'Döner kebab dönmez olsun!'
Paris hem yakındır size, içindeyseniz. Hem de uzak: İçinde olsanız bile.
Paris boğucu bir metro-poldür. Bir megapol. Bir megalo-pol... Çocuklarını ezip geçen bir buldozer. Acımasız.
Gösterdikleriyle görünmesini istemediklerini saklamayı bilen kapkara ağızlı canavar.
Paris, rüküş-kent, bir yalnızlıklar başkentidir. Başa bela. Paris bir yalnızlıktır: Bir kara mizah yazısıdır, yalnızlığında bitik, yitik.
Hele bir de yabancıları, göçmenleri, birinci, ikinci veya üçüncü kuşak göçmenleri, göç etmiş ama bir türlü geri dönemeyenleri, yani gelip-kalanları olmasa: Çekilir mi bu kent?
Paris koskocaman burjuvakenttir: Kendini beğenmiş, böbürlenmeyi meslek edinmiş, kasım kasım kasılan.
Paris cafe, lokanta sahiplerinin en cimrilerine sahiptir. 'Yumurta, sabah, öğlen, akşam yumurta yemekten renkleri sapsarıya' çalan kahve ve lokanta sahipleri, cimrilik örnekleriyle içinizi sızlatırlar. Cimri isimli ve dünyaca bilinen bir piyesin çok ünlü bir Fransız tarafından yazılmış olmasına o zaman hiç te şaşırmazsınız.
Ama başkentin, başabela kentin hakkını da vermek şart: Evet ne olursa olsun bu kent, öteden beri, tarihin tarih olduğu zamanlardan günümüze, yabancıları bağrına basmayı da bilmiştir. Hoşgörü ve daha çok hoşgörü ile. Yabancılar da bu kente ve bu ülkeye borçlarını ödemeyi ihmal etmemişlerdir:
Paris Komünü aynı zamanda en sıkı yabancı devrimcilerin Paris'ten ve tarihten geçişidir.
Nazi sürülerine Paris'te ilk karşı koyanlar yine yabancılardır: Ermeniler, İspanyollar, İtalyanlar... Çünkü onlar faşizmin ne olduğunu biliyorlardı ve ülkelerini bu bela nedeniyle terketmek zorunda kalmışlardı...
Sonra aradan yıllar geçti: Ve döner sayesinde Fransa işçi sınıfı, yoksulları ve kimsesizleri isyan etmeyi unuttu. Karınlarını doyuranlar, açların halini, açlığı bilmez çünkü. Bugün bir sav olarak şunu ileri sürmek mümkün: Döner olmasaydı Fransa'da mutlaka ihtilal yapılırdı. Bir perşembe günü aperetif saatinden önce... Ama olmadı (!)
'Bizimkiler' yirmi yılda herkese döner yemeyi öğretti. Paris'te ve Fransa'da döner devrimi böyle gerçekleştirildi. Dönerler 'dönemeyen' Mc'ları dövdü: Bastille Meydanı'nda ve herkesin gözleri önünde. Araya giren de olmadı. Döner kazandı. Böyle bir maçı kazanmak da yabana atılmamalı.
İşte böyle, Paris'te herkes döndü dolaştı ve kendi kendini buldu, tencere kapağını, kalem kağıdını, Leyla Mecnun'unu, Ferhat Şirin'ini, Aysel (T)Aşkı'nını... 'Bizimkiler' de kendi yerlerini: Her sokakta bir dönerci, her sokakta bir berber, az şey mi? Bugün bir sokak, cadde, bulvar veya meydanda yarı Türkçe veya Kürtçe, yarı Fransızca tümceler duymak olası.
Geçen zaman içinde herkes, evet herkes, kendini kabul ettirmenin yolunu buldu Paris'te. Bu kent çünkü çok renkle, çok dille donatılmasına borçludur zenginliğini ve çekiciliğini. Renk çümbüşü metrolarda birçok ses, birçok dil duymak mümkün. Tek ses yerine çok ses. Tek dil yerine çok dil. Tek renk yerine rengarenk.
Çok kül-türlü-lük-tür bir başkenti başkent yapan.
'Yabancı'sız Paris Paris olamazdı. Paris'in hoşgörülü olması biraz da bundandır: Başka türlüsü nasıl olsun?
Bu nedenle Paris paylaşılmaz. Bölünmez. Çıkarılmaz. Çarpılır ve toplanır. Toplanır ve çarpılır. Her git-gelden, her gel-gitten sonra dinginlik Republique Meydanı'nda kızıl bayrakları bağrından çıkarır ve yürüyüş başlar. Bütün yoldaşlar, camarades, hevaller yürüyüş kolunda yerini alır ve yeni zaferlere doğru türküler türküleri izler...
İşte o an hem seyreden hem seyredilen bir kenttir Paris: Seyirkenttir. Bir ucundan öbürüne. Siz de içinde : Hem seyirci, hem seyredilen.
Not: Başlık Arif Dino'dandır.
- Yorum yazmak için giriş yapın veya kayıt olun
