Farklı Öldürme Biçimlerinde Eski Toplumun Değerleri

Günümüz toplumunun ruhsal dünyasında, deyimlerinde, göreneklerinde eski değerlerin yeri sanıldığından çok derin ve kuvvetlidir.

Bu bağlantılar, karşılıklı bir mücadeleyi veya başkaldırıyı 'kazan kaldırmak' veya 'sular ısınıyor' gibi deyimlerle ifade eden şimdiki toplumun bu tür kavramları ile Sümer-Akkad dinlerinin, onlara dayanan günümüzün kutsal dinlerinin içinde de yer alan “Cehennemin kaynar kazanları”, Musa’nın Tanrı ile 'buluşma çadırı’nın kapısına yerleştirdiği "kutsal kazan"ları, kilisenin su ile vaftizi veya ölü yıkama kazanları arasında, aslında her gün yaşanmaya devam edilmektedir.

Eski toplumun kimi temel değer ve uygulamaları, modern toplumda, ya ilerletici veya tutucu özellikleriyle yaşar. Mutfağa giren Avrupalı erkeğin tutumundaki “modern”lik ve-ya “ilerilik”in gerisinde, kadını mutfak işine karıştırmayan eski toplumun bir türünün yeniden canlanışını görürüz. Bu tür bir “modernliğin” temelinin eski topluma dayandığını, çiğ köfte yoğurmayı kadına bırakmayan maço erkek tipinin çelişmesini anlatırken izah etmiştik.

Modern insanbilim alanındaki çalışmalar, artık üretilmiş kavramlara dayanarak toplumu yorumlamaya kalkışamaz. Tersine, doğal toplumu kendi özellikleri ile tanımaya ve ona ait kuralları sınıflamaya dayanmalı; eski toplumun kendisinin bizzat yarattığı kurumları incelemek ve onları adlandırmaya çalışmalıdır.

Bu yaklaşım tarzı, toplumsal (dini olgular da böyledir) olguları değerlendirme sırasında, bize, sınıflama gücü vermektedir. Örneğin eski toplumun, aynı zamanda, farklı öldürme biçimleri arasında, tercih yapmış toplumlar oldukları sonucuna, ancak böyle bir yaklaşıma dayanarak ulaşılabilirdi.

Günümüzün küçülen dünyasının etkileşim gücü, toplumların yasal veya kriminal cinayet biçimlerini de birbirine yakınlaştırmıştır. Bununla birlikte, sonuçta hepsi bir insanın öldürülmesiyle sonuçlansa da, farklı topluluklar günümüzde bile, bir idam hükümlüsünü asarak, basını kılıçla kopararak, kurşunlayarak vb. farklı tarzda öldürme bakımından ayrılıklarını sürdürmektedirler.

Recm etmek, sadece bir kadının öldürülmesinin değil, onun taslanarak öldürülmesinin ifadesidir. Musa yasalarında 'taşlayarak' veya 'oklayarak' öldürme tarzları aynı kategoride, yani öldürülecek şahsa dokunmadan, el sürmeyerek öldürme özelliğiyle şekillenir.

Eski toplumun öldürme biçimlerinin, belirgin toplumsal tercihler olarak kullanılmış olduğu hesaba katılmadığında, cinayet tarzlarındaki ayırımların da, toplumsal geleneklerle sıkı sıkıya bağ içinde olduğu pek fark edilemez. Egemen sosyolojinin bu alandaki boş sözlülüğü daha önceden fark edilmiş olsaydı, belki de, her farklı toplumda, kriminal daireler, aile içi ve dışı cinayet biçim farkları arasında da temel farklılıklar bulunabileceği yönünde bir sonuca ulaşabilirlerdi...

Modern toplumun ulaştığı değerler üzerinden ele alınarak, daha çok “Barbarlık” yönüyle öne çıkarılan “Baş keserek” öldürme biçimi, günümüzde aşırı İslami guruplarca özel olarak seçilmiş bir tercihtir. Cinayetlerini kurşunlayarak da işleyebilecek olanlar, eğer bıçakla baş kesme metodunu kullanıyorlarsa, burada dini, eski etnik motiflerin bulunduğu çok açıktır.1970’li yıllarda Hindistan solcularının aşırı bir kanadı da, ellerindeki ateşli silahları değil, balta, kılıç gibi aletleri kullanmayı vaaz eden açıklamalar yapıyor, öyle de davranıyorlardı.

