Burjuva Performansı Olarak Gey Kültürü

Zengin bir adam bir gün onu çok iyi döşenmiş görkemli bir eve getirir ve şöyle der: “Sakın yerlere tükürme”. Canı tükürmek istediğinde yoksul Diogenes, adamın suratına bir balgam atar ve ona, bulduğu tek pis yerin suratı olduğunu söyler.

Haç’ın doğuşundan da evvel şu Sinoplunun kinik yaşama tarzıyla etrafındakilere verdiği derslerden bugüne dek insanlık, adına uygarlık denilen bir tarihsel istikamette epey mesafe aldı: yollar açıldı, dağlar delindi, yeryüzünden gökyüzüne çıkıldı; yerin en dibine inildi, kuleler, gökdelenler inşa edildi. Ancak yoksunluklarına rağmen yaşamlarında sebat gösteren, çırpınan, zahmet çeken yığınlar yerleşik bir realite olarak var olageldi; her ne ölçüde bin yıldır biriken vaazlar ve yasalar, yeryüzünün bolluk içinde yaşayan tüm saygın servet sahiplerinin suratlarına boşaltılacak muhtemel tükürük okyanuslarını kurutmuş olsa da.

Bu yazıda yoksulluk meselesinin gey topluluğunun öznel tecrübeleri ölçeğinde kendine münhasır tarzına ilişkin bir şeyler söylemeyi deneyeceğim. Bu, biraz Marksizm’in karikatürizasyonu biçiminde Proudhon’un Sefaletin Felsefesi başlığıyla yayınlattığı kitaba karşılık Marx’ın Felsefenin Sefaleti’ni yazmasındaki gibi kuramsal bir tartışmayı da; misal queer kuramı üstüne söz söyleme gerekliliğini de içerebilir.

Bir mahrumiyet hali olarak yoksulluk, yaşamın verili olanaklarından yoksun olma ve istenilen yaşama düzeyinde olamama anlamında insanlarda hayli dramatik etkilere neden olur. Bu dramatik insanlık haline, ihlal edilmemesi için üstüne tüm stratejilerin seferber edildiği bir mahremiyet alanı olarak eşcinsellik eklendiğindeyse bambaşka bir dram ortaya çıkar.

Yoksul eşcinsel, dramını iki kez ve iki ayrı bağlamda deneyimlerken kendine özgü mağlup olma tarzını yaratır. Zevkli duyumlarla parlak fırsatların ihtişamlı gösterisi şeklinde işleyen kamusal teşhir alanına onun tercihleri işlemez. Yeterince görünmeyen ve tüketmeyen biri olarak mutsuzluğunu, yetersizliğini, noksanlığını kendisine sürekli hatırlatan araçlara gark olmuştur.

Yoksulluk savaşçılarının kızıl bayrakları altında onun adı okunmaz. Sınırları başkalarınca çizilen yaşamın dışına atılmış bir iç sürgündür o. Kusurunun ayrıcalığı, alınyazısını gurur ve utanç gelgitinde biricik kılar. Silikliği ve yetersizlikleri oranında tekil ve bambaşka bir varoluşu icra eder.

Ancak yoksul eşcinselin yazgısı şimdilerde tersine çevrilmiş durumda. Neoliberal imitasyon ve simülasyon rejimi, toplumsal mukaveleden dışlanmış diğer ezik unsurlar gibi kuşkusuz eşcinselleri de kapsayan bir toplumsal şölen organize etmekte. Şimdiyse bu şölene dâhil olmamak problem görünüyor.

Zira adına gey yaşam kültürü diyebileceğimiz şu marketing sistemi, teşbih edersek eşcinsellerin uluslaşmasını, yani cinselliğin ötesine geçmiş bir yaşam tarzı birliğini ve kimliğini temin eden türlü stratejiye maliktir. Nasıl? Ünlü bir tiyatro sanatçısıyla bir garsonu, Bağcılar’ın yoksul delikanlısıyla bir banka müdürünü ortak bir yatakta kesiştiren muammayla.

Neoliberal imitasyon ve simülasyon rejiminin gey yaşamıyla müttefikliği, sınıf ve statü farklılıklarını, yoksul-zengin ayrımını silikleştirirken mensuplarına yaşam tarzlarını teminat altına alan ortak bir kültür atfeder. Sınıfsız, imtiyazsız, kaynaşmış bir kitle mi aranıyor? Şafaktan önce yataklarına geçmek üzere gey bardan çıkanların profiline bir bakalım.

