Sol gösterip sağ vurmak ya da 12 Eylül referandumu üzerine düşünceler

Sol gösterip sağ vurmak ya da 12 Eylül referandumu üzerine düşünceler
1-3 Ağustos 2010

Siyasal gelişmeleri izleyenler, 12 Eylül 2010’da yapılacak anayasa değişikliği referandumunda nasıl tavır takınılacağı, bu referandumda evet mi, yoksa hayır mı denileceği ya da boykot tavrı mı takınılacağı üzerinde gereğinden fazla durulduğunun farkında olmalıdırlar. Bu konunun üzerinde haftalarca ve hatta aylarca tartışılması ve yazılıp çizilmesinin, parlamenter avanaklığın bir görüngüsünden başka bir şey olmadığı söylenebilir. Ne de olsa Marksizm-Leninizmin ustalarının da belirttiği gibi, referandumlar da içinde olmak üzere parlamenter alanda yürütülen savaşım her zaman ikincil ya da üçüncül düzeyde önem taşır; belirleyici olan her zaman ezilen ve sömürülen sınıfların ve yığınların düzene karşı savaşımı olmuştur ve öyle olmaya da devam edecektir. Lenin “sol” komünistleri eleştirirken şunları söylüyordu:
“… çünkü yığınların eylemi –örneğin bir büyük grev- yalnızca devrim sırasında ya da devrimci bir durumda değil, her zaman parlamenter eylemden daha önemlidir.” (Komünizmin Çocukluk Hastalığı “Sol” Komünizm, Ankara, Sol Yayınları, 1991, s. 55)

Dolayısıyla, bu sınıfların ve yığınların temsilcisi olma savındaki bütün parti, grup ve çevreler dikkatlerini öncelikle bu sınıfların ve yığınların devrimci aydınlanması ve eylemi üzerine odaklaştırırlar. Bir başka deyişle Türkiye ve Kürdistan işçi sınıfı ve halklarının yazgısı referandum ve seçim sandıklarında değil, sokaklarda, dağlarda, fabrikalarda, varoşlarda vb. belirlenecektir. Bu bakımdan bazı devrimci grupçukların attığı “Referandum sandığına değil devrimci sınıf mücadelesine!” sloganı boş ve anlamsızdır. Devrimci sınıf savaşımını geliştirme görevi referandumda ya da seçimlerde bir tavır almanın alternatifi değildir. (Öte yandan, boykot çizgisini savunan grupların analizlerinde, egemen sınıfların bu iki kanadı arasındaki kavgayı, çoğu zaman salt bir partiler kavgasına yani AKP ile CHP-MHP kavgasına indirgediklerini, hatta askeri kliğin ve Kontrgerillanın belirleyici rolünü görmezden gelerek İnegöl ve Dörtyol’daki provokatif saldırıları öncelikle AKP hükümetine fatura etmeye çalıştıklarını görüyoruz. (1) En azından İttihat ve Terakki günlerinden bu yana ülkenin siyasal yaşamında belirleyici bir konum tutmuş olan askeri kliğin varlığı gibi bu son derece önemli bir faktörün “unutulması” ise, parlamenter avanaklığın bir başka yansımasıdır.) Bu saptamayı yaptıktan sonra konuya ilişkin gözlem ve düşüncelerimi aktarmaya geçebilirim.

Bu konuyu ele alırken öncelikle bugün Türkiye ve Türkiye Kürdistanı’nın bir çeşit iç savaşa, yıllardır, esas olarak askeri klik tarafından körüklenen bir Kürt-Türk çatışması girdabına sürüklenmekte olduğu olgusunun altını kalın bir çizgiyle çizmek gerekir. Kabaca 2005 Newrozundan bu yana, özellikle askeri klik sadece PKK’yı değil, Kürt halkını da hedef alan bir söylem tutturmuştur. (Org. Hilmi Özkök’ün bayrak provokasyonunun ardından yaptığı “sözde vatandaşlar” açıklaması anımsansın.) Buna bağlı olarak geçtiğimiz yıllarda tanık olduğumuz linç ve pogrom girişimlerinin Türk halkının geri kesimlerinin kendiliğinden-gelme şovenist tepkileri olmaktan çok ve esas itibariyle askeri klik ve Kontrgerilla tarafından planlanan eylemler olduğunu söyleyebiliriz. Dahası bu eylemler, bir yanıyla Türk derin devletinin Kürt halkına duyduğu düşmanlığın anlatımıyken, bir yandan da statükocu faşist ve şovenist güçlerin konumlarını muhafaza etmeyi ve pekiştirmeyi amaçlayan bir iktidar kavgasının öğeleridirler. Kavganın bir tarafında yer alan askeri klik ve onun sivil bağlaşıkları, boşa çıkan darbe girişimleriyle, AKP’ni yargı eliyle etkisizleştirme çabalarıyla, Cumhuriyet mitingleriyle vb. elde edemediklerini; AKP’nin “açılım” girişiminden bir şey çıkmamasına bağlı olarak Kürt-Türk sorununun çözümü noktasındaki tıkanma ve bir Kürt-Türk çatışması tehlikesinin yükselmesi/ yükseltilmesiyle elde etmeye çalışıyorlar. Dolayısıyla, geçtiğimiz günlerde tanık olduğumuz İnegöl ve Dörtyol olaylarının benzerlerinin önümüzdeki haftalar ve aylarda yinelebileceğini, bu tür çatışmaların daha da tırmanabileceğini ve Türkiye ve Kürdistan’ın pek çok noktasında geniş kitlelerin katılacağı çatışmaların yaygınlaşmasının sözkonusu olabileceğini tahmin etmek hiç de zor değil. Referandum, İŞTE BU SOMUT KOŞULLARDA VE SİYASAL KONJONKTÜRDE YAPILIYOR.

Bu çatışma ortamının ortaya çıkmasının esas sorumlusunun Türk egemen sınıfları ve özellikle askeri klik olduğu bellidir. Daha öncesini bir yana bırakacak olursak; Ermeni jenosidi ve Rum ve Süryani kırımı süreci içinde doğan ve bu uğursuz “etnik arındırma” geleneği temelinde biçimlenen Türk devleti, bu niteliğini daha sonraki Kürt kırımlarıyla ve Müslüman-olmayan azınlıklara, Alevilere, işçilere ve devrimci güçlere karşı giriştiği saldırı ve/ ya da pogromlarla pekiştirmiştir. Daha da önemlisi, bir dizi objektif ve subjektif faktöre bağlı olarak bu gerici ruh hali –güçlü bir devrimci hareketin yokluğunun da yardımıyla bilinçleri kaçınılmaz olarak Türk egemen sınıflarının zihniyet dünyasına göre biçimlenmiş olan- Türk işçi ve emekçilerinin bir bölümünü de etkisi altına almış, onların kollektif bilinçlerinin de bir parçası haline gelmiş bulunuyor.

Bu tarihsel ve siyasal arkaplanı ve verileri unutmaksızın şu soruyu sormalıyız: Bugün, devrim, demokrasi ve ulusal kurtuluş güçlerinin taktiksel hedefi ne olmalıdır? Bence bu, egemen sınıfların özellikle bir kanadının, yani askeri kliğin ve onunla gevşek bir bağlaşma içinde bulunan geleneksel büyük sermaye çevrelerinin ana gövdesinin körüklediği ve kazananı olmayacak olan bir Kürt-Türk çatışmasının engellenmesi için uğraş vermek olmalıdır. (2) Bir başka deyişle bugün merkezi görev; yüzbinlerce kişinin ölümüne, milyonlarca kişinin evlerini ve yaşadıkları alanları terketmesine ve iki halk arasında onyıllar boyu kapanmayacak bir nefret uçurumunun oluşmasına yol açabilecek bir Kürt-Türk çatışmasının önüne geçmek, Kürt halkının meşru taleplerini yerine getirecek adil ve onurlu bir barışı gerçekleştirmek ve buna bağlı olarak Türk işçi ve emekçilerinin ivedi ekonomik ve siyasal taleplerinin yerine getirilmesini sağlamaktır. Demek oluyor ki referandumda nasıl bir tutum takınılacağı, kesinlikle bu merkezi görevin ışığında saptanmalıdır. Bu, anayasa değişikliği paketinin içeriğinin çok kısıtlı ve zayıf olmasına rağmen böyledir. Böyledir; çünkü görünüşte 12 Eylül anayasasının şu ya da bu maddesinin değiştirilmesi için yapılan referandum aslında burjuvazinin iki fraksiyonu arasındaki savaşımın, burjuvazinin iki ayrı rejimi uğruna yürütülen savaşımın bir yansımasıdır. Bu savaşımın bir tarafında, -askeri kliğin ana gövdesinden başlayarak yargı erkinin önemli bir bölümüne, oradan da MHP ve CHP gibi partilere kadar uzanan, hatta AKP içinde de küçüksenmeyecek bir gücü bulunan- statükocu şovenist ve faşist güçler, diğer tarafında ise AKP ve onun ordu ve bürokrasi içindeki destek güçleri bulunuyor.