Burada öldürme biçimlerinde bir tercih kullanılmış olduğu açıktır. Cinayeti işleyenler bunun nedenlerini gerçekte bilmiyor olsalar bile, biz artık biliyoruz ki, bu davranışları tarihten devralınmış farklı öldürme biçimlerine dayanmaktadır.

Eski toplum, hiç kuıkusuz, öldürme biçimleri arasında, kendi kutsal sofra geleneklerine bağlı olarak, böyle bir tasnif yapmıştı. Kurbanın sunum ve tüketim biçimi, insan öldürme biçimindeki farklılıkların kaynağıdır da.

Bu topluluklar, eğer, örneğin ,'kan akıtırsan, kan tutar' fikriyle eğitilmiş ise, kan akıtmaya karşı bireyler küçüklükten itibaren böyle bir eğitim almış ise, öldürmeyi, boyun sıkarak, sicim kullanarak, üç ayakta sallandırarak, Cengiz han donemi Türk ve Moğol topluluklarda olduğu gibi, boyun veya kaburga kırarak, hasıra sarıp sopalayarak veya baldıran yoluyla, fakat sonuçta hepsi kan akıtmaya karşı bir eğitim desteğiyle sürdürülen öldürme biçimini ifade eden fikirlerle beslenmiş ise, toplumda bunun sonuçlarının, kriminel alan dahil olmak üzere, şu ya da bu şekilde yansımasının bulunuyor olması kaçınılmazdır.

Hıristiyanlığın “Yakma”- “ateş” Kültü ile İslamın kan akıtma kültü, hem hayvan kurban sunum ve tüketim biçimleriyle ve hem de toplusal cinayet biçimleriyle doğrudan bağ içindedir.

http://toplumvetarih.blogcu.com/farkli-oldurme-bicimlerinin-kaynaklari-1...

*****

Farklı Öldürme Biçimlerinin Kaynakları-1
28.4.2009

**

9.5.2006

14.03.05

“TÜRK CEZA KANUNU.

Madde 12 -İdam cezası,

buna mahkûm olan kimsenin asılması suretiyle

hayatının izalesidir.”

Osmanlı veliahtlarını öldürmek için kullanılan yağlı sicim veya Fıransız giyotini, Vatikan ateşi, Voyvoda kazığı, çarlık Rusya’sında canlı toprağa gömme, eski Yunan baldıranı, Cengiz Han’ın suçlunun kaburga veya boynunu kırdırması, Asurluların nehiri, ‘kırk katır veya kırk satır’ motifi, (İslam’da şeytan) taşlama ... uygulamaları, bireyi kurallara uygun ("yasal") farklı öldürme biçimleri olarak, eski toplumun gelişigüzel tercihi olarak ortaya çıkmazlar.

Eski toplumda bireyin idam biçiminin şekli ve ayrıntıları, o topluluğun eski kültür kaynaklarını; kutsal inanç özelliklerini yansıtır. Kurallara bağlı eski öldürme biçimlerinin ayinle ilgili özelliği, konumuzun insanbilim bakımından ele alınmasını zorunlu kılar.

Kurallara dayalı öldürme biçimlerinin tümü, öldürme ediminin hazırlık ve uygulama dönemi ile ölüm sonrası bakımından da, ayinsel özelliğiyle yaşanmaktadır. Burada,toplumsal bir edim olarak linç geleneğini “dizginlenmemiş saldırgan kitle” gibi tanımlarla açıklama biçimlerinin, öldürme edimi sırasına ilişkin bir ruh hali olması ötesinde bir değer taşımadığını ve taşıyamayacağını görüyoruz. Üstelik kitlelerin bu ruh hali de, bütünüyle öldürme ritüelinin tarihteki oluşma nedenleriyle bağ içinde şekillenmiş ve gelişmiş olmalıydı.

Kurallara bağlı öldürme biçiminin ritüelsel özelliği, bu öldürme biçimlerinin bireyin aidi olduğu toplum birim içinde oluşmuş olduğunu göstermektedir. Burada, başlangıçtaki hali bakımından, karşımızda bulunan öldürme fenomeni, doğrudan bir düşmanın öldürme ediminden temelde farklı özellikler taşımaktadır. Düşman topluluğa ait veya en azından kendi toplum birim aidi olmayan bir bireyin öldürülmesi, bu toplum birim bakımından, kendi aidi bireyin öldürülmesinin örgütlenmesi eyleminden tümüyle farklıdır.