Metaların kullanım değerinden imaj değerine naklolduğu bir çağda Dolce&Gabbana t-shirt, Diesel jeans’inden sıyrılmış Calvin Klein boxer imitasyon da olsa giyicisini “playboy” da kılabilir, tercih nedeni de ve başka imajlar başka simülasyonlar yaratır. Sınıfsal farklılıklar ve dolayısıyla hakikatler hiç bu denli amorflaşmaz; hem de epey anti-komünist bir eksende. Yani etiğin sonsuza dek tatile çıkarılması yordamıyla estetiğin onun yerini doldurması ve bununla dizayn edilmiş burjuva yaşam tarzının pazarlama ve pazarlanma teknolojileriyle.

Üretime ve paylaşıma değil tüketime ve doyuma odaklı portatif ilişkiler, hislerin ve fikirlerin değil ambalaj tekniklerinin teşkil ve teşvik edildiği bireyleşmeler; konuşması, giyinmesi, dans etmesi, sevişmesi birbirine benzeyen standart figürler. Bu oyunda kimin yoksul olduğunu soramıyoruz; ama belli türde bir yoksulluk tarzına maruz kalındığının farkındayız.

Öte taraftan bu tarzı, şu marketing hassasiyetlerini hususiyetle problematize edemeyen kuramsal fukaralığımız, işleyen en gey elli şarkı-film-ikon-şirket listeleri mantığının kanıksanması yoluyla görünmez halde. Bununla beraber doksanlarla birlikte uluslararası gey topluluğunun bir kesimi de, mesaisini cins kimliklerine dayalı güç ilişkilerinin yapıbozumuna harcayan queer kuramı ile iştigal olmayı tercih ediyor.

Tartışma noktaları en özlü biçimde Türkçe’ye ithal edilen ilk Türkçe queer kuramı metni ise, -hafızam beni yanıltmıyorsa, artık çıkmadığı için özlemle andığımız bir dergide bol piercing’li bir arkadaşımızın “kinky imam” rumuzuyla beş sene önce yayınlattığı yazıya dayanıyor. Kavrayış tarzı ontolojik bir reddiye üstünden işleyen kesimlerde, diğer bir ifadeyle anarşist cenahta “işte olay budur” etkisi yaratan yazıda özetlenen queer tartışmaları bir bakıma şuna benziyor: Egemenliğini teokratik oligarşiyle çatışıp bedel ödeyerek elde eden Fransız burjuvazisi için laikliğin teşkil ettiği anlam, halkların tasfiyesi sonucu el konulmuş zenginlikler vasıtasıyla feodal ağadan yaratılan burjuvazi için de geçerli olabilir mi? Laikliğin Anadolu’nun siyasal coğrafyasına nakli: doksan yıldır laiklik diye paketlenen uygulamalar adına çözümlenememiş, tükenmemiş tartışmalar. Cevap, hayır. Söz konusu olan, ayrı sosyolojik arkaplanların ayrı tarihsellikleriydi.

Buna mümasil, 80’lerin sonlarıyla hayatlarımıza giren konservelerden, kutu kolalardan, dondurulmuş gıdalardan ne kadar kaçılabildiyse, henüz ve yeterince homoseksüel olmadan varlığını sürdürenler de gey yaşam kültüründen o kadar kaçabildi. Kaçınılmazdı, yakıcıydı ama ironikti de. Jigololarla, gizli banka müdürleriyle, ünlü sanatçılarla, moda tasarımıyla, solgun tenli parlak oğlanlarla, profil siteleriyle, tek gecelik ilişkilerle burjuva simülasyon rejimi kuruldu. Kapitalist dünya metropollerinde yeni yüzyılla alevlenen queer tartışmaları buna denk geldi.