Bu konuya ilişkin yanlış anlayışı şöyle özetleyebiliriz: “Özel olarak referandum sürecinde ve genel olarak bu dönemde karşı karşıya gelen iki egemen sınıf kampı, Kürt ve Türk halkları açısından aynı ölçüde tehlikelidir, o halde her iki kampa da aynı ölçüde karşı olmak, her iki kampa karşı eşit mesafede durmak gerekmektedir.”

Bu saptama ne derece doğrudur? Kuşkusuz, Kürt ve Türk işçi sınıfı ve halklarının stratejik çıkarları her iki gerici kampa da –ve dahası burjuvazinin tümüne- karşı olmayı gerektirmektedir. Ancak, bu bakış taktik alanına olduğu gibi aktarılamaz; kaba bir anlatımla, Kürt-Türk çatışmasını körükleyen statükocu güçlerle bu çatışmayı ürkek ve tutarsız bir tarzda da olsa frenlemeye çalışan AKP hükümeti aynı kefeye konamaz. Her şeyden önce, Kürt halkını dışlayan, ezen, yadsıyan ve kırımlara tabi tutan gerici-faşist siyasetin tarihsel arkaplanında, Türk burjuvazisinin, Türk ulusunun ve Türk devletinin oluşumuna damgasını vuran İttihat ve Terakki zihniyetinin yattığının saptanması gerekiyor. Cumhuriyet tarihi boyunca, Kürt halkı başta gelmek üzere Türk-olmayan halklara yönelik zulüm siyasetinin esas mimarları ve taşıyıcıları da bazı nüanslarla İttihat ve Terakki çetesinin mirasını sürdüren statükocu gerici ve faşist güçler olmuştur. (Yinelemek gerekirse, sadece askeri ya da askeri-bürokratik klikte cisimleşmekle kalmayan ve günümüzde MHP, BBP, hatta CHP gibi partilerin siyasal tutumunda da anlatımını bulan bu çizginin AKP ve AKP hükümeti içinde de temsilcilerinin bulunduğu unutulmamalıdır.)

İkincisi, bu kanlı mirasın yakın geçmişteki ve günümüzdeki temsilcileri, yani Türk generalleri ve onların Kontrgerilla, JİTEM, Özel Harp Dairesi türünden örgütleri; 1969-70 yıllarında MHP ve sivil polis eliyle çok sayıda devrimciyi sokaklarda öldürdüler; tezgahladıkları 12 Mart 1971 faşist darbesinin ardından onbinlerce devrimci ve demokratı zindanlara tıktılar ve onlarca devrimcinin kanına girdiler; 12 Eylül faşist darbesine giden süreçte –içinde 1 Mayıs 1977 ve Aralık 1978 Maraş kırımlarının da bulunduğu- bir dizi provokatif eylem ve saldırı düzenlediler; faşist darbeden sonra Kürt ulusal hareketine ve Türkiyeli devrimci örgütlere karşı bir sürek avı başlattılar; yüzbinlerce insanı gözaltına alıp işkenceden geçirdiler; işçi sınıfının ve diğer emekçilerin kitle örgütlerini kapattılar ve yöneticilerini zindanlara tıktılar; başta Diyarbakır Cezaevi olmak üzere cezaevlerini işkence tezgahlarına çevirdiler; özellikle 1990’larda sürdürdükleri “kirli savaş”ta onbinlerce Kürt emekçisi ve devrimcisini katlettiler; binlerce Kürt köyü ve mezrasını boşalttılar ve/ ya da yaktılar; Kürt kent ve kasabalarını bombaladılar; Kürt aydınlarını, işadamlarını, gazetecilerini “faili meçhul” cinayetlerle ortadan kaldırdılar; hatta kendi provokatif amaçları doğrultusunda Muammer Aksoy, Bahriye Üçok, Uğur Mumcu, Ahmet Taner Kışlalı, Çetin Emeç gibi Kemalist aydınları öldürüp ardından sözümona bazı İslami hareketleri –ve hatta İran’ı- suçladılar; Madımak kırımını düzenlediler; dahası onlar kendi cumhurbaşkanlarını (Turgut Özal), jandarma genel komutanlarını (Org. Eşref Bitlis) ve Diyarbakır emniyet müdürlerini (Gaffar Okkan) ve daha nicelerini öldürmekten çekinmediler; II. Abdülhamid’in Hamidiye Alaylarının ruhunu dirilterek, bu kez başka halkların değil Kürt halkının kanını akıtan Köy Korucularını örgütlediler; mafyayla ve gerici çetelerle içiçe geçmek suretiyle her tarafından kan ve irin akan Türk devletinin tarihinde bile ender rastlanan bir çürüme sürecinin mimarları oldular vb.

Üçüncüsü, egemen sınıfların, bu ABD ve İsrail’e en yakın kanadı bugün de üç aşağı beş yukarı aynı zihniyet ve politikaları sürdürmektedir. Son yıllarda açığa çıkan ve duruşmaları mahkemelerde kör topal ilerleyen bir dizi kanlı provokasyon ve darbe planı, TSK’nın pek çok generali ve diğer subayının; AKP hükümetini devirme, Kürt-Türk çatışmasını kışkırtma ve yeni bir askeri diktatörlük kurma çabalarının içinde olduğunu ortaya koymuştur. Bu provokatif eylemler arasında; camileri ve büyük kentlerdeki sivil hedefleri bombalayarak bu eylemleri siyasal İslama fatura etmek, gerginliği arttırmak için kendi savaş uçaklarını düşürmeyi planlamak, Türk şovenizmini körüklemek için Aktütün, Dağlıca, Sarıyayla ve Hantepe karakollarında olduğu gibi kendi askerlerinin ölümüne yol açmak, gene aynı amaçla kendi döşedikleri mayınlarla kendi askerlerini öldürüp bunları PKK’nın üstüne atmak, Kürt düşmanlığını körüklemek için PKK içindeki bazı grupları kullanarak meşruiyeti tartışmalı silahlı saldırılar düzenlemek ve daha neler bulunmaktadır.

Böylesi bir gerici iç çatışma ortamının oluşması, ardından AKP hükümetini ya da herhangi bir sivil hükümeti dışlayacak ve burjuva partilerini de devre dışı bırakacak ve varolan sınırlı demokratik hak ve özgürlükleri ortadan kaldıracak bir sıkıyönetime ve belki de bir askeri diktatörlüğe geçilmesi; öncelikle Kürt halkının ulusal kurtuluş savaşımının ve Türk işçileri ve sömürülen emekçilerinin demokrasi ve sosyalizm savaşımının önüne yeni engeller dikecektir. Aslına bakılırsa, Türkiye’nin –gerici bir iç savaş sonucunda- bölünmesine (3) kapı aralayacak, Türkiye’nin Arap ve İslam ülkeleriyle ve Avrupa Birliği ile ilişkilerini daha da gerecek ve Ankara’yı Washington-Londra-Telaviv eksenine mahkum kılacak ve onların savaş planlarına katabilecek böylesi bir gelişme, Türkiye burjuvazisinin geniş katmanlarının stratejik çıkarlarına da aykırıdır. Ama, bugün sahip oldukları ve az çok olağan bir burjuva devletine geçiş sürecinde yitirecekleri ve yitirmekte oldukları siyasal (ve ekonomik) ayrıcalıkları muhafaza etmek isteyen askeri-bürokratik kliğin ana gövdesinin ve onunla gevşek bir bağlaşma içinde olan büyük burjuva katmanlarının böylesi bir “çözüm”ü zorladıkları ve onun koşullarını hazırlamaya çalıştıkları da ortadadır.

