TC ve Linç Kültürü

Emek, barış ve demokrasi düşmanı faşist güçlerin, Bursa-İnegöl, Hatay- Dörtyoldaki linç girişimleri ve ırkçı saldırganlıklarıyla ile ilgili yorumlar sürüyor... Hükümet ve MHP desteğiyle gerçekleşen bu saldırılar, ciddi kaygılar uyandırdı… Hemen herkes bütün çevreler kaygılarını açıkladı-açıklıyor… Ancak demokrasi güçlerinin açıkladıkları kaygılar, Kürt halkının gösterdiği tepkiler dışında ne yazık ki aynı ciddiyetle uyarıcı eylemlere dönüşmedi.

Son dönemlerde Karadenizde Ege ve Akdenizde başlayan linç girişimleri şimdi İnegöl ve Dörtyola sıçradı... Bursa-İnegöl’deki linç girişiminden hemen sonra Hatay Dörtyol’da ve Erzurum’da yaşananlar, kışkırtma ve linç girişimlerinde yeni bir döneme girildiğini gösteriyor. Yaşananlar karşısında yetkililerin yaptıkları açıklama ve gösterdikleri davranışlar ise, durumun vahametini artırıyor...

Hatay-Dörtyol’da, devlet güçleri; faşist güruh’un kitlesel terörünü adeta seyretmiş ve destek olmuştur. Faşistler, BDP ilçe binası dâhil onlarca evi ve işyerini basmış, eşyaları kırıp dökmüş, yakıp, yıkmış kitleleri adeta esir almışlar… Bu arada BDP ilçe binasına Türk bayrağı asmayı da ihmal etmemişler. Devlet güçlerinin seyrettiği faşist vahşet Kürt mahallelerine yönelmiş ve Kürt gençleri halkın can güvenliği için gece nöbeti tutmak durumunda kalmıştır.

İçişleri Bakanı, Hatay Valisi, Emniyet Müdürü ve MHP Genel Başkanı yaptıkları açıklamalarla yaşanan saldırganlığa ve linç girişimlerine güç ve destek verdiler…

İnegöl’e gidip olaylarla ilgili incelemelerde bulunan İçişleri Bakanı Atalay, “Açık konuşmak lazım. Bu olayların yaşanmasında sporla ilgili amigoların ve amigo gruplarının büyük rolü olmuştur. Olayların kesinlikle siyasi ve ideolojik bir yönü yoktur ” demişti... Atalay, Dörtyoldaki gelişmeler sonrası verdiği demeçte PKK’ yi kastederek güvenlik güçlerine "Amanosları temizleyin" diye seslenmişti. Daha sonra yaptığı açıklamada ise Dörtyol'daki linç girişimi için "Hiç öyle geriden göründüğü kadar yalın değil" demişti.

İnegöl’deki olayların ardından ilçeye giden Bursa Valisi Şahabettin Harput ise yaptığı açıklamada “işin ilginç yanı, bu eylemi yapanlar vatanını milletini seven insanlar” açıklamasını yapmıştı.

Öte yandan Hatay Valisi Celalettin Lekesiz de "Vatandaşlarımızda oluşmuş bulunan infial anlayışla karşılanmaktadır" demişti. Benzer ifadeleri MHP Başkanı Bahçeli de yapmış ve yaptığı açıklamada “haklı bir infial”den söz etmişti.

Hükümet yetkilileri İnegöl ve Hatay'daki olayları referandum sürecini etkilemeye yönelik provokatif eylemler olarak nitelerken CHP ve MHP’de olayları Hükümetin “Demokratik açılım politiasına” bağladılar. Her iki taraf bir diğerini PKK ile işbirliği yapmakla suçladı. Ancak her iki kesimin birleştiğ otak nokta linç siyasetini mazur gösteren meşrulaştıran tutum oldu…

Dörtyol'da geçen pazartesi yapılan saldırıların ardından, 4 gün geçtikten sonra Hatay’a gelen Başbakan Erdoğan, referandum için 'evet' oyu istedi. Yapılan ırkçı saldırılar karşısında nasıl bir tavır geliştireceklerini açıklamayan Erdoğan, olaylardan sonra ilçeye alınmayan BDP’yi suçladı.