Queer kuramı kimlerin kuramı oldu? Zaten hâlihazırda ilişkilerini akışkan, kaygan, merkezsiz ve çoklu boyutta sürdürmekte olan, yabancı dilde okuyabilen, giyimine özenli, dans etmesini seven, istikrar kavramından hoşlanmayan, sosyalizm denildiğinde aklına çalışma kampları gelen, hiçbir şey hakkında ne düşündüğünü tam olarak bilemeyen ve konuşurken Kuzey Amerikalılar gibi her dört-beş kelimenin arasına “gibi”, “sanırım”, “hımm” tamlamalarını sıkıştırıveren, kafası karışık kentli orta sınıf geylerinin olabilirdi pekâlâ. Öyle de oldu. İthalatçı teori taşeronluğu başka politik coğrafyaların başka gündemlerini kaçınılmaz biçimde tarafımıza taşıdı.

Böylece gey topluluğu içindeki sınıfsal çelişkilerin ve sınıfsal geçişkenliklerin, yoksul-zengin eşcinsel ayrımının ve bu ayrımı dev alışveriş merkezleri gibi homojenleştiren yoksulluk karşıtı simülasyon rejiminin etik-politik muhasebesinin gereksizliği teyit edilmiş oldu –hem de sol kulvardan. Kimi yoksulluk savaşçılarının, eşcinsel özgürlüğünü devrimden sonraya ertelemesi gibi queer kuramcıları da enerjilerini güç ilişkileri ve kimliğin yapıbozumuna harcayarak yoksulluğu ve sınıfsal çelişkileri ufuklarının dışına taşıdılar. Şayet bir şey yapılacaksa esas mesele ya bizi içine hapseden kimlikleri yıkmanın ya da ötekileştirmeler nazarında fobik oluşları etkisiz kılmanın yollarını aramak –ve muhtemelen bulamamaktı.

Kuram, tek başına hal-i pür melalimizin mümessili değil elbette. Sovyetler Birliği’nin çözülüşünden günümüze dek uygulanan vahşi bir dünya sistemine geçiş sürecinin tüm muhalefet tarzlarında yarattığı kırılganlık göz ardı edilemez ve gözlerimizin bununla beraber şu noktalarda da açılmaya ihtiyacı var: içinde yaşamakta olduğumuz vahşi dünya düzeninin hepimize sunduğu bir illüzyon var. Ulaşılması kişisel gelişimle, imajlarla, markalarla, gösterge rejimiyle, şirketlerle, para babaları sultasıyla mümkün olan bir Amerikan rüyası vaadi.

Devrimci kuram, ancak sınıf simülasyonlarına gereksinim duyulmayan sınıfsız, eşit ve özgür bir dünya lehine bu vaade kanmayanlarındır.

Birol Dinçel

queer sol bir siyaset

aslında queer kuram akışkan olmayı bir özgürlük formu olarak olumlamıyor uzun zamandır. aksine, iktidarı üretken olarak algılıyor ve iktidar ilişkilerinin sonucu olarak kimliklerin, bedenlerin ve pratiklerin değişken olduğunu söylüyor. hatta ve hatta, tüm bu değişkenlik içerisinde kendi kurumsal yapısını kuran eşcinsel toplamın eşcinsel kimliğini inşa ettiğini söylüyor. eşcinsel kimliğini kuranın da egemen özne olduğunu, batılı, beyaz, orta sınıf, profesyonel eşcinsel olduğunu söylüyor. yani queer sınıf kavramıyla o kadar da karşıtlık içerisinde değil.

bir de, akışkanlık sadece tüketimin farklılaşması anlamına gelmiyor. bedenin kamusal sunumu, farklı cinsel pratikler vesaire. temel mesele bu. farklılığı sadece tüketim üzerinden algılamak ve queer'i böyle bir yerden eleştirmek kör bir sol eleştiri. hiçbir inandırıcılığı yok. dolayısıyla queer sola içkin bir kavram. politik ekonomiye içkin bir kavram. bunun için judith butler'ın new left review'de çıkan merely cultural makalesine bakılabilir.

bir de sana şu soru sorulabilir: sözünü ettiğin mağdur özne hangi eşcinsel? ve politik motivasyonunda mağduriyet bu kadar kutsal bir yerde duruyorsa, değişimi sağlayacak irade nerede? entelektüelde mi? öncüde mi? yanlış anlama mağdur olanı siyasal söylemin dışına atmak gibi bir niyetim yok, ama ben tam da mağduriyetin pasifleştirdiğine ve kurbanlaştırdığına inanıyorum. ve aksine, aslında senin mağduriyete hapsederek ona yanlış biliçn atfettiğin öznenin de kendince yeniden anlamlandırma potansiyeline sahip olduğuna inanıyorum. ve bunu yaptığına da. işte bir de queer bunu söylüyor. yani queer pasif kurbanların siyaseti değil, değiştirebilen muktedir pratiklerin siyaseti. değiştiren özne değil de, değiştiren pratikler. işte queer bu yüzden sol bir siyaset.