Evet, şimdiye kadar “laik” ya da “Müslüman” sivil burjuva partileri, hükümetleri ve burjuva parlamentosu (ve burjuva basını) da çoğu zaman askeri-bürokratik kliğin suç ortakları, vasalları, hatta borazanları gibi hareket edegelmişlerdir. (Bu, genel olarak “İslami hareket” için de geçerli olmuştur.) Ama, yükselen yeni burjuva katmanlarının temsilcisi olan AKP’nin ve AKP hükümetinin son bir kaç yıl içindeki politikaları, Cumhuriyet tarihi boyunca süregelmiş olan bu denklemi zorlamaktadır. Kaldı ki, AKP hükümetinin ve onun dayandığı burjuva katmanlarının, askeri kliğin onyıllardır Anadolu’nun bir dizi halkına karşı gerçekleştirdiği kırımların ve işlediği ağır suçların açığa çıkmasına ve tartışılmasına, adeta bir tabu kabul edilen ve dokunulmazlık zırhıyla korunan Türk ordusunun “kutsal” aylasının kırılmasına, eleştirilebilir ve hesap sorulabilir hale getirilmesine ve Türk generallerinin yargılanabilmesine vb. zemin hazırlamasının bile başlıbaşına çok önemli bir kazanım olduğu tartışma götürmez. AKP’nin ve Meclisteki AKP çoğunluğunun bunu kendi bencil sınıfsal çıkarlarından yola çıkarak yapıyor olması, bu gelişmenin objektif olarak olumlu niteliğini zerrece etkilemez. (4)

Bunun böyle olmasının bizi, AKP’nin işçi-karşıtı politikalarına, gerici demagoji ve uygulamalarına, gerici iç ve dış politikalarına ve yeni-Osmanlıcı hayal ve ihtiraslarına karşı savaşım verme görevinden azade kılmadığını, tam tersine bunu daha da gerekli hale getirdiğini söylemeye bile gerek yok. Tutarlı devrimci güçler, demokratik hak ve özgürlükleri elde etmenin, muhafaza etmenin ve geliştirmenin ve sosyalizm doğrultusunda ilerlemenin her zaman esas olarak işçi ve sömürülen emekçi yığınlarının savaşımının ürünü olacağı yasasından hareket ederler. Özel olarak bu anayasa değişikliği paketi ve genel olarak AKP ile askeri klik arasındaki –hiç de küçük olmayan- çatlak, 12 Eylül’le ve siyasal gericilik ve faşizmle hesaplaşmak için bir olanak sunuyor. Bu olanağı değerlendirmek, ondan, devrimci hareketin geniş kitlelere ulaşması için yararlanmak ve bu tarihsel fırsatı devrimci harekete çoktandır yitirmiş olduğu meşruiyeti kazandırmak için kullanmak ise bu hareketin önderliklerine düşüyor. Bir yandan bu olanaktan yararlanmamak, bu temelde kitleleri barış için, daha fazla demokrasi için seferber etmemek ve onu yaygın devrimci ve komünist propaganda yapma doğrultusunda kullanmamak ve bir yandan da kağıt üzerinde kalan uç düzeyde ya da aşırı radikal bir tutum –“hepsi de kahrolsun!” sloganıyla özetlenebilecek ilkel ve yarı-anarşist bir tutum- sergilemek, sol gösterip sağ vurmaktan başka bir anlama gelmez.

Bu konuda yapılan analizlerin büyük çoğunluğu; ya askeri kliğin belirleyici rolüne değinmiyor ya da bunun artık sona erdiği varsayımından hareket ediyor. Bu analistler, devlet aygıtının esas itibariyle AKP’nin eline geçtiği ve daha da önemlisi, AKP’nin ve temsil ettiği burjuva katmanlarının ezilen sınıflara ve ulus ve milliyetlere karşı politikasının askeri kliğin politikasıyla özdeş bir nitelik taşıdığı görüşündeler. Ama onlar, güçlü bir ordu-devlet geleneğine sahip olan Türkiye’de AKP’nin, sadece Kasım 2002’den bu yana hükümet erkine sahip olduğunu ve bu 8 yıllık sürenin önemli bir bölümünü de kendi kurumsal varlığını savunmak için harcadığını unutmaktadırlar. İktidarı tümüyle ele geçirmesi halinde AKP’nin ya da “siyasal İslam’ın” da askeri kliğinkiyle üç aşağı beş yukarı aynı düzeyde ve aynı koyulukta bir gerici, kırımcı ve terörist politika izleyip izlemeyeceğini bugünden kesin bir biçimde söyleyebilecek durumda asla değiliz. (Kaldı ki, Türkiye’de kapitalizmin bugünkü gelişme düzeyi ve çeşitli sınıflar ve siyasal güçler arasındaki ilişkiler, AKP’nin “iktidarı tümüyle ele geçirmesi” olarak tanımlayabileceğimiz bir gelişmenin ortaya çıkmasına izin vermez.) AKP hükümetinin; geçen yıl başlattığı “açılım” girişiminin şimdiye kadar esas itibariyle boş çıktığını, Kürt halkının ve onun siyasal temsilcilerinin uzattığı barış elini tutmadığını, işçi sınıfına düşmanlıkta askeri klikten geri kalmadığını da söyleyebiliriz ve söylemeliyiz; ancak gerici sınıfsal karakterine rağmen AKP’nin ve AKP hükümetinin bir Kürt-Türk çatışmasını kışkırtmaktan, Müslüman-olmayan azınlıklara karşı İttihat-Terakkici bir çizgi izlemekten ve Türkiye’yi Ortadoğu’da ABD-Britanya-İsrail ekseninin savaş arabasına bağlamaktan yana olmadığı açıktır. Hangi gerekçeyle olursa olsun, AKP hükümetinin komşu ülkelerle ilişkileri yumuşatmaya çalışması, Filistin sorununda İsrail’e karşı tutum alması, Lübnan’la ve Suriye’yle ilişkilerini geliştirmesi, ABD ile İsrail’in İran’ı kuşatma ve izole etme politikalarını eleştirmesi ve reddetmesi vs. dünya gericiliğinin başını çeken bu iki gücün işini ve Ortadoğu’da yeni bir savaş başlatma girişimlerini zorlaştırmaktadır. (5) Bu hiç de önemsiz olmayan, ama devrimci basınımızda üzerinde pek az durulan ayrıntılar da, devrim ve demokrasi güçlerinin mızrağın sivri ucunu, baş düşman konumunda bulunan askeri kliğe ve onun sivil bağlaşıklarına, ve tabii ki onların uluslararası destek güçlerine yöneltmelerini gerektirmektedir.

Bugün ana gövdesini, -stratejik hedeflerindeki belirsizliğe ve pragmatizmine rağmen, en azından objektif olarak- Kürt ulusal hareketinin oluşturduğu devrim ve demokrasi güçleri gerici rejimi yıkarak yerine devrimci-demokratik bir devlet geçirebilecek güce sahip olmaktan uzaktırlar. Yinelemek gerekirse, böylesi durumlarda esas görev baş düşmana karşı savaşımı öne çıkarmayı, onu en üst düzeyde izole etmek için uğraş vermeyi ve bu saptamaya ve kitlelerin ruh hali ve bilinç düzeyine uygun örgüt ve savaşım biçimleri uygulamayı gerektirir. Bu sonuncusu apayrı bir tartışmanın konusudur. Bu konuda şu kadarını söyleyebilirim: Marksist-Leninistler hem işçi sınıfının, hem de ezilen ulusların ve bu somut durumda Kürt halkının silahlanma ve kendi haklarını devrimci zor yoluyla savunma (ve bunun bir uzantısı olarak ayrılma ve ayrı bir devlet kurma) hakkını kayıtsız koşulsuz savunurlar. Ancak, askeri kliğin ve onun arkasındaki güçlerin bir Kürt-Türk çatışmasını körüklemek için fazla mesai yaptığı ve hükümetin de bir yandan yalpalarken, bir yandan da bu güçlerin peşinden sürüklendiği koşullarda, yapılacak silahlı eylemlerin, meşruiyeti tartışma götürmeyecek zorunlu savunma eylemleriyle sınırlı kalması ve onun ötesine geçmemesi özel bir önem taşımaktadır. Türk şovenistlerinin elini güçlendirecek, askeri kliğin ve AKP hükümetinin ulusal hareketi “terörizm”le suçlamasına olanak verecek ve daha da önemlisi bu suçlamalara inandırıcılık katacak, Kürt halkı ve ulusal hareketiyle Türk işçi sınıfı ve halkı arasındaki çitleri sağlamlaştıracak eylemler, onarılması son derece zor sonuçlar doğurabilecektir.

Bugün siyasal güç dengeleri şu soruyu dayatmakta ve onun yanıtını beklemektedir: Bu taktiksel evrede Kürt ve Türk halklarının kendi hakları için yürüttükleri ve yürütecekleri savaşımın çıkarları açısından hangisi daha elverişlidir? Askeri kliğin ana gövdesinin dayattığı –ve ABD ile İsrail’in de destekleyeceği- gerici iç savaş, sıkıyönetim ve askeri diktatörlük rejimi mi, yoksa tüm olumsuzluklarına rağmen askeri kliğin konumunun giderek daha da zayıfladığı, sınırlı demokratik hak ve özgürlüklerin varolduğu bir parlamenter burjuva rejimi mi? Biz, burjuva rejiminin biçimi konusunda kayıtsız kalamayız. Lenin, demokratik cumhuriyetten söz ederken onun için şöyle diyordu:
“... sermayenin egemenliğini ve dolayısıyla, kitleler üzerinde baskıyı ve sınıf mücadelesini ortadan kaldırmamakla birlikte, kaçınılmaz olarak bu mücadelede bir genişlemeye, bir hızlanmaya, bir gelişmeye, bir keskinleşmeye yol açar.” (Aktaran Georges Politzer, Felsefenin Temel İlkeleri, İstanbul, Sosyal Yayınlar, 1979, s. 377) Gene Lenin 1912’de kaleme aldığı “Rusya’da Siyasal Partiler” adlı makalesinde,
“Bir ülkede siyasal özgürlük derecesi ne kadar yüksek ve o ülkenin temsili kurumları ne kadar istikrarlı ve demokratik ise, halk kitlesinin partiler arasındaki kavgada yolunu saptaması ve siyaseti öğrenmesi, yani aldatmacayı sergilemesi ve gerçeği bulması o kadar kolay olacaktır.” (Collected Works, Cilt 18, Moskova, Progress Publishers, 1968, s. 45) diyordu. Dimitrov ise aynı konuda şu saptamada bulunuyordu:
“Biz anarşist değiliz ve belli bir ülkede nasıl bir siyasal rejimin mevcut olduğu meselesi karşısında, yani demokratik hak ve özgürlükler çok büyük ölçüde kısıtlanmış da olsa, burjuva demokrasisi şeklinde görülen bir burjuva diktatörlüğü mü, yoksa açık faşist biçimiyle bir burjuva diktatörlüğü mü meselesi karşısında kayıtsız kalamayız.” (“Faşizme Karşı İşçi Sınıfının Birliği İçin”, Savaşa ve Faşizme Karşı Birleşik Cephe, İstanbul, Aydınlık Yayınları, 1978, s. 171)

