Marksist Demokrasi Teorisine Katki - (14) - Diktatörlük Kavramının İki Zıt Anlamı
Bir kavram, farklı bağlamlara göre değişik anlamlar taşıyabilir. Bilimlerin ilerlemesi bir bakıma, başka bağlamlardaki anlam farklarının ayrıştırılması; bir kavramın, bir terimin sınırlarının netleştirilmesi demektir. Toplumsal mücadelelerde egemen sınıflar, özellikle kavramların farklı anlamları arasında kaydırmalar ve geçişler yaparak ezilenlere karşı bir ideolojik mücadele yürütürler.
En bilinen klasik örneklerden biri, materyalizm ya da maddecilik kavramıdır. Bu kavram ahlaki bir kategori olarak da; sosyolojik bir kategori olarak da kullanılabilir. Maddecilik, ahlaki bir kategori olarak, paraya, maddi çıkarlara düşkünlük; etik değerlere önem vermeme anlamında kullanılır. Buna karşılık, sosyolojik bir kategori olarak maddecilik ise, insanların varlıklarını düşüncelerin değil, düşüncelerini varlıklarının belirlediği anlamına gelir. Şimdi, kurnazın biri çıkıp da, ki egemen sınıflar sürekli bunu yaparlar, "Marksistler kendilerini maddeci olarak tanımlıyorlar, bunlar hiç bir ahlaki değere inanmayan maddi çıkarcılardır" derse, iki farklı bağlam ve anlamın aynı terimle karşılanmasından yararlanarak hilebazlık yapmış olur. Çünkü, Marksistler, kendilerini maddeci olarak tanımlarken, ahlaki bir kategori olarak değil, sosyolojik bir kategori olarak maddecilikten söz ederler. Kurnaz ise, bunu karıştırır, çünkü bundan yararı vardır. Ve bu davranışıyla da, Marksistlerin dediğini kanıtlamaktan başka bir şey yapmış olmazlar: Yani varlık düşünceyi belirlemektedir.
Diktatörlük kavramının, klasik Marksizm'de iki farklı kullanımı ve zıt anlamı vardır. Sosyolojik anlamıyla diktatörlük, demokrasinin ta kendisidir. Politik anlamıyla diktatörlük ise demokrasinin zıddıdır.
Her demokrasi bir diktatörlüktür. Çünkü her demokrasi, daha başlangıçta bir takım ön kabullerden yola çıkar. Örneğin, iktidarın kaynağının halkın kendisi olduğu var sayımını ele alalım. Bu anlayış, iktidarın kaynağının Allah veya insanın soyu olabileceği görüşleriyle uyuşmaz ve onlar üzerinde bir diktatörlüktür. En liberal demokrasi bile şeriat karşısında bir diktatörlüktür. Örneğin bu gün yeryüzündeki bütün demokrasiler, herkesin bir milleti olacağı ve olması gerektiği var sayımına dayanan diktatörlüklerdir. Hiç bir demokrasi ne kadar çok kültürlülükten söz ederse etsin, örneğin benim kültürümde devlete vergi vermek yoktur, askere gitmek yoktur, cezaevi yoktur diyen bir kültüre zerrece tolerans göstermez ve bu anlayışlar üzerinde bir diktatörlüktür.
Proletarya demokrasisi de, tıpkı burjuva demokrasisi gibi bu anlamda bir diktatörlüktür. Özel kişi mülkiyetini ve karı değil, toplumun ihtiyaçlarını ve toplumsal mülkiyeti temel olarak alan bir sistem özel kişi mülkiyetini dokunulmaz tabu gören üzerinde bir diktatörlüktür. Bunun tersi olarak da, kar ve özel kişi mülkiyetinin temel alınması, toplumsal yarar anlayışı karşısında bir diktatörlüktür. Bu anlamda her demokrasi aynı zamanda bir diktatörlüktür. Diktatörlük ve demokrasi birbirine zıt kavramlar değil, aynı olgunun farklı yönleridir.