Queer, küçük burjuva bir siyasettir.

Yazıdaki esas niyetim, Anadolu’dan Hindistan’a, Latin Amerika’dan Çin’e, İskandinavya’dan Afrika’ya dek dünyanın farklı coğrafyalarında yüzlerce ya da binlerce yıldır süregelen homoerotik tarihsel geleneklerin, bugün adına geylik denilen burjuva tüketim ideolojisiyle uğradığı tahribatın anlaşılmasına zemin sağlamaktı. Bunun için gey kültürünün erkeklerle seks yapan erkekleri homojen bir kimlik ve kültür kategorisi içerisine ve tüketim dinamikleri lehine hapsetme stratejilerine vurgu yaptım. Bunun sınıfı görünmezleştiren simülatif etkilerine.

Bu nedenle geylik, bir burjuva simülasyonudur, bir burjuva performasyonudur.

Şimdi queer kuramı özelinde dediklerinden yola çıkıp soru-cevap olarak gidersek görüşlerimi daha da netleştirebilirim.

-Peki, queer kuramı ne yapıyor?

-Queer kuramı, Guattari ve Deleuze’ün anti-ödipus’una yaslanan bir psikiyatri eleştirisiyle, Foucault’nun cinsellik tarihine atfedilen kimlik eleştirisiyle, iki hemcinsin müsabakasının kategorize edilemeyeceğini söylüyor. Cinselliğe ve cinsiyete atfedilen sabitliği ve özü parçalayıp değişkenliğe, akışkanlığa, belirsizliğe, kayganlığa ve melezliğe vurgu yapıyor. Bunun pratik karşılığı cins ve tip fark etmeksizin poligamik ilişkiler, cinsel fetişler, bedenin tarla gibi müdahale edilebilir bir alan olarak görülüp yeniden tasarlanması, toplumsal kodların “aşırılık” yoluyla parçalanmaya çalışılması oluyor. Queer kuramı ve onun pratik karşılığı, aşağı yukarı bunları yapıyor.

-Queer kuramından solculuk çıkar mı?

-Queer kuramı, 1990 sonrasının New York, Amsterdam, Sydney gibi dünyanın gelişmiş kapitalist metropollerinde ortaya çıktı (ilk queer eylemi, ABD’deki dev bir alışveriş merkezinde gerçekleştirildi). Buna karşılık queer kuramı, Marksizm gibi Hindistan kırsalında, Latin Amerika şehirlerinde ya da Anadolu’da karşılığını bulmadı; queer kuramının tartıştığı şeylerden başka şeyler yaşamakta olan o kadınlar ve eşcinseller muhtemelen queer kuramının adını bile duymadı, tıpkı queer kuramcılarının onların yaşadıklarından muhtemelen bihaber olması gibi. Bunun böyle olması, elbette tesadüf değildi. Böyle olması, queer kuramının bizatihi, postmodern dünyanın gereklerine denk düşen bir şekilde tartışmalarını yürütmesiydi. Onun cinsellik ve cinsiyet meselelerine yönelik sorunlardan sunduğu çıkış biçimi, tam da çok gelişmiş kapitalist dünyanın gereklerini karşılıyordu. Şayet kuramların bir sınıfı varsa, queer kuramının işçi sınıfına ait olmadığını, onun burjuva dünyasına ait olduğunu ifade etmekte hiçbir beis görmüyorum. Solu da işçi sınıfı ve ezilenler lehine tanımlıyorsak, queer kuramından patriyarkaya ve seksizme karşı bir duruş çıksa da, bir solculuk veya devrimcilik çıkmaz. Çünkü kuram, postmodern burjuva dünyası bunu olanaklı kıldığı için patriyarkadan ve seksizmden çıkışı tahayyül eder. Ama burjuva tarzıyla; dev alışveriş merkezlerinde öpüşerek, heteroseksüel mekanlarda erkek erkeğe dans ederek, kamusal alanın erkek egemen heteroseksist örgütlenişini pratikle yıkmaya çalışarak. Bunlar kötü mü? Değil. Ama solculuk, bu değil.