AKP hükümetinin Türkiye’de geri de olsa “olağan” bir burjuva rejimi kurma doğrultusunda korkak ve zigzaglı adımlar atmakta olduğu bu konjonktürde onu adeta baş düşman gibi göstermek (“Kahrolsun ABD, İşbirlikçi AKP!” sloganı anımsansın), sadece objektif olarak gerici bir tutum olmakla kalmaz; bu, devrimci-demokratizm ve Marksizm adına böyle davrananların, Kemalist önyargılarından hala kurtulamamış olduklarını ele verir. Sokaklara dökülmek için herhangi bir çaba harcamamak, barış, demokrasi ve devrim talepleriyle işçi ve emekçi kitlelerini seferber etme yaşamsal görevini unutmak, ama kağıt üzerinde sadece AKP hükümetini yerden yere vurmakla yetinmek, yukarda da belirttiğim gibi sol gösterip sağ vurmaktır ya da bir başka anlatımla kendi tasfiyeci duruşunu sol lafazanlık perdesi altında gizlemektir.

Dünya ve Türkiye işçi sınıfı ve ezilen halklarının bu tür sorunlarla ilk kez karşılaşmadıklarını biliyoruz. Dolayısıyla kimsenin Amerika’yı yeniden keşfetmeye kalkışmasına gerek yok. 1933’te Almanya’da, Alman tekelci burjuvazisinin iktidarı yıkılamasa bile Hitler kliğinin işbaşına gelmesi işçilerin ve diğer sömürülen emekçilerin ortak eylemiyle engellenebilmiş olsaydı herhalde tarih oldukça, hatta çok farklı ve büyük olasılıkla daha ya da çok daha az kanlı bir seyir izleyebilirdi. Ya da 1980’de Türkiye’de Türk işbirlikçi-tekelci burjuvazisinin iktidarı yıkılamasa bile 12 Eylül darbesi girişiminin önü gene tüm anti-faşist güçlerin ortak eylemiyle kesilebilmiş olsaydı, Türk ve Kürt işçi sınıfı ve sömürülen emekçilerinin demokrasi, ulusal kurtuluş ve sosyalizm savaşımı bugün daha ileri bir noktada olabilirdi. Yeri gelmişken burada, Haziran 2007’de kaleme aldığım bir yazımda değindiğim bir başka tarihsel örnek üzerinde durmadan edemeyeceğim. Orada şöyle demiştim.
“Zaman içinde geriye doğru hayali bir yolculuk yapabilir, İttihat ve Terakki kliğinin 23 Ocak 1913 darbesiyle Hürriyet ve İtilaf Fırkası/ Halaskar Zabitan ekibini etkisizleştirerek iktidarı yeniden ele geçirdiği tarihsel ana bir kez daha bakabilir ve kendimize şu hayali, ama gerçekçi soruyu sorabiliriz: Eğer Osmanlı İmparatorluğu Birinci Dünya Savaşı’nı Almanya yanlısı İttihat ve Terakki kliğinin değil de Britanya-Fransa yanlısı Hürriyet ve İtilaf kliğinin yönetimi altında karşılamış olsaydı, acaba bir Ermeni jenosidi yaşanır mıydı? Ermeni ve diğer Türk-olmayan halklara karşı düşmanlığın ve koyu Türk milliyetçiliğinin İttihat ve Terakki’nin tekelinde olmadığını, Abdülhamit yönetiminin ve Hürriyet ve İtilaf kliğinin de bu gerici nitelikleri özümsemiş olduğunu ve iliğine değin çürümüş olan Osmanlı İmparatorluğu’nun savaşa girse de girmese de emperyalist haydutlar arasında paylaşılacağını unutmuyorum elbet. Ancak, 1914’te iktidarın Britanya-Fransa yanlısı Hürriyet ve İtilaf kliğinin elinde olması halinde Türk burjuvazisinin Ermeni ve Rum halklarının sürgünü, kıyımı ve mülksüzleştirilmesi biçiminde gerçekleşen doğumu bu denli yoğun bir terör ve şiddet eşliğinde gerçekleşmeyebilir, Anadolu halkları arasında bu denli köklü ve derin güvensizlik tohumları atılamayabilir ve dolayısıyla Türk işçi sınıfı ve emekçileri üzerinde Türk milliyetçiliği ve şovenizminin etkisi daha zayıf olabilirdi. Ermeni jenosidini yaşamamış bir Türkiye’nin siyasal-toplumsal profili ise her bakımdan bugünkünden –olumlu anlamda- hayli farklı olur, Türkiye sosyalizme yakınlık ve işçi sınıfının ve diğer sömürülen yığınların sonal kurtuluşu açısından daha elverişli bir konumda bulunurdu.” (“Zo'lardan Lo'lara mı? 22 Temmuz Seçimleri ve Devrimci Taktik”)
Evet, bugün, tarihten ders çıkarmaya her zamankinden daha fazla gereksinim var.

DİPNOTLAR
(1) Bir kaç örnek üzerinde durmakta yarar olduğunu sanıyorum. Halk Cephesi’nin 30 Temmuz’da Taksim tramvay durağında yaptığı açıklamada şöyle deniliyordu:
“Yaşanan saldırılardan ağzından ‘terör’den başka bir şey çıkmayan AKP iktidarı sorumludur. AKP’nin Kürt sorunundan anladığı inkâr, imha, boyun eğdirmedir.”

1 Ağustos’ta Çağlayan’da BDP öncülüğünde düzenlenen referandumu boykot mitingine ESP, TÖP, SODAP, SDP, GÖÇ-DER, Partizan, Sosyalist Parti, Barış Anneleri gibi 32 siyasi parti ve demokratik kurum katılmıştı. Atılım gazetesinin “Çağlayan’da binler boykot için buluştu” başlıklı yazısında boykot cephesinin askeri kliği “unuttuğu” ve esas hedefi AKP hükümeti olarak algıladığı şöyle itiraf ediliyordu: “Yaşanan son linç saldırılarını protesto eden binler, miting boyunca ‘Katil Erdoğan’ diye haykırdı.”

KCK lideri Duran Kalkan ise 3 Ağustos’ta yaptığı açıklamada şu saptamayı yapıyordu:
“İnegöl ve Dörtyol’da yaşananlar, çapulcuların, milliyetçilerin yada MHP örgütünün işi değildir. Hepsi AKP hükümetinin, İçişleri bakanı Beşir Atalay’ın işidir. Resmi olarak da bunlardan İçişleri bakanı sorumludur. Bu olaylar engellenememişse, sorumlusu içişleri bakanıdır. Fakat engellemekten ziyade emir verdi.”

(2) Tabii burada, böyle bir çatışmadan Kürt ve Türk işçileri ve emekçilerinin bir şey kazanmayacağını anlatmak istiyorum. Yoksa, gerek Türkiye içinde ve gerekse dışında böyle bir çatışmadan kazançlı çıkacak güçler (özellikle ABD ve İsrail) var ve onlar büyük olasılıkla bu çatışmayı kızıştırmak için üzerlerine düşeni yapmaya da çalışıyorlar.

(3) Ulusların ayrılma ve ayrı devlet kurma hakkını savunan Marksist-Leninistler, Türkiye’nin ya da ezilen ulus ve milliyetleri boyunduruk altında tutan herhangi bir burjuva devletinin sınırlarına hiçbir kutsallık ya da dokunulmazlık yüklemez ve ezen ulus burjuvazisinin “bölücülük” demagojisinin kesinlikle reddederler. Burada sözkonusu edilen, gerici bir iç savaşa bağlı olarak ve onun sonucunda meydana gelebilecek olan bir bölünmenin, Kürt ve Türk proletaryası ve halklarının yararına olmayacağıdır.