Günümüz toplumları, bireyin eski aidiyet ilişkilerinin dağılmasına ve yeniden şekillenmesine bağlı olarak, konuyu genel bir idam cezası uygulaması olarak ele almaya başlamışlarsa da, bu, tarihteki özellikleri bakımından aynı şey değildir. Eski tarihte, topluluğumuz, kendi aidi olmayan bir bireyin öldürülme biçimiyle, kurban ritüelleri dışında, pek fazla ilgili değildir.(1)

Günümüzde de yürürlükte olan TCK’nin 12.maddesi, kanun yazıcı tarafından, kuskusuz eski Osmanlı metin ve uygulamalarına dayanarak, öyle ifade edilmiştir ki, kanun metninde bir insanin katledilmesi vahşetinin ayinsel özelliği, yer yer, bütün yalınlığıyla izlenebilmektedir:

“İdam cezasına mahkûm olan, ana veya baba kaatili ise, icra mahalline yalınayak, başı açık ve siyah bir gömlek giydirilerek götürülür ve hüküm bu suretle infaz olunur. Asılan kimsenin cenazesi merasim yapılmadan gömülmek üzere mirasçılarına verilir. Mirasçıları olmadığı veya kabul etmediği takdirde Belediye tarafından gömdürülür..”(2)

Topluluğun kendi aidi olan bir bireyi cezalandırma edimi olarak kabul edilen bu ayinsel öldürme biçimlerine daha yakından bakmaya başladığımızda; farklı öldürme biçimlerini sınıflandırmamıza yardımcı olan temel toplumsal motifler bulunduğunu göreceğiz. Örneğin urgan veya sicim ile boyun veya kaburga kırarak; hasıra sarılı bireyi sopalayarak öldürme biçimlerinde, toplumbirimin “kendi aidi olan bir bireyin kanını dökmeme kuralı”nın uygulanışı bulunmaktadır. “Kellesi vurula” fetvalarını vermekten çekinmeyen Osman oğulları, söz konusu olan hanedanlık bireyleri olunca, kendi aidi bireyleri “boğdurarak öldürme” geleneğine bağlı kalmaktadır.

Bireyin “başının koparılması”, dolayısıyla kanının akıtılması biçimindeki öldürme biçimini Gılgamış anlatımlarından bu yana tanıyoruz. Gılgamış ile Enkidum “sedir ağaçları ülkesi” için çıktıkları seferde Huvava ile karsılaşmışlar, Enkidum onun kafasını kesmişti:

“Öfkelenen Enkidu,

Kesti (Huvava’nın) başını,

Attı bir çuvalın içine,

Getirdiler onu Enlil’in önüne

Açtılar çuvalı, çıkardılar kesik başını

Koydular Enlil’in önüne.

Fakat Enlil bundan mutlu olmamıştı.

“Neden böyle davrandınız!

(Huvava’ya) el sürdüğünüz için,

Yok, ettiğiniz için adını,

Sizin yüzleriniz kavrulsun,

Yediğiniz yiyeceği ateş yesin,

İçtiğiniz suyu ateş içsin”(3)

İlyada anlatımlarında da, savaşçıların, düşmanın narin boynunu vücudundan koparabilmek arzusuyla yanıp tutuştuklarını görürüz.

Toplum birimin kendi aidi bireyi taşlayarak öldürme biçimi, öteki öldürme türlerinden ayıran temel yan, cezalandırma edimi sırasında, topluluğun, cezalandırılan bireyin vücuduna dokunmasını gerektirmiyor, hatta engelliyor olmasıdır. Ölüm sonrası için ise, ‘ölüye dokunma’ yasağı, taşlayan toplum bireyleri ile “ölü vücut” arasında bir temasın kurulmasını engelliyordu. Musa yasalarında aşırı vurgu içinde yer alan ‘kirlenme’ kavramı, her şeyden daha çok “ölü ile kan”a “dokunma” konusuyla ilgili olarak yer almaktadır. Yasalar, ‘Kirliye’ dokunanın da ‘kirli’ kabul edildiğini yazmaktadır:

"Herhangi bir insan ölüsüne dokunan kişi yedi gün kirli sayılacaktır.”

Bu yasak Rahipler için daha da geçerli kılınmıştır:

“(Rahip) Hiçbir ölüye yaklaşmayacak.

Ölen annesi, babası bile olsa kendini kirletmeyecek.”