-Eşcinsel sol siyasetin öznesi ve pratiği nedir?

-Eşcinseller, din, dil, ırk, sınıf, cinsiyet, politik görüş, yaşam biçimi bakımından hiçbir ortaklığı olmayan heterojen bir toplumdur. Bu toplumun siyasetini yapanlar, eşcinsel kimliği üstünden bir ortaklaşmadan hareket ederler. Eşcinsel sol siyasetin öznesi ise eşcinseller olamaz. Sol, eşcinsellerin içindeki burjuvalarla ve onların harekete egemen olma stratejileriyle savaşır. Bunun yerine yoksul ve işçi eşcinselleri eksen alarak eşcinsellerin kurtuluşunu devrime ve sosyalizme kanalize edecek araçları geliştirir ve pratiğini bu kanalı güçlendirmeye dönük kurar. Sorun, eşitsizliklerdir. Eşitsizliklerin en temel kaynağı kapitalizmdir. Kapitalizm, patriyarkayı ve homofobiyi tasfiye ediyorsa, bu piyasa mantığına uygun olduğu içindir. Buna karşın eşitsizlik tükenmez. Queer kuramı ise tüm bu sınıfsal çelişki ve sınıf farklılıklarını silikleştirip, eşitsizlik meselesini konuşmayı demode sayıp, sorunu eşcinsel kimliğinin kendisi veya düalizmler olarak koyup onların yapıbozumunu hedefler. Pratikteki karşılığı ise yukarıda karikatürize ettiğimin dışına taşmaz. Bu nedenle queer kuramından şayet zorlanırsa, küçük burjuva solculuğu çıkarılabilir. O da beni kesmez.

Eşcinseller: Yeni Bir Sınıf mı?

İlk yorumcunun neyi savunduğunu ve neye karşı olduğunu yeteri kadar açık ifade edemediği kanısındayım. Queer sol bir yaklaşımsa, sol bir düşünceyse neden böyle, buna hiç değinilmemiş. "Falancanın filanca makalesini oku, orada yazıyor" tarzı üstten bir dille buyruk vermek, topu taca atmak demek.

Bir takım burjuva ve küçük-burjuva teorisyenleri, pembe ekonominin tüketici özneleri olmalarından yola çıkarak olsa gerek, eşcinselleri bir sınıf gibi ele alıyorlar. Oysa sınıfın tanımı, üretim süreçlerinde aldığı role bakılarak yapılır. Bu bakımdan eşcinseller farklı sınıfları içinde barındıran, bir de bu çelişkiyi yeniden üreten bir toplamdır aslında.

Buradan bakıldığında "eşcinsellerin kurtuluşu" gibi sloganlar aldatıcıdır. Söz konusu burjuva teorisyenler yakında "Dünyanın bütün eşcinselleri birleşiniz!" diye ortalığa dökülürlerse şaşırmayacağım.

Eşcinselliğin, yukarda "geylik" olarak kodlanan bir kimliğe dökülmesi, yeniden tanımlanması ve bir yaşam tarzına dönüştürülmesi yani metalaşması, kapitalizm koşullarında bir veridir. Ancak toplumsal devrim (eğer böyle bir derdiniz varsa!) var olanı yıkmak ve yeniden kurmaksa, "geylik" de bundan nasibini almalı. Var olan "gey" imajını temel alan tüm kuram ve örgütlenme biçimleri, nesnel olarak bu düzeni tahkim etmeye yarar.

Bunu "sol" diye yutturmaya çalışanlara bizim köyde uyanık derler.

queer nedir?

belki yeniden vurgulamakta yarar var. akışkanlıkların ve değişkenliklerin queer'e içkin bir vurgu olduğu muhakkak, ama queer eleştiri bunları mutlak bir özgürlük formu olarak ele almıyor. bedenin yeni anlamlar, yeni formlar kazanması tam da eşitsiz ilişki biçimlerinin ve iktidar ilişkilerinin ürünü olduğundan, bedenler ve dolayımıyla kimliklerin akışkanlığı tam da bu eşitsizliklerin içerisinden şekilleniyor. queer'in bu vurgusu da onu sol bir eleştiri haline getiriyor.