Görüldüğü gibi İçişleri bakanı olayı “amigo guruplarına” bağlamakta ve ideolojik, siyasi yönünün olmadığına vurgu yaparken valiler de “vatandaşların infialinden” “milletini seven insanlardan” söz ettiler. Yetkililer linççi faşist güruhların yaptıklarını mazur gösterdiler. Egemenlerin hizmetindeki medya da her zaman olduğu gibi, görevini ihmal etmedi.. Katiller ve linççiler “İnegöllü, dört yollu vatandaşlar” olarak sunuldu. Linçe maruz kalanlar ise “doğulu kişiler” olarak verildi... Manisa Selendi’de Çingene yurttaşlar içinde benzer bir dil ve üslup kullanılmıştı... Bu egemen ulus dili Türkleri ev sahibi görürken Kürtleri ve çingeneleri ise “misafir” veya “emanet” olarak görüyorlar…

Oysaki linç ve linç girişimi, yakma, yıkma mevcut ceza yasası bakımından suçtur. Ancak ceza yasası açısından suç olan davranışlar, uygulamada görmezlikten geliniyor...

Taş atan çocuklara yıllarca hapis cezası veren TC adaleti, Ahmet Türk’e saldırıp burnunu kıran kişiye ise 7 bin lira para cezasını uygun görüyor.

Bilim insanı İsmail Beşikçi ve Sanatçı Ferhat Tunç yazıp konuştukları, düşüncelerini ifade ettikleri için hapis cezasıyla yargılanıyorlar. Bu konuda TC adaleti oldukça hassas, tıkır tıkır işliyor.. Ezilenleri düşünen insanları cezalandırmak için, hızlı işleyen bir adalet sistemi var. Ancak aynı adalet sistemi egemenler için işlememektedir. Katiler, işkenceciler, dolandırıcılar ve hırsızlar için hukuk işlememekte zaman aşımı devreye girebilmektedir. Bu yüzden TC hukuku açıkça ayrımcıdır.

TC hukukunun ne denli ayrımcı olduğu Balyoz davası sanıklarının hala tutuklanamamasından da anlaşılıyor. Balyoz davasında 10. Ağır Ceza Mahkemesi, 18 Temmuz 2010 tarihinde 102 sanık hakkında yakalama kararı verdi. Yani bundan 15 gün önce karar verildiği halde bu karar henüz uygulanamadı. Günlerdir toplantıları devam eden Yüksek Askeri Şûra’nın (YAŞ), Balyoz sanığı 11 general ve amiralin terfi durumunu nasıl sonuçlandıracağı tartışıldı. Yazılıp-çizildi.. Geçen hafta 48 saatte iki kez Başbakan Tayyip Erdoğan ile bir araya gelen ve yaklaşık 3 buçuk saat görüşen Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ, YAŞ öncesinde Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile de bir görüşme yaptı. Hakkında yakalama kararı çıkarılan 77’si muvazzaf (görevde), gerisi emekli, toplam 102 subayın pazarlıklarının yapıldığı bilinen bir sır. Şimdiye kadar tutuklama kararı verilenlerden, yalnızca 2 emekli, Çetin Doğan ve Ahmet Şentürk yakalandı.

Yukarda ifade edilen geleneksel yaklaşım, sömürgeci faşist politika kavranmadan yaşanan son linç girişimleri ve faşist terör kavranamaz. . TC’nin tarihi böylesi olayların yaşandığı örneklerle doludur. Eski Adalet Bakanlarından Mahmut Esat Bozkurt şu ırkçı ifadeleri kullanmıştı: "Türk, bu ülkenin yegâne efendisi, yegâne sahibidir. Saf Türk soyundan olmayanların bu memlekette tek hakları vardır; hizmetçi olma hakkı, köle olma hakkı. Dost ve düşman, hatta dağlar bu hakikati böyle bilsinler"

Dün ittihatçı anlayışın yaptıklarını bugün yeni ittihatçılar yapmaktadır. Bu yeni ittihatçılar iktidarıyla muhalefetiyle milli birlik içinde davranıyorlar. Biri okuyor diğeri de âmin diyor. 1915’lerde Ermenilere tehciri dayatanlar, 1955'in 6–7 Eylülünde, başta İstanbul olmak üzere, İzmir ve Adalar'da Rumlara ve diğer gayrimüslimlere karşı büyük bir linç ve yağma hareketi gerçekleştirenler, bugün Kürtleri hedef seçmiş bulunuyorlar... Başbakan Erdoğan’ın Hakkâri de yaptığı ve tekçi anlayışı kabul etmeyenlerin ülkeyi terk etmesi gerektiğini açıklayan konuşması da aynı zihniyetin yansımasıdır. Savunma Bakanı Vecdi Gönül’ün uluslaşma sürecini nasıl sürdürdüklerini açıklarken yaptığı itiraflar unutulmadı. Gönül: "Eğer Ege'de Rumlar devam etseydi ve Türkiye'nin pek çok yerinde Ermeniler devam etseydi, bugün acaba aynı milli devlet olabilir miydi?”demişti…