(4) Kasım 2009’da Başbakan Erdoğan, “Dersim ve Şeyh Sait isyanında analar ağlamadı mı?” diyen Onur Öymen’i eleştirdi ve demagojik bir biçimde de olsa 1938’de Dersim’de yaşananları “katliam” olarak değerlendiren ilk Türk başbakanı oldu. Erdoğan o tarihte şöyle demişti:
“CHP Genel Başkan Yardımcısı'nın; genel başkanı huzurunda, Alevi vatandaşlarımın huzurunda, tüm parlamento ve tüm ekranları başında izleyenlerin huzurunda, Dersim katliamının bugün tekrarını talep etmesi, bunun üzerinde ısrarla durması, hatta ertesi gün kendine göre kuvvetlendici bazı ifadeler kullanması, battıkça battığının çok açık net göstergesidir.”

(5) Tabii ki bu, AKP hükümetinin bu şer eksenine karşı kesin bir tavır aldığı ya da TSK içinde bu eksene karşı olan odakların bulunmadığı ya da –kendi içinde de belli ölçüde farklı eğilimler taşıyan- ABD-İsrail-Britanya ekseninin sadece askeri kliği desteklediği ve bütün yumurtalarını tek sepete koyduğu anlamına gelmiyor. Bu konudaki görüşlerimi; 29-31 Ağustos 2009 tarih ve “Kürt ‘Açılımı’/ Kurt Kapanı”, 24-26 Kasım 2009 tarih ve “ABD Batarken Kürt Açılımı ve ‘Yeni Osmanlıcılık’ ” ve Ocak 2010 tarih ve “Kürt Açılımı: Bir Alaturka Liberalleşme Deneyimi” başlıklı yazılarımda daha geniş bir biçimde açıklamış bulunuyorum.

12 eylülde yapılacak

12 eylülde yapılacak anayasa değişikliği referandumuna dair sitede okuduğum en net bakış, fakat aklıma takılan bu çizginin yanlışa sapmadan nasıl hayata geçirileceği, orası çok karışık işte.

yine de size sevdiğim bir şiiri hediye etmek istiyorum.sevgiyle

Kim hangi cesaretle diyebilir ki: Asla, hiçbir zaman?
Kim, sebep bu zulmün devam etmesine?
Biz.
Kim, sebep bu zulmün ortadan kalkmasına?
Yine biz.
Kim eziliyorsa baş kaldırmalı onu ezene karşı!
Kaybeden döğüşmeli!
Kim durdurabilir safa gireni?

Bugünün yenilenleri yarının galipleridir,
Çünkü değişmez, değişir, bugün bile!”

(Bertolt Brecht - Diyalektiğe Övgü)

köyün yolunu tarif ederken aslında beni karakola yolluyorsun

garbis altınoğlu .., herzamanki demagojik anlatımını döktürmüş ama bu sefer ""ısıran""dili özgürlük hareketine de yönelmiş..

bizi ikna!! için önce bir "tarif"!! yapıyor...

(((Kürt-Türk çatışmasını körükleyen statükocu güçlerle bu çatışmayı ürkek ve tutarsız bir tarzda da olsa frenlemeye çalışan AKP hükümeti aynı kefeye konamaz))
yani...., biri az da olsa demokrasi ve çözümden yana..

((((hatta AKP içinde de küçüksenmeyecek bir gücü bulunan- statükocu şovenist ve faşist güçler, diğer tarafında ise AKP ve onun ordu ve bürokrasi içindeki destek güçleri bulunuyor.)))
akp nin bu """az! demokratlığı""" da.., içindeki faşist güçlerden dolayı yoksa melek gibi!!!
neyseki onun da devlet içinde destek "kıtaları" var..!!!
bence de.., ayrıca burada görüldüğü gibi "sol" da da var..

(((. Her şeyden önce, Kürt halkını dışlayan, ezen, yadsıyan ve kırımlara tabi tutan gerici-faşist siyasetin tarihsel arkaplanında, Türk burjuvazisinin, Türk ulusunun ve Türk devletinin oluşumuna damgasını vuran İttihat ve Terakki zihniyetinin yattığının saptanması gerekiyor.)))

sahi mi???
bu durumdan akp azade mi????

(((((Böylesi bir gerici iç çatışma ortamının oluşması, ardından AKP hükümetini ya da herhangi bir sivil hükümeti dışlayacak ve burjuva partilerini de devre dışı bırakacak ve varolan sınırlı demokratik hak ve özgürlükleri ortadan kaldıracak bir sıkıyönetime ve belki de bir askeri diktatörlüğe geçilmesi; öncelikle Kürt halkının ulusal kurtuluş savaşımının ve Türk işçileri ve sömürülen emekçilerinin demokrasi ve sosyalizm savaşımının önüne yeni engeller dikecektir.))))
garbis altınoğlu yeterince ikna olmama ihtimaline karşı bizi öcü gelecek diye "titretiyor"" sanırım korkup kendimize geleceğiz..

ne olur almaz diye de.., karşı iddiaları çürütme çabasını da eksik bırakmıyor..
bu ne gayretkeşlik böyle..!!!!

(((Bu analistler, devlet aygıtının esas itibariyle AKP’nin eline geçtiği ve daha da önemlisi, AKP’nin ve temsil ettiği burjuva katmanlarının ezilen sınıflara ve ulus ve milliyetlere karşı politikasının askeri kliğin politikasıyla özdeş bir nitelik taşıdığı görüşündeler. Ama onlar, güçlü bir ordu-devlet geleneğine sahip olan Türkiye’de AKP’nin, sadece Kasım 2002’den bu yana hükümet erkine sahip olduğunu ve bu 8 yıllık sürenin önemli bir bölümünü de kendi kurumsal varlığını savunmak için harcadığını unutmaktadırlar. Kaldı ki, iktidarı tümüyle ele geçirmesi halinde AKP’nin ya da “siyasal İslam’ın” da askeri kliğinkiyle üç aşağı beş yukarı aynı düzeyde ve aynı koyulukta bir gerici, kırımcı ve terörist politika izleyip izlemeyeceğini bugünden kesin bir biçimde söyleyebilecek durumda asla değiliz)))))
! ! ! ! ! ! ! ! ! ! ! ! ! ! ! ! ! ! ! ! ? ? ?
(((kırımcı ve terörist politika izleyip izlemeyeceğini bugünden kesin bir biçimde söyleyebilecek durumda asla değiliz))

bunu bir de kürtlere sor istersen..
yerel seçimlerde yenilkince.. neler yaptı..
seçilmiş ve meşru temsilciler içerde..., çocuklar içerde.., çocuklar-gençler katlediliyor.., tecavüzler yaşanıyor.., daha dün.. kürtçe propaganda yasaklandı..

ve sanki akp nin kürt politik-demokratik halk hareketini tesfiye etmek isteği ve hedefi yok..

sadece haddini bilmeyen ve sınırları aşan ve terör sayılabilecek eylemler yapan bir harekete saldırıyor....
öyle mi???

(((Kürt düşmanlığını körüklemek için PKK içindeki bazı grupları kullanarak meşruiyeti tartışmalı silahlı saldırılar düzenlemek ve daha neler bulunmaktadır.)))
sayın!! garbis.. burada haddinizi aşmakla kalmıyor.. sistem ağzı ile konuşuyorsunuz.. gidin "taraf" ve nasname de size bir köşe versinler orada döktürün..

hangi eylemlermiş bunlar burada sunun ki bizde bilelim..

pkk tüm eylemlerini kabül eder.. yanlış olanlarını bile.. ve gerekli açıklamayı da yapar..
ama sözü..,
"""pkk içinden bazı grupları kullanmak"" gibi bir anlatıma dökerseniz bunun anlamı ve içeriği açıktır..

olabilir ve bunlara tavır alınır.. ama siz sanki bunlara tavır alınmıyor ve varlıkları aleni sürüyor yada pkk yönetimi bu noktada aymaz gibi döktürüyorsunuz.. ve haddinizi aşıyorsunuz.. somut verilerle gelmelisiniz.. ki.. bir değeriniz olsun.. yoksa.. çamur kamyonu şöföründen farkınız yoktur..

akp güzellemesi yapacaksanız bunu açıkça yapın.. "taraf"ınızı belli edin.. bir düşüncedir.. eleştiririm ama saygısızlık yapmam..

bu tarzınız ilk değildir.. ve de hoş değildir..
bir adıge atasözü şöyle söyler..
dostlukla gelirsen hoşgeldin..
bıçak ile gelirsen kılıç ile uğurlanırsın..