bir de batı-dışı toplumlardaki farklı cinsel pratiklerin batılı seksologlarca ilkel ve barbar olarak anlamlandırılmaları sorunu var. şüphesiz, farklı cinsellik biçimlerine vurgu yapmak ve batı-dışında kendine özgü pratikleri konuşuyor olmak da queer eleştirinin içinden yapılabilecek bir katkı olarak düşünülebilir. yani her ne kadar burada öyleymiş gibi gösterilmek istense de, queer batı merkezli bir kuram değil. aksine, eşcinsel deneyiminin tekil ve evrenselliğine yaptığı eleştiri queer'in batı-dışı cinsel pratikleri içine alması anlamı taşıyor.

ayrıca, öyle sanıyorum ki, queer politikadan anlaşılan şey konusunda pek de ortaklaşamıyoruz. zira queer daha başka ideolojiler gibi haberdar olunacak bir politik eylem öngörmez. zira latin amerika ya da anadolu'da queer'den habersiz olmak mevzu bahis değildir, çünkü queer, marksizm gibi bir bilinç siyasetini öngörmez. queer kendinde olanla kendi için olan arasında bir ikilik üzerine inşa edilmiş bir siyaset değildir. queer siyaset, konumsal olanın dönüştürücü potansiyelini olumlar. bu şu anlama geliyor: queer politika, kimlikleri, bedenleri özsel olarak olumlamak yerine, belli pratikleri tarihsel koşullar içerisinde anlamlandırır. örneğin, heteronormatif düzen içerisinde eşcinsel bir erkeğin üretken olmayan bir cinsel ilişkiye girmesi queer bir eylemdir. zira, heteronormatif düzeni istikrarsızlaştırır. ancak queer siyaset bu pratiği sergileyen eyleyiciyi tarihsizleştirerek kendi toplumsal dönüşüm tahayyülünün merkezine almaz. öznesiz siyasetten anlaşılan şey de budur. dolayısıyla, bilmiyorum söylemeye gerek var mı, queer bir kimlik değildir. bir insan queer olmaz. queer eylemde bulunduğundan söz edilebilir belki.

bu minvalde, mevzu eşcinsel altkültürünnün bir tüketim kültürü olarak algılanmasını aşmak gerekir. elbette, dünyadan pek çok örnekle eşcinsel altkültürünün kendini nasıl kapitalizm içerisinden ve onu güçlendirerek var edebildiğinden söz edebiliriz. ancak, burada siyasal ufkun nasıl tanımlandığı önemli bence. direnmek ya da karşı çıkmak ne demektir? bunun iktidar odağıyla ilişkisi nasıl olur? iktidardan azade bir direniş mümkün müdür? bu sorulara yanıt bulabilirsek işimiz çokça kolaylaşacaktır sanırım.

queer siyaset, queer cinselliğin üretim ilişkilerini yeniden üretme riskinin farkındadır ve aslına bakılacak olursa zaten kavramsal olarak bunu çok açıkça dile getirir. net politik tarifler, mutlak karşı çıkışların da aslında iktidar yeniden üreten dinamiğine vurgu yapar. konumlu, sınırlandırılmış bir iktidar odağı yaratmak her daim dışarıda o sınırın dışında duran bir öznenin, bir tehlikenin varlığıyla mümkün olabileceğinden, queer bu mutlak söylemlerin iktidarı yeniden nasıl ürettiği üzerinde durur ve siyasal stratejilerini bunun kenarından dolaşarak gerçekleştirmenin mümkünatını sorgular. ve bir şey daha, queer bir özgürlük formuna işaret etmez zaten. sadece onu inşa edecek özgür bedenlerin mümkünatına işaret eder.

Queer in, Marksizm out!

"queer nedir?" başlıklı yorumu post-modern diline, uzun cümlelerin sonuna eklenmiş bilinmezciliğine, çok şey yazıp hiç bir şey önermeyen tarzına rağmen sonuna kadar okumuş bulunmaktayım.