Politik anlamıyla diktatörlük, fikir ve örgütlenme özgürlüklerinin olmamasıdır, yani demokrasinin zıddıdır. Tekrar edelim, sosyolojik olarak, her demokrasi bir diktatörlüktür, demokrasi ve diktatörlük özdeştir; politik olarak ise demokrasi ve diktatörlük birbiriyle uzlaşmaz, birbirine zıttır.
Marksizm'in klasikleri proletarya diktatörlüğünden hep bu sosyolojik anlamıyla söz ettiler. Onlar için sorun, ezilen çoğunluğun, ezen ve ezilen sınıfların olmadığı bir topluma (yani sosyalist topluma veya komünist toplaman alt aşamasına) giden aracının (yani geçiş dönemi devletinin) yapısının nasıl olduğu ve olabileceği idi. Burjuva demokrasisi ve aydınlanmanın çocukları olarak, onlar için demokratik olmayan bir ezilenler devleti düşünülemeyeceğinden, onlar daima vurguyu devletlerin sosyolojik karakterlerine yaptılar.
Örneğin, Marks ve Engels "Paris Komünü bir proletarya diktatörlüğü idi" derler. Paris komününde, ne Marksistler ne de komünistler vardı. "Parti" de yoktu. Partiler, fikir ve örgütlenme özgürlükleri mutlaktı. Hatta kararlar egemen sınıftan ziyade ezilenlerin kendi temsilcilerinin, yani bürokratların kontrolden çıkması tehlikesine karşı tedbirler içeriyordu.
Benzer şekilde, Lenin'in demokrasi ve diktatörlük konusunda yazdığı kitap olan Devlet ve Devrim'de de parti kelimesi bile geçmez.
Bürokrasi, demokratik bir sistemde egemenliğini sürdüremez. Bu egemenliği ancak diktatörce yöntemlerle sürdürebilir. İşte, bürokrasi bu nedenle, diktatörlük kavramının sosyolojik anlamından, politik anlamına kayma yaparak, kendi diktatörce yöntemlerini, proletarya diktatörlüğü kavramına dayanarak, meşrulaştırmaya çalışmıştır. Bu dünya burjuvazisi için de gökten zembille inen bir lütuf olmuştur adeta. Onlar da böylece, diktatörlük karşısında demokrasi bayraktarlığını ele geçirmiş ve demokrasilerin aslında birer diktatörlük olduğu gerçeğini gözlerden gizlemişlerdir. Böylece her iki ezen azınlık, burjuvazi ve bürokrasi, ezilenlere karşı gerçek bir suç ortaklığı içinde iş görmüşlerdir.
Marksizm'in klasikleri, Fransız devriminin, Aydınlanmanın çocuklarıydılar. Onlar için işçi sınıfının sınıf olarak egemenliğini sürdürebilmesi için fikir ve örgütlenme özgürlüklerinin olmaması öylesine tasavvur edilemezdi ki, bu nedenle böyle bir sorunu tartışmazlar bile. Diktatörlüğün politik anlamıyla bu kabul edilmezliği nedeniyle onun üzerine bir tartışma olmaması bile bir handikap oluşturmuştur bürokrasinin tahrifatına karşı. Proletarya Diktatörlüğünün politik anlamıyla diktatörlük olmadığı konusunda bir cümle bile bulmak mümkün değildir Marksizm'in klasiklerinde. Ama bu yokluğun nedeni, proletarya diktatörlüğünün diktatörce bir sistem olacağı anlayışı değil, aksine, özgürlüğün ve demokrasinin olmadığı bir proletarya diktatörlüğünün tasavvur edilmezliğidir.
Onlar proletarya diktatörlüğünden söz ederken, hep proletarya demokrasisinden söz ediyorlardı.
Eylül 2000 Perşembe
- Yorum yazmak için giriş yapın veya kayıt olun