Atesinsesi'nin yorumu üzerine

Atesinsesi, “Sol Gösterip Sağ Vurmak” başlıklı yazımda savunulan çizginin yanlışa sapmadan hayata geçirilmesinin zor olduğunu söylemekte tamamen haklı. Ama dikkat edilirse ben burada, referandum da içinde olmak üzere parlamenter alandaki savaşımın belirleyici bir önem taşımaktan uzak olduğunu anlatmaya çalışıyorum; önemli olan ezilen sınıfın ve ezilen ulusun sürdürdüğü ve/ ya da sürdürmekte olduğu savaşımdır. Ben yazımda, taktiksel düzeyde merkezi görevin ya da Bolşeviklerin deyişiyle “zincirin kavranacak halkası”nın ne olduğunu anlamakta yaşanan sıkıntının üzerinde duruyorum. Mao Zedung, Mart 1926’da kaleme aldığı “Çin Toplumundaki Sınıfların Tahlili” başlıklı yazısında şöyle diyordu:
“Düşmanlarımız kimlerdir? Dostlarımız kimlerdir? Bu, devrimin en önemli sorunlarından biridir... Devrimi kesin olarak başarıya ulaştırabilmek ve kitleleri yanlış yola sokmaktan kaçınabilmek için, gerçek düşmanlarımıza saldırmak üzere, gerçek dostlarımızla birleşmeye dikkat etmeliyiz.” (Mao Zedung, Seçme Eserler I, İstanbul, Aydınlık Yayınları, 1979, s. 19) İşte sorun burada. Bugün, yakın tarihte yaşanmış onca acı deneyime rağmen Kürt ulusal hareketi ve Türkiye devrimci hareketinin ana gövdesi, askeri ya da askeri-bürokratik kliğin baş düşman konumunda olduğunu kavramamış ya da unutmuş gibi davranmaktadır. Hatta, ulusal hareketin söyleminden, AKP’nin baş düşman olarak görüldüğünü çıkarabiliriz. Bugün, “Kahrolsun AKP!” ya da “Kahrolsun ABD-İşbirlikçi AKP!” demek, yani konumu son yıllarda hayli sarsılmış olmakla birlikte mevzilerinin önemli bir bölümünü muhafaza eden ve burjuvazinin bazı fraksiyonları tarafından desteklenen askeri kliği “unutmak”, yani onu ikincil düşman düzeyine indirmek, hatta potansiyel bir bağlaşık gibi algılamak akıl almaz bir hatadır. 12 Eylül askeri-faşist darbesinin 30. yıldönümüne yaklaştığımız şu günlerde Kürt ulusal hareketinin ve Türkiye devrimci hareketinin ana gövdesinin, en azından 20. yüzyılın başından bu yana Anadolu halklarına yaşatılan kırımların, cinayetlerin, insanlık suçlarının baş sorumlusunu açık ve ikircimsiz bir biçimde suçlayıp hedef tahtasına oturtmamasının hiç, ama hiç bir haklı gerekçesi olamaz.

AKP’nin önerdiği anayasa değişikliklerinin bu partinin ve onun hükümetinin, Kürt halkının mütevazi taleplerine yanıt vermediği, hatta onları muhatap almama tutumunu yansıttığı eleştirisi tamamen doğrudur. Ama, siyasal bakımdan olgun bir hareket baş düşmanını ve merkezi görevini, özelde bu değişiklik paketinin içeriğinden ve genelde AKP’nin Türk milliyetçisi ve gerici çizgisinden hareketle saptamaz ve saptayamaz; o bu referanduma hangi sonucun Kürdistan ve Türkiye işçi sınıfı ve halklarının ulusal ve toplumsal kurtuluşunu –az da olsa- kolaylaştıracağı/ çabuklaştıracağı sorusunun, Kürt ve Türk halklarının baş düşmanının kim, hangi burjuva fraksiyonu olduğu sorusunun yanıtına göre yaklaşır. Bu, bazılarının sandığı ya da göstermeye çalıştığı gibi AKP’yi desteklemek anlamına asla gelmez. İkinci Dünya Savaşında faşist bloka karşı durmanın ABD ile Britanya emperyalistlerini; Afganistan ve Irak’a saldırısında ABD’ne karşı çıkmanın Saddam Hüseyin ve Taliban gerici kliklerini savunmak anlamına gelmediği gibi.

Evet, yazımda savunulan çizginin “yanlışa sapmadan” hayata geçirilmesinin zor olduğu söylenebilir. Ama bu zorluk, “Türkiye” bağlamında hem objektif, hem de subjektif nedenlere bağlıyken, Kürdistan’da esas olarak subjektif nedenlere bağlıdır. “Batı’da” hem devrimci hareket içinde doğru siyasal çizgiyi kavrayabilenler küçük bir azınlıktan ibarettir; hem de bu hareket çoktandır, özellikle de 2000-2003 ölüm orucu süreci içinde, sahip olduğu çok sınırlı güç, saygınlık ve etkiyi de yitirmiş ve kendisini tüketmiş durumdadır. Dolayısıyla bu evrede “Batı’da” doğru çizgiyi yaşama geçirebilecek bir gücün olmadığını, bu bakımdan bu konuda yürütülmekte olan tartışmaların daha ziyade akademik bir nitelikte olduğunu söyleyebiliriz. Ama bu sözkonusu tartışmanın anlamsız ve değersiz olduğu anlamına gelmez; bu tartışma, yaşanan tasfiyecilik ortamında er geç yeniden filizlenecek tutarlı devrimci bir hareket bakımından –negatif ve pozitif- bir eğitim malzemesi olarak bir değer taşır. Kürdistan’da PKK ve BDP önderliğinde önemli bir siyasal güç var; ancak bu güç yıllardır, “modasının geçmiş olduğu” gerekçesiyle Kürt ulusunun ayrılma ve ayrı devlet kurma HAKKINI, yani ulusal eşitlik ilkesini reddetmiştir; bunun egemen Türk ulusunun imtiyazlı konumunu kabul etmek anlamına geldiği açıktır. Dahası bu güç, ufkunu oldukça mütevazi burjuva-demokratik reformlarla sınırlamış ve –Türkiye’de iktidarın gerici büyük burjuvazinin elinde olduğu koşullarda da- bir Türk-Kürt bağlaşmasından yana olduğunu pek çok kez açıklamıştır. Oysa tarihsel deneyim, ulusların ayrılma ve ayrı devlet kurma HAKKI kabul edilmeksizin ve ezilen ulusun işçi ve emekçi yığınlarının Sovyetik iktidarı kurulmaksızın ulusal sorunun asla çözülemeyeceğini yeniden ve yeniden göstermiştir. Toplumsal kurtuluşla, yani ezilen ulusun burjuvalarının ve toprak ağalarının da devrilmesiyle tamamlanmadıkça en radikal ulusal hareketler bile emperyalizmin ve/ ya da gerici burjuvazinin hegemonyası ya da diktatörlüğüyle sonuçlanmaya mahkumdurlar. Bunu anlamak için günümüz Bengladeşi’nin, Vietnamı’nın ve Güney Afrikası’nın içinde bulunduğu duruma şöyle bir göz atmak yeter. Demek oluyor ki, bugün Kürdistan’da da doğru bir çizginin yaşama geçirilmesinin –bu kez subjektif- koşulları bulunmamaktadır.

politik ve kişisel ahlak.., düşüncelere de yansır

sayın garbis altınoğlu...

"siz"..., bu son süreçte yaşanan.., iktidar biçimi değişimi
temelli.., tasfiye ve çatışma olayına bir "taraf" olarak yaklaşabilir ve buna göre bir "taraf"ın yakınında.., kıyısında yada mesafeli "duruşla" mevzilenebilirsiniz..

bu "sizin" politik tercihinizdir.. gerekçelerinizi de sunar.., savunur.., ve buna ters davrananları .., yada davrandığı sandıklarınızı eleştirebilirsiniz..

buraya kadar anlarım.. ama.., eleştirdiğiniz kesimleri.., kendi algılarınızla değil.. onların kendi çizgi ve argümanları temelinde eleştirmek ahlaki bir duruştur..
buda siz de yok..

((((Bugün, yakın tarihte yaşanmış onca acı deneyime rağmen Kürt ulusal hareketi ve Türkiye devrimci hareketinin ana gövdesi, askeri ya da askeri-bürokratik kliğin baş düşman konumunda olduğunu kavramamış ya da unutmuş gibi davranmaktadır. Hatta, ulusal hareketin söyleminden, AKP’nin baş düşman olarak görüldüğünü çıkarabiliriz. ))))

1- türk-iye solunda ve sol da askeri-bürokratik kliği baş düşman yada başka klıği tali düşman yada direk veya dolaylı ittifak olarak ele alan varsa.. onlara konuşursunuz..

özgürlük hareketi böyle bir ikilem içinde değildir.. sadece demokrasi konusunda değil.., ulusal sorunda da.., gelenin gideni aratmayan tarzda olduğunu belirtmektedir.. bu anlamda da "akp"(akp söylemim bir parti değil konsept anlamındadır) demokrasiye ve kürt ulusal sorununu çözüme yanaşmaz ise.., tasfiye olacak denilmektedir..

2- bir şeyleri unutan varsa bunu somut ifadelerinden yola çıkarak yada bu ifadeleri veri olarak alıp açıklamalarla ispatlamak zorundasınız..

örneğin..;
* özgürlük hareketi 30 yıldır bu klikle savaşmaktadır.. ve yerine geleceğini düşündüğünüz "akp" çizgisi ile de savaşmaktadır.. çünkü akp çizgisi .., kürt ulusal sorununda.., farklı değildir ve farklı davranmamaktadır..