"queer, marksizm gibi bir bilinç siyasetini öngörmez. queer kendinde olanla kendi için olan arasında bir ikilik üzerine inşa edilmiş bir siyaset değildir. queer siyaset, konumsal olanın dönüştürücü potansiyelini olumlar"

Şüphesiz (ben cümlelerime belki, sanırım vs. ile başlayamıyorum) sınıfsal konumla dini, ulusal, cinsel kimlikler, Marksizm'den yola çıkıldığında çok farklı yerlerde dururlar. İlki üretim (ve tüketim) ilişkilerindeki pozisyonunuzla ilgilidir, diğerlerinin toplumsal alanla ilişkisi daha dolayımsızdır. Hatta bu yüzden kimlikten kaynaklanan sorunların kapitalizmle ortaya çıkmadığı sık sık vurgulanır. Yani bu yönleriyle emek-sermaye çelişkisinden farklıdırlar. Bu noktada çelişki, antagonistik bir karakter taşımaz.

Bununla birlikte Marksizmin işçi sınıfını tabi tuttuğu kendinde sınıf / kendisi için sınıf ayrımı ve buradan hareketle Leninizmin geliştirdiği "dışarıdan bilinç ve siyaset taşıma" siyaseti, iş kimliklere geldiğinde Queer gibi daha ne olduğu bile tartışılmakta olan soyut bir anlatıyla ikame edilemez.

"Konumsal olanın dönüştürücü potansiyeli" bir gevezelikten ibarettir. Kürt, Alevi, kadın ya da eşcinsel olmak (kişi bu dört kimliğin de taşıyıcı olabilir, ondaki potansiyeli düşünmek bile istemiyorum), kendiliğinden bir bilinç, farkındalık, mücadele azmi doğurmaz. Hareketi bilinç doğurmaz, hareket bilinci doğurur (Hegel'e sevgiler).

Türkiye'de kimlik aktivizimi yapan insanların son tahlilde (ve en geniş anlamıyla) solcu ve kentli bir profil vermesi, "konumsal olanın dönüştürücü potansiyeli" gevezeliğini çürütüyor. Kimse salt "konumsal olanın" farkındalığından hareketle "dönüştürücü bir potansiyel" ortaya koymuyor. Bu farkındalık ve dönüştürme iradesi tam da bilinçlenme, politize olma ve örgütlenme evrelerinin bir çıktısı olarak gündeme geliyor.

Milyonlarca insan her dakika Kürt, Alevi, kadın veya eşcinsel olmanın farkındalığı ile yaşıyor, "konumsal olan" hayatlarının merkezinde duruyor. Fakat post-modern gevezeliğin iddia ettiğinin aksine bu farkındalık "dönüştürücü bir potansiyel" değil, bilinç ve eylemle buluşamadıkça umarsızlık ve kanıksama üretiyor.

"queer siyaset bu pratiği sergileyen eyleyiciyi tarihsizleştirerek kendi toplumsal dönüşüm tahayyülünün merkezine almaz. öznesiz siyasetten anlaşılan şey de budur."

Marksizm "eyleyiciyi" tarihsizleştirmez. Aksine marksistler tarihin sınıflar mücadelesinin tarihi olduğunu belirtmekle, insanı tarihin öznesi, tarihin yapıcısı haline getirirler. "Toplumsal dönüşüm" yani sosyalizmin ve yeni insanın yaratılması, tam da tarihin akışını elinde tutan öznenin varlığına mahkumdur.

"Öznesiz siyaset "diye allanıp pullanan post-modern gevezelik, "konumsal olanın dönüştürücü potansiyeli" gibi içi boş, toplumsal karşılığı olmayan, örgütsüzlüğü ve eylemsizliği (üremek amaçlı yapılmayan seksten ala eylem mi olur!) yücelten, satır aralarında marksizme laf çarpmaktan da geri durmayanların amentüsü olabilir.

İktidar, Sınıf ve Devletin yerine geçerse..

"Queer nedir" başlıklı yorumu okuduğumda iki şey hissettim. Birincisi, ikinci yeni akımına has şiire özgü yoruma açık, belirsizliğe ve soyutlamalara dayalı bir söylem. İkincisi ise bu söylemin nedenleri üstüne oldu.

Bu söylem, bana uzak değil. Başta Avrupa ve ABD akademilerini, çağdaş sosyal bilimleri ve kuramı istila eden bu dil yeni dünyanın dili ve muhalefeti olarak tarifleniyor. Genel olarak postmodern olarak tanımladığım ve kendimi yabancı hissettiğim bu dili konuşanlar, Marksizm'i bir büyük anlatı olarak görüyor.