( Lev.21: 11)

Kan veya ölü’ye dokunma ile ortaya çıkan ‘kirlilik’ durumunun fiziksel bir kirlenme olarak kavranılmadığını, kirli olmaktan kurtulmak için gerekli olan ‘paklanma’, ‘arınma’ ediminin, ‘kirli’ şahsın sadece elbiselerini yıkaması ve kurban sunması ile gerçekleşmesi kuralı ile ortaya konulmaktadır.(4)

Buradaki ‘kirli’lik, asıl anlamını “ölü ile temastan kaçınma”yı sağlama, yani ölü yamyamlığını engellenme çabasında bulmaktadır. Anlaşılıyor ki ölü yamyamlığı, Musa dönemi İsrael topluluğunda hala çok canlı bir gelenekti.

Ölüye dokunanın ‘kirlenmesi’ ve bu kirli’ye dokunanların da ‘kirlenmesi’ biçiminde bir bağlantının gerisinde, eski toplumun bir yamyamlık kuralını önlenme çabası bulunuyor gibidir. Bu “zincirleme kirlenme” kuralı, ölü eti yiyen birisinin, topluluğun öteki üyelerinin hedefi olmaktan çıkarılma çabasını yansıtıyora benzemektedir.

Taşlayarak öldürme ile ölen hedef canlının eti arasında var görünen ilişkiyi Musa toplumunda boğa ile ilgili bir hükümde de görüyoruz:

“ Eğer bir boğa, bir erkeği ya da kadını boynuzuyla vurup öldürürse, taşlanacak ve eti yenmeyecektir.”

Boğa’nın etinin yenilmesi bu toplulukça yasak kapsamında olmadığına göre, hüküm, boğanın, bu topluluk aidi bir bireyin katili olması gerekçesine dayanıyor olmalıdır. Bu “katil boğa” bu nedenle, tıpkı, kendi toplum biriminden birisini öldürmüş “bir birey” gibi ele alınmakta ve bireye uygulanan aynı kuralların hedefi olmaktadır.

Boğa veya benzeri hayvanların, “tıpkı bir insan” gibi ele alınıyor olması, hayvan totem sisteminin toplum değerlerindeki o zamanki gücüne işaret etmektedir.

Eski toplumda, taşlama eyleminin katılımcılarını tanımak, o topluluğun kadın, erkek ve çocuk ilişkilerini de açıklayabilirdi.

safakacmaz@yahoo.com

**************************************
(1) Eski Ahit’te Musa, genellikle, düşman toplulukların ‘tümünü yok etme’ hedefini Tanrı’ya dayanarak yineler.

"Tanrınız RAB mülk edinmek üzere gideceğiniz ülkeye sizi götürdüğünde, önünüzden birçok ulusu -Hititler'i, Gırgaşlılar'ı, Amorlular'ı, Kenanlılar'ı, Perizliler'i, Hivliler'i, Yevuslular'ı, sizden daha büyük ve daha güçlü yedi ulusu- kovacak.Tanrınız RAB bu ulusları elinize teslim ettiğinde, onları bozguna uğrattığınızda, tümünü yok etmelisiniz. Bu uluslarla antlaşma yapmayacaksınız, onlara acımayacaksınız.” (Yas.7: 1)

Burada, düşmanın kılıçtan geçirilmesi veya başka türlü öldürülmesi, Eski Ahit için pek önem taşımaz.

(2) Madde 12 - (Değişik: 9/7/1953 -6123/1 md.)

“İdam cezası, buna mahküm olan kimsenin asılması suretiyle hayatının izalesidir.

İdam cezası, mahkümun mensup olduğu din ve mezhebin hususi günlerinde icra olunmaz. Mahkümlar birkaç kişi olursa birbirinin karşısında asılmazlar. Gebe kadınlar doğurmadıkça, akıl hastalığına duçar olanlar iyileşmedikçe idam cezası infaz olunmaz.

İdam cezası hükmolunan kimse hakkında mahkümiyet ilamı Temyiz Mahkemesince tasdik ve Türkiye Büyük Millet Meclisince tasvip edildikten sonra icra mahallinde, mahkeme heyetinden bir zat ile Cumhuriyet Müddeiumumisi, tabip ve zabıt katibi ve hapishaneler idaresi memurlarından biri hazır oldukları halde mahkumun huzurunda hüküm okunması suretiyle infaz olunur.

Mahkümun mensup olduğu dinin ruhani sıfatını haiz bir zat ile mahkümun müdafii dahi cezanın infazında hazır bulunabilirler.