* bu noktada.., özgürlük hareketi.., özal dahil akp ye de bir çok olanağı tanımıştır.. ve tanımakla kalmamış.., asker-bürokrasi erkinin tasfiyesine destek vermeyi.., türkiyenin demokratikleşmesi şartı ile birleştirerek destekleyebileceğini de vurgulamıştır.. sizin eski bir çok yazılarınız da.. bunu teslimiyet olarak gören söylemleriniz doludur..

* özgürlük hareketi..; asker-bürokrat erkin ne menem bir şey olduğunu sizden daha iyi yaşamış.., ve şiddet temelinde her yönlü .., ana muhatabı da olmuştur..

buna karşın yukarıdaki sözleriniz ahlaki değildir..

3- küresel sermayenin.., bu devlette yaptığı ve konjoktürel konuma göre.., revizyon.., tasfiye işleri.., yeni değildir.. osmanlıdan beri olmaktadır.. dün iktidara yerleştirdiği yada yerleşmesine izin verdiği bu asker-bürokrasi işleyişini şimdi değiştirecek olabilir.. buna iç dinamiklerin kendi özgün çatışmaları olarak bakmak asıl yanılgıdır.. çin den sunduğunuz örnekler gibi..

ne m. suphi mao idi.. ne de m. kemal sun yat sen.. siz bu noktada yanılgı içinde olabilirsiniz.. hala perinçek etkisi taşıyor olabilirsiniz.. ama başkalarını buna karıştırmayın..

ve şimdi de eski erki çan kay şek yeni erki de sun yat sen görmeye çalışıyorsunuz..

bunlar benim algılarım ve ironilerimdir.. siz böyle diyorsunuz demiyorum.. (dürüstlüğe örnek olsun diye yazdım)

kısaca..,
var olan eski asker-bürokrat erk karşısında "akp"ye nasıl yaklaşmalıyız?? noktasını ve de.., siz nasıl yaklaşıyorsunuz.., aydınlatırsak konu anlaşılır sanırım..

(((Mao Zedung, Mart 1926’da kaleme aldığı “Çin Toplumundaki Sınıfların Tahlili” başlıklı yazısında şöyle diyordu:
“Düşmanlarımız kimlerdir? Dostlarımız kimlerdir? Bu, devrimin en önemli sorunlarından biridir... Devrimi kesin olarak başarıya ulaştırabilmek ve kitleleri yanlış yola sokmaktan kaçınabilmek için, gerçek düşmanlarımıza saldırmak üzere, gerçek dostlarımızla birleşmeye dikkat etmeliyiz.” ))))

hadi bu alıntıyı mao dan yaptınız ben diyeyim.. sayın garbis mao yu okumuş..!!!
......da.., anlatmak istediğiniz bu olmasa gerek..

(((gerçek düşmanlarımıza saldırmak üzere, gerçek dostlarımızla birleşmeye dikkat etmeliyiz)))
sanırım vurucu cümle ve anlatım bu oluyor....

((((İşte sorun burada. Bugün, yakın tarihte yaşanmış onca acı deneyime rağmen Kürt ulusal hareketi ve Türkiye devrimci hareketinin ana gövdesi, askeri ya da askeri-bürokratik kliğin baş düşman konumunda olduğunu kavramamış ya da unutmuş gibi davranmaktadır. Hatta, ulusal hareketin söyleminden, AKP’nin baş düşman olarak görüldüğünü çıkarabiliriz. Bugün, “Kahrolsun AKP!” ya da “Kahrolsun ABD-İşbirlikçi AKP!” demek, yani konumu son yıllarda hayli sarsılmış olmakla birlikte mevzilerinin önemli bir bölümünü muhafaza eden ve burjuvazinin bazı fraksiyonları tarafından desteklenen askeri kliği “unutmak”, yani onu ikincil düşman düzeyine indirmek, hatta potansiyel bir bağlaşık gibi algılamak akıl almaz bir hatadır. ))))

sayın garbis..
eski söylem ile..; orducu-halkçı .., sol cuntacı.., ulusalcı-vatansever-sol.., vs. gibi duruşların sahipleri bilinir.. bunların en oynak bellisi eski akrabalarınız olan aydınlıkçılardı.. antik-tkp(yada chp-ml) .., vs. idi..
solun bazı kesimleri buna karşı idi.. ve özellikle özgürlük hareketi ve kürt devrimcileri de karşı idi..
geçmişten bu yana ilişkilenmeler de belli iken.. siz ne anlatıyorsunuz..

hadi haksız ilişkilendirmeler yapıyorsunuz... da.., "akp" ile resmedilen diğer "kliği" desteklemek "dost" görmek .., her şeyini desteklemek.., zorundamıyız..

(((AKP’nin önerdiği anayasa değişikliklerinin bu partinin ve onun hükümetinin, Kürt halkının mütevazi taleplerine yanıt vermediği, hatta onları muhatap almama tutumunu yansıttığı eleştirisi tamamen doğrudur.))))

sadece bu noktada da değil.., demokrasi noktasında da aynı sorunlar yok mu?? yani akp bu "paket" ile demokrasi mi? sunuyor..?? yoksa birilerini mi? "paketliyor"??

((((Ama, siyasal bakımdan olgun bir hareket baş düşmanını ve merkezi görevini, özelde bu değişiklik paketinin içeriğinden ve genelde AKP’nin Türk milliyetçisi ve gerici çizgisinden hareketle saptamaz ve saptayamaz;)))
yapmayın..!!! siz ki bir dönemi yaşamış bir kişisiniz.. bilinç düzeyiniz ve birikimleriniz yanlış "sepete" dolmamış ise.. bu sözleri söylememeniz gerekir di..

"""bu değişiklik paketinin içeriğinden ve genelde AKP’nin Türk milliyetçisi ve gerici çizgisinden hareketle saptamaz ve saptayamaz""""

nereden saptar..???
zaten onları oraya getiren küresel güç yine onları tasfiye ediyor.. buna itiraz etsen de etmesen de bu yaşanıyor.. yerine de yeni erk oluşturuluyor..

yarına göre kendini mevzilendirmek gibi bir görevi olan devrimci-demokrat hareketler.., kendini neye göre biçimlendirecektir..?

akp!! asker-bürokrasiyi tasfiye ediyormuş!!!

siz buna inannabilirsiniz.. akp nin küresel güçlerden "bağımsız" ve iç dinamiklerle bu işleri yaptığına da inanabilirsiniz.. hatta onda bu "meziyet"in olduğuna da inanabilirsiniz..

bizler...,
* sadece bu tasfiyenin olduğunu görebiliyoruz..!
* ve bunu da akp nin tek başına yapmadığına ve arkasında küresel güçler olduğuna inanıyoruz..
* ve.., küresel güçlerin bunu zorunlu gerekçelerle ve gelinen aşamada konjoktürel tarihsel dinamikleri de dikkate alarak yapmak zorunda olduğunu da görüyoruz..
* tüm bu gördüklerimiz sonrasında..; bir taraf olmak yada.., süreci kavramamaktan kaynaktı.. bi taraf olmak.., yerine kendi tarafımızı yaratıp kendi mevzilerimizi oluşturmayı düşünüyoruz..

kısaca..,
ne asker-bürokrasi ne de akp kliği ile ilişkilenmek zorunda değiliz.. böylesi süreçler.., toplumsal dinamiklerin önünü de açar.. geleceğe göre mevzilenirsin..

yani.., ne.., efendileri tarafından tasfiye edilenlere sarılırsın.., ne de.., yerine getirilecek olanların tasından çorba içebileceğini sanıp eklemlenirsin..

yeni erk sürecini zorlar.., kendi mevzini kazarsın..

siz .., anladığım kadarıyla.., asker-bürokrasi ile ifade edilen erkin tasfiyesini.., tamamen askerin ve bürokrasinin tasfiyesi sanıyorsunuz.. yani.., sanki devlet tasfiye ediliyor.. sanıyorsunuz..
gelenlerin de.., bir asker ve bürokrasi gücüne gereksinimi olacağını düşünemiyorsunuz..

((((İkinci Dünya Savaşında faşist bloka karşı durmanın ABD ile Britanya emperyalistlerini; Afganistan ve Irak’a saldırısında ABD’ne karşı çıkmanın Saddam Hüseyin ve Taliban gerici kliklerini savunmak anlamına gelmediği gibi.)))

komiksiniz..!!!!!!

almanya-italya faşist bloktu da .., diğerleri demokrasi havarisimiydi..???

örnek verirken nereye denk düşer demeden sallamışsınız..

sscb-faşist almanya ittifakı nedir o zaman..???
demokrasi bloku karşısında faşist bloku desteklemek mi??

abd işgaline karşı çıkmak başkadır.. erkteki yapıyı eleştimek başkadır.. bunu ilkokul düzeyindeki politikacılar bile bilir..
ek olarak da.., küresel egemenlik içi düzenlemelerde taraf olmamak ama gelişmelerdeki işe yarayan yanları kullanmak gerektiğini de bilir..

afganistan işgaline karşı çıkmak.. taliban iktidarını savunmakmıdır..?? bunu konuya yaklaşımlar içinde görebiliriz..

