dedi, <obir insanlar gibidir; oda âfetlere uğrar, olaylara mâruz olur. Resullah dünyadan gitmiştir; nekadar mümkünse o kadar çabuk toprağa verin onu; ...> Ömer hazretleri, bütün bunlara rağmen Resulullah'ın (S.M) ölmediğini o kadar şiddetle ve o kadar fazla söyledi ki dudaklarını köpük sardı." Abdulbakıy Gölpınarlı. Tarih boyunca İslâm mezhepleri ve Şiilik sayfa.54
[8] Hatırlatmak isterim ki Muhammed'in defnedildiği bu oda sevgili eşleri Âişe odasıdır. Buraya (Muhammed'in yanına) başka birinin defnedilebilmesi için, Âişe'den izin alınmak zorunda kalınmıştır, bundan kaynaklanan sorunlar olmuştur.
[9] Muhammet ruhunu teslim ettiğinde eşlerinden Ayşe'nin odasında bulunuyordu, cenaze -ölümünden üç gün sonra- geceleyin gizlice, bulunduğu bu odaya defnedilir. Daha sonra buraya, Ayşe'den izin alınarak ilk iki halifenin, Ebu Bekir ile Ömer'in cenazeleri de defnedildi. Konunun iyice anlaşılması için şu ayrıntıyı da aktaralım: Muhammed'in torunu, o diyarların deyişiyle söylersek Hasan İbn Ali hastalandığında dedesini yanına gömülmek istediğini söyler (vasiyet eder), ancak cenazeyi buraya gömmek için yürüyüşe geçen halk durdurulur, bu gerçekleşirse iç savaş çıkacağı tehdidi savrulur, kargaşa çıkar, sonra Muhammed'in torunu dedesinin yanına değil de Baki mezarlığına defnedilir. Ev sahibesi, Ayşe'nin bu konuyla ilgili tavrı rivayetlere göre muhteliftir: Konuyu Nabia Abbott "ÂYŞE " adlı ünlü kitabında şöyle anlatıyor: "Peygamber, Ayşe'nin dairesinde gömülü olduğundan, Hasan'ın isteğinin yerine getirilmesi için Ayşe'nin razılığı gerekmekteydi. Hasan'ın kardeşi Hüseyin'in bu izni aldığı söylenir..." ancak yazar o anki atmosferi anlattıktan sonra anlatımına şöyle devam eder: "Aslında Ayşe'nin böyle bir defin için gerçekten izin verip vermediğini tespit etmek oldukça zordur. Bu öykünün başka bir anlatımında ...Ayşe, gri bir katırın üstünde protesto edilen cenazeyi karşılamaya çıktı: "Burası benim evim, kimseye (gömülmesi için) içeri girmesi için izin vermiyorum" diyerek Hasanın vasiyetinin gerçekleşmesini engelledi. Bakınız: Nabia ABBOTT. AYŞE. Sayfa: 187-188. Yurt yay. Merak edecek olanlar için burada şunu da aktaralım. Çok mutsuz bir ruh hali içine, son günlerini yaşayan Ayşe kendisinin "Muhammed'in yanına gömülmesini açıkça yasaklar" Baki mezarlığında kız kardeşinin yanına gömülmek ister. Ayşe "Hiç doğmamış olmayı dileyerek", "Allah beni keşke hiç yaratmasaydı" diyerek dünyadan göçer. Bakınız adı gecen eser: Sayfa 201-202
[10] Maxime Rodinson. Muhammet. Sayfa: 275. Özne yayınları. Çev: Atilla Tokatlı.
[11] Fatima'nın bu hastalıktan kurtulamayıp babasından 93 gün sonra öldüğü söylenir.
[12] Bu konu için Abdulbakıy Gölpınarlının "Tarik Boyunca İslam Mezhepleri ve Şiilik" kitabının 25,26, 79 sayfalarına bakıla bilinir. Şöyle diyor: "Hz. Peygamber'in (S.M) ebediyete göçmelerinden sonra ümmetin din ve dünya işlerini ühtelerine alanlar, bir çok hususlarda Kur'ân- Mecîd-i, Hz. Resûl-i Ekrem'in (S.M) hadisleri açıkladığı hâlde hadislerin yazılmasını şiddetle yasakladılar; birinci Halife, beş yüz Hadis topladığı hâlde sonra onları getirtip yakmıştı. İkinci Halife, kimde hadis varsa onları yok etmesini bütün şehirlere, şehirlerin halkına bir yazıyla bildirmişti (....). Bu yasak, Emevilerden Abdülâziz oğlu Ömer'in zamanına dek (99-102 Hiçri, 717-720 Miladi) sürdu. Sayfa 25. Muhammed miladi 632 yılında öldüğüne göre hadis yasağının da miladi 717-720 yılına kadar sürdüğüne göre bundan sonra toplanan hadislerin durumunu siz düşünün. Okur yazarlığın çok az olduğu bu toplumda, hadisler dillerde söylenenlerden toplanmıştır. Hadis Tarihi adlı kitabında Prof.Dr. Talât Koçyiğit: ... yazı bilenlerin sayısı da son derece azdı. ... El-Belâzuri, İslamiyet girdiği zaman, Kureyşlilerden on yedi kişinin yazı bildiğini söyler ve bunların isimlerini verir:..." demektedir. Sayfa 29. Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları.
[13] Abdülbakıy Gölpınarlı, Hadislerin yasaklanmasına gösterilen nedenle ilgili şu ihtirazını belirtiyor: "Kur'an-ı Mecîd, hz. Peygamber'in (S.M) vefatlarından sonra Hz. Emîr'ül - Mümin Alî (A.M) tarafından toplanmış, yazılmıştı. Ayrıca birinci Halîfe zamanında da sahâbeden bir hey'et Kur'an- Mecîd'i yazmışlardı; tertibiyse bizzat Hz. Peygamber (S.M) tarafından yapılmıştı. Bu bakımdan bu hadis yasağının, hadislerin Kur'ân'a karışması ihtimâli düşünülerek alınmış bir tedbir mâhiyetinde olduğu, doğru olmasa gerekir". Tarih Boyunca İslam Mezhepleri ve Şiilik. Sayfa. 26. A. Gölpınarlının bu değerli tespitinin, Osman'ın Halifeliği zamanında Kur'an yeniden yazılınca İmam Alinin hazırladığı Kur'an'ın da imha edildiğinin bilinmesini not edelim. Bilginin zararı olmaz.
[14] Abdulbakıy Gölpınarlı. Tarih Boyunca İslâm Mezhepleri ve Şiilik. sayfa 55.
- Rıza Aydın ağ günlüğü
- Yorum yazmak için giriş yapın veya kayıt olun