İdam cezasına mahküm olan, ana veya baba kaatili ise icra mahalline yalınayak, başı açık ve siyah bir

gömlek giydirilerek götürülür ve hüküm bu suretle infaz olunur.

Asılan kimsenin cenazesi merasim yapılmadan gömülmek üzere mirasçılarına verilir. Mirasçıları olmadığı veya kabul etmediği takdirde belediye tarafından gömdürülür.

İdam cezasının infazı sureti hakkında bir zabıt varakası tutulur. Zabıt varakası orada memur olarak bulunan zatlar tarafından imza edilir.(1)

(3) ‘El sürmek”, ‘el basmak’ ‘toprağa yüzükoyun yatmak’, “secde etmek”, ‘yüz kavrulması’ deyimleri, çalışmalarımızda açıklanması önem taşıyan deyimlerdir.

(4) Eski Ahit:

"Herhangi bir insan ölüsüne dokunan kişi yedi gün kirli sayılacaktır.

Üçüncü ve yedinci gün temizlenme suyuyla kendini arındıracak, böylece paklanmış olacak. Üçüncü ve yedinci gün kendini arındırmazsa, paklanmış sayılmayacak.

Herhangi bir insan ölüsüne dokunup da kendini arındırmayan kişi RAB'bin Konutu'nu kirletmiş olur. O kişi İsrail'den atılmalı. Temizlenme suyu üzerine dökülmediği için kirli sayılır, kirliliği üzerinde kalır.

"Çadırda biri öldüğü zaman uygulanacak kural şudur: Çadıra giren ve çadırda bulunan herkes yedi gün kirli sayılacaktır.

Kapağı iple bağlanmamış, ağzı açık her kap kirli sayılacaktır.

"Kırda kılıçla öldürülmüş ya da doğal ölümle ölmüş birine,
insan kemiğine ya da mezara her dokunan yedi gün kirli sayılacaktır.

"Kirli sayılan kişi için bir kabın içine yakılan Günah
Sunusunun külünden koyun, üstüne duru su dökeceksiniz.”

http://toplumvetarih.blogcu.com/farkli-oldurme-bicimlerinin-kaynaklari-1...

***

Farklı Öldürme Biçimlerinin Kaynakları-3 (Çocuk Kurbanı)

27.03.05

“Tanrıya koşulsuz adanan insan

para karşılığında kurtarılamayacak,

kesinlikle öldürülecektir.”

(Eski Ahit.)

Eski toplumun “çocuk kurban sunum” uygulamasının, Muhammed döneminde de sürmekte olduğunu görüyoruz:

“Geçim endişesi ile çocuklarınızın canına kıymayın.

Biz, onların da sizin de rızkınızı veririz.

Kuşkusuz, onları öldürmek büyük bir günahtır.”

(Isra Suresi.31. Ayet)(1)

Kuran’daki :

“Diri diri gömülen kız (çocuğuna) sorulduğunda

(“et qu'on demandera à la fillette”)

hangi suçtan öldürüldü diye,

defterler açıldığında,....”

(Tekvir Suresi)

biçimindeki bölüm (şiir, ilahi) ise, “toprağa diri diri gömülen” kız çocuklarla ilgili olmalıydı.

6–7. yy.larda, Arap toplumunda çocuk kurbanının gerekçesinin, ‘yoksulluk’la bağlantılı bir konu gibi algılanmaya başlanmış olabileceğini kabul etsek bile, çocuk kurban sunum fenomeninin başlangıçtaki kaynakları , ‘yoksulluk’ veya ‘geçim endişesi’ olmadığını ve olamayacağını biliyoruz.

Kuran’da birçok kez, Musa döneminde, Mısır’lıların İsrael topluluğunun “erkek çocuklarını öldürdükleri” anlatılır:

“ Hem hatırlayın ki, bir zaman sizi Firavun'un ailesinden kurtardık.

Size azabın en kötüsünü reva görüyor, oğullarınızı boğazlıyor ve kızlarınızı sağ bırakıyorlardı.”

( Bakara Suresi.49. Ayet)

Demek ki, hiç olmazsa, Musa döneminde, İsrael erkek çocuklarının (daha tam ve başlangıçtaki haliyle ‘ilk erkek çocuk’larının ) “Firavun ailesi tarafından” öldürülmesi bir yoksulluk gerekçesine dayanmıyordu.