Marx'ı Foucault'nun Marx notlarından öğreniyor ve Marksizmle ilgilenilmesine zihinsel yaşlılığın belirtisi gibi davranıyorlar. Marksizm modası geçmiş bir üst anlatıdır, diyorlar. Neden böyle diyorlar? Çünkü efendim, Marx emek-sermaye gibi bir temel antagonizmaya yaslanıp, gündelik hayatı ve iktidar ilişkilerini boşlamış. Çünkü, Marx'ın iktidar ufku yalnızca devlet ve sınıfla sınırlı kalmış. Çünkü Marx, devlet ve sınıf dışında, gündelik hayata, cinselliğe ya da bedene yönelik iktidar ilişkileri üstüne bir yorum yapmamış.

Marx'a karşılık kimlerden söz ediyorlar? Foucault'dan, Deleuze'den ya da Butler'dan. İsim bol. Foucault, “Modern iktidar büyük gözaltıdır” derken modern iktidarı, kurumlarıyla işleyişiyle detaylı bir şekilde tariflemiştir, evet.

Kapitalizm postmodernlere göre sadece kendi iktidar mantığını, aygıtlarını ve işleyişini yerleştirmiş ve bu yapı “genel iktidar” haline gelmiştir. Bu nedenle iktidarda kimin olduğu, iktidarı nasıl kullandığı önemli değildir, iktidara şeklini verecek olan bu mantık ve bu aygıtlardır. Yani iktidarın sınıfsal yapısı, iktidarın işleyişini değiştirmeyecektir. Bu koşullarda devrimin yapılabileceği tek alan kalır, o da günlük hayattaki iktidarı devirmek. Proleteryanın devrimci kurtuluşu veya fabrikaların ve tarlaların emekçi halka verilmesinden mi söz ediyorsunuz? O da ne? Ne değişecek ki? İktidar hala heryerde.. İktidar, bedenimizde, ilişkilerimizde, cinselliğimizde.

İşte postmodern söylem bunları söyler. "kızılcık" nickli arkadaşım, bu söyleme karşı durduğu cepheyi güzel tarif etmiş. Ben de o cephedeyim. Sorun, kendinden menkul bir iktidar ya da iktidar ilişkileri kavramı değil. Sorun iktidarın sınıfsal niteliği ve onun devletle cisimleşmiş halidir. Siz, sınıf ve devletin niteliğini kenara atıp sorunu iktidar ilişkileri olarak tanımladığınızda, bundan kurtuluş yok. Siz neoliberal kapitalizmin, ancak "yaramaz çocukları" olabilirsiniz. Sizin sınıfı ve devleti dışlamakla olanaklı hale getirdiğiniz bu kuramsal meditasyon biçimi, demode Marksizmin egemenler olarak tanımladığı cephenin elini güçlendirmekten başka bir işleve sahip olmaz.

tartışma

Elbette bence önemli tartışmalar, ama nedense bu tartışmanın bir şey vaat ettiğine inanmıyorum. sadece haddi aşan ifadelere karşı cevap verme nezaketinde bulunmak istedim. ve sanırım bu da son cevabım olacak. zira aslında gevezeliklerden çok da hoşlanan bir insan değilim.

eylemliliklere dem vuruluyor sanırım, ama nedense sadece sokağa çıkıp yumruk kaldıran -ve son derece eril bir söylemle vücut bulan- bir eylemlilik anlaşılıyor sanırım. oysa ki, cinselliğin nasıl denetlendiği -ya da kısıtlandığı bastırıldığı diyelim ki hangi sözcüğü kullandığımız bence önemli ama kuramsal çerçeveleri çağrıştırdığından tartışma kör bir noktaya sürüklendiği için şimdilik farketmesin - özel alana dair bir konu olduğu için, bu alana dair üretilecek olan politik söylem, mücadele biçimleri de özel alana dokunmalı herhalde.

bunun dışında, ben son derece "sanarak", "inanarak" ya da "düşünerek" konuşuyorum ve kesin politik tarifler, sınırları çok belirgin olan politikalara inanmıyorum. zira hala tarihselliğe olan İNANCIMı sürdürüyorum ve siyasetin tekil, belirgin ve değişmez bir yol sunduğuna inat, sanrılarımla tartışmakta ısrarcıyım.

üzerine söz söylemeye değer bunları gördüm. ve referanslı tartışmalarınızda size keyifli günler diliyorum.