Yine Kürşat Tüzmen’in sık sık yaptığı küfürlü ve hakaret dolu konuşmaları,bu ırkçı zihniyetin çarpıcı örneğidir.Vahit Erdemin “Kürtler artık her şeyi eline alıyor. Böyle giderse Türkler azınlık olacak” açıklamaları, Cemil Çiçeğin “Nijeryada Türkçe öğrettik, Kürtlere Türkçeyi öğretemedik sözleriyle asimilasyonda başarısız olduklarını itiraf etmesi… Bütün bu yaklaşımlar İnegöl ve Dörtyol’daki devlet güdümlü faşist terörün zihinsel dayanağından çok mu farklı?

En son ırkçı saldırganlık Osman Baydemir’e yapıldı. 31 Temmuz 2010 tarihinde Dersim’de yapılan Munzur Kültür ve Doğa Festivali etkinlikleri kapsamında bir panelde özerklikten söz ettiği konuşması üzerine egemenler küplere bindi. Başta Cemil Çiçek olmak üzere Hükümet yetkilileri CHP ve MHP yetkilileri hep bir ağızdan saldırıp, hakaret ve tehditler savurdular. Ve Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığı ertesi gün soruşturma başlattı...
Yaşanan pratik TC’nin kuruluş felsefesiyle, tekçi anlayışıyla uyum içindedir. Anayasa ve yasalardaki hükümler bu anlayış doğrultusunda oluşturulmuştur. Eğitim sistemi ırkçı bir anlayışla düzenlenmiştir. Zorunlu askerlik bu eğitim sisteminin tamamlayıcı ve egemenlik sisteminin uygun gördüğü ırkçı kalıbı pekiştirmektedir. Camiler bu ırkçılığı kutsayan manevi otoriteyi oluşturma çabalarına güç katıyor. Ve bütün bu olumsuz tabloda egemenlik sistemine muhalif örgüt ve kişiliklerin ezilmesi için hem resmi güçlerle devlet terörü uygulanmaktadır. Devletin yetersiz olduğu durumlarda ise sivil faşist terör uygulanmaktadır.

Ne yazık ki bu terör karşısında durabilecek püskürtebilecek devrimci-demokrat, sosyalist bir güç yoktur. 12 Eylül öncesi Maraş ve Çorumda uygulanan ve evlere çarpı işareti konularak yapılan faşist katliamların benzeri bugün uygulama alanına konulmak isteniyor. Ancak dün bu faşist teröre karşı devrimci güçlerin ve emek hareketinin ciddi tavırları vardı. Halkın korunması için gece nöbetleri tutulur halkın can güvenliği sağlanmaya çalışılırdı. DİSK faşizme ihtar eylemlerini hayata geçirir emekçiler ciddi tepkiler gösterirdi. Şimdi aynı konfederasyon olayları kınayan bir bildiriyi bile kaleme almamaktadır. Bugünkü tabloya bakıldığında ne yazık ki karamsarlık boyutunda bir tepkisizlikle karşı karşıyayız.

Emek ve demokrasi güçleri ırkçı ve faşist saldırılara, linç kültürüne sadece söylem temelinde karşı çıkmamalı. Pratik tutum geliştirmelidir. Unutulmamalıdır ki faşist terör sadece Kürtlere yönelmemektedir. Emekçileri ve demokrasi güçlerini de sindirmeye çalışmakta acil taleplerini bastırmakta ve çarpıtmaktadır. Yaşanan gelişmeler Kürt sorunun çözümünün ne denli acil olduğunu bir kez daha göstermekle beraber, emek ve demokrasi güçlerinin görevlerini ve yükümlülüklerini de hatırlattı. Kürtlerin eşitlik ve özgürlük temelinde kendi kaderlerini tayin etmeleri için gösterilen her çaba verilen her emek, yaratılan her örgütlenme, savunulan her değer aynı zamanda sınıf mücadelesinin gelişmesi, örgütlendirilmesi ve önünün açılması demektir…