Bu dönemde Arap toplumlarında, baba toplum birim aidiyetine geçme sürecini en geç tamamlamış evlat olan kız çocukların, erkek evlada göre daha çok kurban ediliyor olmasının başlangıçtaki temeli yoksulluk gerekçesi değildi. Avrupalı bilim adamlarımız arasında pek makbul sayılan ‘doğu toplumlarının kadını aşağılaması’ motifi ise hiç değil!

Eski Mısır ve Musa toplumu, ağırlıkla erkek çocuk (‘ilk oğul’) kurbanı sundukları için ‘kadın cinsi savunucusu’ sayılamaz! Geç dönem Arap topluluklarında uygulandığı anlaşılan kız evlat ağırlıklı kurban edimi de ‘kadını hakir gören barbar doğu’ özelliği ile açıklanamaz… Töreler, birçok halde, başlangıçtaki gerekçeleri bakımından, toplumsal gelişmeye bağlı olarak bozulma süreci geçirir, dönüşür ve başkalaşıma uğrarlar; gerekçeleri tanınamayacak kadar değişir. Toplum, eğer bir kurumu, kendisiyle birlikte taşıyarak yaşatıyorsa, onu, andaki topluluk bakımından kabul edilebilir hale getirmekte; o kuruma, şimdiki toplumun görevlerini de aktarmaktadır. Toplumsal kurum veya fenomenlerin andaki yapısının daha ötesine geçemeyen görgücül ve kurumsal sosyolojinin çıkmazı, bu bakımdan, bizi, toplumsal kurumları incelerken, onun tarihsel geçmişini ele almaya; başlangıçtaki yapısını incelemeye çağırır.

Erkek ve kız evlat kurbanı, ‘fukaralık veya cehalet’ gerekçeleriyle açıklanamazdı. “Cahilliye dönemi” biçimindeki gerekçelendirme, bilgisiz Türk politikacılar tarafından bile herhangi bir konuyu açıklama zorluğundan kurtaran tılsımlı kavram gibi ele alınıyor. Bu tür açıklamalar, belki, sonraki bir dönemde, görünür gerekçelere dayanıyor olsa bile, eski toplumda genel olarak varlığını saptadığımız çocuk kurban sunumu, barbar toplumun uygarlık yolundaki ilerleyişinin bir parçası olarak ortaya çıkmıştır.

Başlangıçtaki, kadın ve erkeğin toplum birimlerinin, doğan evlatlarla olan aidiyet ilişkilerinin yeniden düzenlenmesi döneminde, çocuk kurbanı, tıkanan toplumsal yapının aşılmasının çözüm biçimlerinden birisi olarak da kullanılmaya başlanmıştı. Önceki akrabalık ilişkilerinin alt-üst olduğu bu dönemde, yamyamlık geleneğini sürdürmekte olan eski toplum, çocuk kurbanını, daha çok da (ilk) erkek çocuk kurbanını sistemli olarak sürdürmüş görünüyor. (2)

Eski toplumda, “ana toplum birim” aidiyetinden “baba toplum birim” aidiyetine “ilk geçen evladın” ilk oğul olması, çocuk kurbanının sistemli olarak “ilk oğul” ile başlamasının nedenlerini verir: Toplum birimler arasında karşılıklı cinslerin sınıflayıcı toplu evlilik ilişkileri sürerken, kadının, karşı toplum birim erkeğine gelin gitme aşamasına ulaşılan noktasında, karşımıza, çözümlenmesi mutlaka gerekli olan yeni akrabalık, miras ve kadının gelin geldiği topluluğa aidiyet, geçiş, iniciation sorunları çıkar.

Eski toplum, Dum (Dumu) (Oğul)’un, kurban edilmekten kurtulmasını, onu tanrısal kılmaya başlayarak sağlamış görünüyor. İnsan kurban’ın bir kurtarıcısı hayvan totem olmuş ise, öteki kurtarıcısı da, uygun zamanlarda topluma müdahale eden ‘Tanrı’dır. Tanrı, insan kurbanın giderilmesinde, toplumsal gelişmeyle birlikte adım adım ilerlerlemiş; kurban üzerinde, insanlara karşı hak üstünlüğünü ele geçirmişe benziyor. Birçok noktada Sümer-Akad geleneğinin yeniden canlandırılması olan Musa döneminde, Tanrı’nın sözleri bize böyle bir karşılaştırma yapma olanağı sunuyor.