örneğin..;
saddam rejiminin kürtler nezdinde ne anlam ifade ettiğini atlayıp.., abd karşısında saddamı kahraman yapmak ve ingiliz eseri ırak ulus!-devletini savunmak gibi..,

orada oluşan kürt federe sistemini ve erkini eleştirmek başkadır.. kürtlerin bu yeni konumuna sahip çıkmak başkadır..

buna.., abd yaptı diye tümden karşı olmak şövenizmdir..

üstelik..; marks'ın hindistan çözümlemelerine karşın bunu yapmak ayrı bir traji-komikliktir..

.............................
(((Kürdistan’da PKK ve BDP önderliğinde önemli bir siyasal güç var; ancak bu güç yıllardır, “modasının geçmiş olduğu” gerekçesiyle Kürt ulusunun ayrılma ve ayrı devlet kurma HAKKINI, yani ulusal eşitlik ilkesini reddetmiştir; bunun egemen Türk ulusunun imtiyazlı konumunu kabul etmek anlamına geldiği açıktır.))))

heybenizdeki taşları nihayet çıkarttınız..!!!!!!

büyük harfle yazmakla küfür etmiş gibi höykürmenize gerek yoktur..

ulus-devlet noktasında.. özgürlük hareketinin teorik temel açılımları vardır..
konuya modası geçti-geçmedi gibi bakmıyor.. lütfen biraz dürüst olun..

ulus-devlet kavramına.., ve işlevine.., dönemsel "faydasına" göre yaklaşmıyor.. tamamen yanlış olduğunu ve bu anlamda kapitalizme hizmet ettiğini iddia ediyor.. yerine önermeler sunuyor..

tüm bunları da.., """yani ulusal eşitlik ilkesini reddetmiştir; "" diye bağlamanız haksızlığı da aşar.., ahlaksızlık içerir..

siz.., ""ulusal eşitliği"" bir başka küresel kapitalizme bağlı ulus-devlet olmak.., yada değilmiş sanan sosyalist ulus-devlet olmak gibi görebilirsiniz.. tarihsel yaşanmış deneyimler bunun ne olduğunu ispatlamışken hala iddia da edebilirsiniz.. anlarım..
ama.., ""ulusal eşitliği"" bununla değil de başka işlevlerle tanımlayanların tanımlarını çürütmeden suçlamanızı anlamam olanaksızdır..

sizdce..; sscb bu noktada .. tüm ulusları ulus-devlet mi? yaptı!! yada çin !!

öyle -böyle yaptı diyelim.. şu an yaşanan sorunlar nedir..??

eşeltirme hakkına sahipsiniz ama.., demagoji ve yalan ile karalama hakkına sahip değilsiniz..

üstelik siz.. kürt halkının ayrı bir ulus-devlet olma hakkını ne zaman savundunuz..?? savunan en başta ayrı örgütlenme hakkını da tanır.. hiç tanıdınız mı??

içinde yer aldığınız ve sonrasında kurucusu olduğunuz tüm örgütler.., ayrı devlet ve devrim sürecini bırak.., ayrı örgütlenme hakkını bile tanımamıştır..

(((yani ulusal eşitlik ilkesini reddetmiştir;))))
bunun egemen Türk ulusunun imtiyazlı konumunu kabul etmek anlamına geldiği açıktır.))
30 yıldır sistem ile savaşan bir örgüte bu kadar pervasızca ve çala kalem çamur atmak ayıptır..

((( Dahası bu güç, ufkunu oldukça mütevazi burjuva-demokratik reformlarla sınırlamış ve –Türkiye’de iktidarın gerici büyük burjuvazinin elinde olduğu koşullarda da- bir Türk-Kürt bağlaşmasından yana olduğunu pek çok kez açıklamıştır. ))))
ulusal sorunlar bir kapitalizm sistem yaratımıdır.. doğal olarak da bunlar kapitalizm içinde kendince çözümler içerir..
1800 lerde marks.. ulusal sorunları burjuva devrimi temelinde ele alıyor.. bu aşamaya gelmeyenleri tarisel olmayan uluslar olarak görüyordu..
lenin ise.., aynı şekilde burjuva hak olarak tanımakla beraber.. sosyalist devrim sürecine girebileceklerini de öngörüyordu.. ama bir tek örneği yoktur.. en temel örnek.., polonya-finlandiya ile ilgilidir.. ve bunlara da burjuva hakkı tanımıştır..

ukrayna-ermenistan-gürcistan türki devletler noktasında ise.. ayrılma hakkını tanımaklla!! birlikte.., pratikte.., ortak sovyet devleti olarak çözüme gitmiştir.. sonuçları da ortadadır.. adı sosyalist ama işleyişi ulus-devlet olarak bugün kapitalist sistemde sosyalist rusya ile birlikte.., yerlerini almışlardır..

kendi savunduğunuz teoriyi bile bilmiyor yada birilerine saldırmak için.., oportünistçe kullanmayı yeğliyorsunuz..

siz.., yaşamınız boyunca.. türk ve kürt halkının ortak devrimi ve sosyalist devletini savunmadınız sanki..?? sanki.., kürtlere ayrılma hakkını savundunuz da.., ayrı örgütlenmelerini onayladınız.. örgütü olmayanın devleti nasıl olur sormadınız..

(((Oysa tarihsel deneyim, ulusların ayrılma ve ayrı devlet kurma HAKKI kabul edilmeksizin ve ezilen ulusun işçi ve emekçi yığınlarının Sovyetik iktidarı kurulmaksızın ulusal sorunun asla çözülemeyeceğini yeniden ve yeniden göstermiştir.)))

bu sözler hamasi ve boş sözlerdir.. üstelik kendinizin bile savunmadığı sözlerdir..

işçi ile emekçi aynı kavramdır.. siz bunu bile fa ola beri gele mantığı ile kullanıyorsunuz.. işçi başka emekçi başka """yığınlar"" ise bunların sınıfsal.., ayrı adı vardır..

ayrıca emekçi veya işçi yada beraber!! kurulacak devlet ile ulusun bağımsızlığı özgürlüğü ayrı şeylerdir..

kurulan devletin içeriği bunu netleştirir..

çin de sosyalist ve de işçi ve de emekçi ek olarak da köylü yığınları!!!! tarafından kuruldu.. ama uygurlar ne oldu..
çinde kaç dil var bilginiz var mı?? yoksa mandarin dili resmi dil oldu adıda çin halk devrimi ve devleti oldu.. ilgilendiniz mi??

özgürlük hareketine ve şahsında kürt halkının direnişine küfür edebilirsiniz ama bunu yakalayıp.., teşhir edenler de çıkar..

ben..; geçmişine değer veren ve saygılı olmaya çalışan biriyim.. 68 i ucundan ve küçük yaşda görebildim.. 78 i ise bizzat yaşadım..

geçmişin doğrularına ve hatalarına da sahip çıkarım.. ve geçmişden günümüze kalan kişilere de saygılın olurum. ama kriterlerim vardır..

bu sitede yazan ve geçmişte tamamen olumsuz gördüğüm kişiler vardır..
ama.., onların...; geçmişi hata noktasında bizlere ve gençlere yansıtmayı becerirken.., ve geçmiş hatalarının nasıl aşılabileceğini bu günkü duruşları ile belirtmelerine de değer biçerim.. kalkıp da eskiden şuydu buydu demem..

bir çok noktalarda.., tam katılmasam bile bu yanlarına değer veririm..

ama siz böyle yapmıyorsunuz..
sanki geçmişte bir matahdınız çok şeyi başarıp bugüne taşımayı becerdiniz de.., bugün ahkam kesiyor haksız ve demagojik söylemlerle .., özellikle özgürlük hareketini ve kürt karalıyorsunuz..
oysa.. siz bir tarihsiniz.. geçmişteki doğrularınız kadar hatalarınız da değerlidir.. deneyimdir..

ama.., gördüğüm kadarıyla bu günkü politik duruşunuz çok yanlış..
bu bana göre yanlıştır.. olabilir.. belki de ben yanlış algılıyorum.. zaman bunu netleştirir..

bunlara takılı değilim.. sizin bu yazı ve içerik tarzınıza demagojik anlatımınıza ve haksız karalamalarınıza karşıyım..

bu anlamda.., size kişisel saldırdığımı düşünürseniz yanılırsınız.. benim sizin ahlaki duruşunuz ve tarzınızla sorunum var..

sizinle değil..

gabris'e

13 eylül'ün şiiri

fabrikaları, okulları, mabetleri, kışlaları
kerhaneleri, otelleri, köyleri, şehirleri
ki çocukları yaşatmak için
ve işte bu halk gene erkenden yollara düştü

onlar ki hayata bembeyaz bir yol açmak için
yankısıydı yalnızca kendilerinden kopan bir çığın...

iyi kalın
.