Eski Mısır’lıların bütün “ilk oğul ve ilk hayvan yavruları”nı boğazlayarak kanlarını Nil nehrine sundukları bir kutsal bayram günü Mısır’dan ayrıldıkları anlaşılan İsrael topluluğunun tanrısı, ilk müdahalesini bu sırada yapar. “İlk oğul kurbanı”nın yerine bir “hayvan kurban” sunumunu emreder ve daha önce kurban olarak sunulan bütün “ilk oğul”ların hepsini sahiplenir:

“Bütün ilk doğanları bana adayın!

İsrailliler arasında insan olsun, hayvan olsun, her rahmin ilk ürünü bana aittir."

Tanrının bu ‘ilk ürün’ kurbanlarını sahiplenişi, derhal kurban ediminin son bulması anlamına gelmez. Kurbanların tüketimi topluluk bireylerinin elinden alınır, tapınağa doğru yönlenir. Yine de Tanrının Kurban oğul (ve kızlar)a sahip çıkışı, bu evlatların, doğrudan kurban edilmekten kurtulabilmeleri yolunda önemli bir adımdı ve kurban yerine hayvan veya para diyetleri ödenmeye başlanması ile bu süreç ilerleyecek, eski toplumun insan kurbanı, belirli ritüellerde sembolik olarak öldürülme yoluyla fiilen ortadan kalkmaya başlayacaktı.

Günümüz modern insanı, ‘su’ ile vaftiz olurken, ateş yığını üzerinden atlarken, sembolik ölümü gerçekleştirerek yaşamını garantiye alabilmiş olduğuna göre, “su, ateş ,toprak ve kan” kutsallığı önünde eğilen eski insan, bu nedenle ‘cehalet’le suçlanamaz.

Hayvan kurban ritüellerinin ve vaftiz törenlerinin (İslam’da toprak teyemmüm ve su abdestinin) ardında, “cehalet” değil, insan kurban eski ritüellerinin derin izleri bulunur. İnsan kurbanın, kurban edilmekten kurtulma sürecinde, Tanrının ortaya çıktığı anlar, değişik toplumsal düğümlerin çözülebilme olgunluğunun oluştuğu anlardır da aynı zamanda. Yönetimi artık Tapınağın eline geçmiş olan ve tapınak sunakları dışında sunumu yasaklanan insan kurban ritüelinde, muhataplarımız şimdi, insanlar namına, tanrı(lar) ile onun sözcü rahip(ler)idir artık. Kazanıyla birlikte “cadı kocakarılar” çoktan gönderilmiş; fakat kutsal kazan, “su ile arınma” aracı özelliğiyle, örneğin İsrael topluluğunun gezgin tapınağının (Buluşma Çadırı) kapısında özenle korumaya alınmıştı.

Tapınak hiyerarşisinin, Tanrıya adanmış, vakfedilmiş ve süreç içinde fiilen kurban edilmekten uzaklaşmış olan bu kutsal erkek ve kutsal kadınlar aracılığıyla şekillenmiş olduğunu görüyoruz. ‘Adanmışlık’ kavramı, kurban edilen veya edilecek olmaktan çıkmaya ve tanrı hizmetkârı olmaya , ‘tanrıya adanmış hayat’ anlamına doğru evrilir.

Musa döneminde Tanrı, İsrael topluluğunun bütün “ilk doğan erkek çocuk”larının aidiyetinin kendinde olduğunu ilan ettikten sonra, bunları “Levililer” olarak kutsal görevlerin yönetimine getirmişti. Ruhani düzeneği, daha önce kurban edilen, tanrının “sahip” çıkmasıyla da, giderek kurban edilmekten kurtarılan bu kesim aracılığıyla oluşturacaktı. Sümer Akkad kutsal fahişe veya rahibeleri; evlilik hakkı olmayan, hadım edilmiş rahip ve öteki görevliler... erken dönemin tanrıya kurban olarak sunulan erkek ve kız çocuklarının takipçisidirler.

Kurban edilme yükümlüğünü satın alarak; et ve kanının varlığına karşılık düşen “diyetler” ödeyerek kurban edilmekten kurtulan insan, daha fazlasını vermeye bile hazırdı; Tanrı da istemeye:

“Bütün ilk doğan oğullarınızın bedelini ödemelisiniz.

Kimse huzuruma eli boş çıkmasın.”

Tanrı, daha sonra da Musa’ya, önceki kurban geleneğinin maddi karşılıkları olduğu şüphesiz olan ‘diyetlerle’ ilgili olarak da şöyle demişti:

"İsrail halkına de ki,

'Eğer bir kimse RAB'be birini adamışsa,

senin biçeceğin değeri ödeyerek adağını yerine getirebilir.

Bu değerler şöyle olacak:

1 aylıktan 5 yaşına kadar oğlanlar için 5 (kutsal yerin şekeli),

Kızlar için 3 şekel ("1 kutsal yerin şekeli" yaklaşık 10gr.)gümüş,

5 yaşından 20 yaşına kadar erkekler için 20,

kadınlar için 10 şekel.

20 yaşından 60 yaşına kadar erkekler için 50 şekel gümüş,

kadınlar için otuz şekel.

Eğer 60 ya da daha yukarı yaşta iseler, erkekler için 15 kadınlar için 10 şekel.
......

RAB'be sunulacak adak O'na sunu olarak sunulabilecek hayvanlardan biriyse, kabul edilecektir.

O'na böyle sunulan her hayvan kutsaldır.

Eğer adak RAB'be sunulamayacak kirli sayılan hayvanlardan biriyse, kâhine götürülecektir.

Hayvan iyi ya da kötü olsun, kâhin ona değer biçecek. Biçilen değer neyse o geçerli olacak.

Ama sahibi hayvanı geri almak isterse, kâhinin biçtiği değerin üzerine beşte bir fazlasını katarak ödemelidir.

....

İlk doğan hayvan RAB'be aittir. İster sığır, ister davar
olsun, kimse onu RAB'be adayamaz. Çünkü o (zaten) RAB'bindir.

Ama ilk doğan hayvan kirli sayılan hayvanlardan biriyse, kişi kâhinin biçeceği değerin beşte bir fazlasını ödeyerek hayvanı geri alabilir. Geri alınmazsa, hayvan biçilen değer üzerinden başka birine satılacaktır.

İster insan, ister hayvan, ister aileden kalma tarla olsun, RAB'be koşulsuz adanan hiç bir şey satılmayacak ve geri alınmayacaktır. Çünkü RAB'be koşulsuz adanan her şey RAB için çok kutsaldır.

RAB'be koşulsuz adanan insan para karşılığında kurtarılamayacak, kesinlikle öldürülecektir.

İster toprağın ürünü, ister ağacın meyvesi olsun, toprakta yetişen her şeyin ondalığı RAB'be aittir. RAB için kutsaldır.

Kim ondalığının bir bölümünü geri almak isterse, değerinin üzerine beşte bir fazlasını katarak ödemelidir.

Bütün sığırlarla davarların ondalığı, sayımda çoban değneğinin altından geçen her onuncu hayvan RAB için kutsal sayılacaktır.

Hayvan sahibi hayvanları iyi, kötü diye ayırmayacak, birini öbürüyle değiştirmeyecektir. Değiştirirse, değiştirilen hayvanların ikisi de kutsal sayılacak ve karşılığı ödenip geri alınamayacaktır."

Tanrı’nın, İsrael topluluğunu yeniden şekillendirirken Musa'ya Sina Dağı'nda bildirdiği buyrukların bir bölümü bunlardı.

safakacmaz@yahoo.com

(1)Bu bölüm, farklı tercümelerde şöyle veriliyor:

(“Bir de züğürtlük korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin! Onlara da rızkı Biz veririz, size de...

Onları öldürmek elbette büyük bir cinayettir.”)

(“Yoksulluk korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin.

Onları da sizi de biz rızıklandırıyoruz..”

Onları öldürmek gerçekten büyük bir suçtur.”

(2) Önce baba’nın oğlu ve giderek ‘ilk oğul’u olan ve bu noktaya gelene değin kurban edilen ‘ilk oğul’ ile ilgili ayrımlar, Eski Ahit’te de çok somuttur:

"Eğer bir adamın iki karısı varsa, birini seviyor,
öbüründen hoşlanmıyorsa; iki kadın da kendisine oğullar
doğurmuşsa; ilk oğul hoşlanmadığı kadının oğluysa;

Adam malını miras olarak oğullarına bölüştürdüğü gün
sevdiği kadının oğlunu kayırıp ona ilk oğulluk hakkını veremez.

Hoşlanmadığı kadının oğlunu ilk doğan oğul olarak tanıyacak ve ona bütün malından iki pay verecektir. Çünkü bu oğul babasının gücünün ilk ürünüdür. İlk oğulluk hakkı onun olacak."

***
http://toplumvetarih.blogcu.com/farkli-oldurme-bicimlerinin-kaynaklari-3...

http://upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/c/cb/Diverse_torture_instr...