Türklük Sorunu Üzerine
Kürtlere Karşı Örgütlenen
Linç Vesilesiyle Bir Kez Daha
Türklük ve Kürt Hareketi Üzerine
Bu yazının başlığını “Türklük Sorunu” olarak koyduk, çünkü günümüzde “Kürt Sorunu” olarak adlandırılan mesele, birileri tarafından cumhuriyetin “başına bela edilmiş” bir “sorun” değil, bizzat cumhuriyetin ve onun dayandığı dinamiklerin yol açtığı bir “sorun”dur.
Bundan dolayıdır ki, öncelikli olarak meselenin adının doğru konulması gerekiyor. Zira bir meseleyi ortadan kaldırabilmenin yolu, olayın ve olgunun adının doğru konulmasından geçmektedir.
Evet, bugünkü cumhuriyet bir Türk Cumhuriyeti olarak kurulmuştur ve bu cumhuriyetin temel dayanağını asimilasyon, inkâr ve imha oluşturmuş, oluşturmaktadır.
Yani mümkün olanlar asimilasyon yoluyla “Türkleştirilmiş”, Türkleştirilemeyenler ise inkâr, imha ya da sürgün edilmiştir.
Bugünkü cumhuriyet Milli ve ırkçı esaslara göre tasarlanmış ve kurulmuştur. Ne var ki, amaçlanan maksada tam olarak bir türlü ulaşılamamıştır.
Eğer cumhuriyetin resmen ilanını değil de, cumhuriyetin mayasını teşkil eden İttihatçı hareketin kuruluşunu esas alacak olursak, aradan bir asrı aşkın bir zaman geçmiş olmasına rağmen, bugün bile hedeflenen amaca tam olarak ulaşılamamıştır.
Yani, ne herkes Türkleştirilebilmiş, ne de Türk olmayanlar bir bütün olarak yok edilebilmiştir. Dolayısıyla da cumhuriyetin tarihi boyunca bir yok etme, bunun karşısında ise bir var olama savaşı hep var ola gelmiştir.
Cumhuriyetin temel ülküsüne karşı direnenlerin vermiş oldukları varlık savaşı, nedense hep “sorun” olarak adlandırılmış, bu da yetmemiş, bu “sorun”lar cumhuriyetin değil de, cumhuriyetin mağdur ettikleri üzerinden adlandırılmıştır. Yanlış tanım ise, kaçınılmaz olarak çözümün de yanlış yerde aranmasına yol açmıştır.
Cumhuriyetin kendisi değil de, onun yol açtığı sonuçlar üzerinden bir tartışma yapılmış, dolayısıyla da “sorun”ların adı da bu yanlış sonuçlar üzerinden konulmuştur.
Bu “sorun”un adı kimi zaman “Ermeni Sorunu”, kimi zaman “Azınlıklar Sorunu”, kimi zaman da “Kürt Sorunu” olmuştur.
Hâlbuki ne Ermenilerin, ne Kürtlerin, ne de öteki olarak muamele gören diğer toplulukların varlıkları tek başına bir sorun değildir, hiçbir vakit de sorun olmamıştır. Ne vakit ki Türklük ve Türkleştirme meselesi vuku bulmuş, işte o zaman bu tür “sorun”lar icat edilmiştir ya da Türkleştirilemeyenlerin varlıkları bir “sorun” olarak kabul görmüştür.
Bununla da kalınmamış, bütün bu “sorun”lara yol açan Türklük iken, “sorun”lar Türklüğün mağdur ettikleri üzerinden adlandırılmış, mağdurlar “sorun”ların kaynağı olarak gösterilmiştir.
Nasıl ki, erkeklerin yol açtığı, daha doğrusu erkek egemenliğinden kaynaklanan cinsiyet ayrımcılığı ve her türlü ayrımcılık “kadın sorunu”, kapitalizmin yol açtığı çevre tahribatı da kapitalizmden soyutlanarak “çevre sorunu” olarak tanımlanıyor ise; Türklük ve Türkleştirme politikasının bir sonucu olarak tarih sahnesinde yeniden yer almış olan Kürt ulusal hareketi de “sorun”a yol açan asıl özneden soyutlanarak Kürtler de “sorun”a yol açan özne olarak gösterilmekte ve “sorun” “Kürt sorunu” olarak tanımlanmaktadır.
Türklük Sorunu mu yoksa “Kürt Sorunu” mu?
Kürt bölgelerinde çatışmaların yeniden başlamasıyla birlikte, gündem de bu çatışmaların ekseninde oluşmaya başladı. Kimileri bu süreci, “Söz konusu olan bir etnik ya da kimlik sorunu değil, ekonomik bir sorundur” türünden bildik hamasi laflarla açıklamaya çalışırken, kimileri de, “sorunun adını doğru koymak lazım, bu sorunun adı Kürt sorunudur” açıklamasını yinelediler.
Birinci açıklama ne kadar aymaz bir açıklamaysa, ikinci açıklama da o kadar yanlıştır. Zira söz konusu olan bir “Kürt sorunu” değil, bir Türklük sorunudur.
Meselenin adını doğru koymak lazım; Türklerle Kürtler arasındaki sorunlar, Kürtlerin yaşadığı coğrafyanın Türkler tarafından işgal edilmesiyle birlikte başlamış, Türklük esaslarına göre kurulan “Türk Cumhuriyeti”nin ilan edilmesiyle birlikte de bugünkü halini almıştır.
Tabii ki Kürtlerin yaşadığı coğrafya başka istilalar ve istilacılar da görmüş ve Kürtler her dönem işgale ve işgalden kaynaklanan sonuçlara karşı savaşmak zorunda kalmışlardır. Ama hiçbir istila, Türklüğün son yüzyılda yol açtığı sonuçlar kadar kalıcı ve tahripkâr sonuçlara yol açmadığı gibi, bu son istilanın özeliklerine de sahip değildir.
Çünkü hiçbir istilacı güç Kürtlerin varlığını inkâra yönelip, Kürtlere de kendi varlıklarının inkârını dayatmamıştır.
Zaten bu bakımdan sömürge bir halk olarak Kürtler, sömürgeci bir devlet olarak da Türk devleti sömürgecilik tarihinde bir ilki oluşturmaktadır.
Çünkü tarih boyunca hiçbir halk, işgalcisi tarafından kendini inkâra ve egemeni olanın kimliği üzerinden kendisini tanımlamaya zorlanmamıştır.
Mesela Fransa, sömürgeleştirdiği hiçbir ulusu kendisini inkâr etmeye ve Fransız etnisitesinin bir parçası olarak tanımlamaya zorlamamıştır.
Ulus devletler tarihinin en ırkçı devletlerinden biri olan İsrail Devleti, ne Filistinlileri inkâr etmekte, ne Filistinlileri Yahudi halkının bir parçası olarak görmekte, ne Filistinsileri dünyaya böyle göstermekte ve ne de onları buna zorlamaktadır.
Bu bakımdan Türk devleti ve kendisini Türklük üzerinden tanımlayan Türkler, egemeni oldukları tüm alanlarda, yurtlarını ve yaşamlarını işgal ettikleri herkesi Türk olarak tanımlamakta ve onlara kendilerini inkâr etmeyi dayatarak yeryüzünde bir ilki oluşturmaktadır.
Dünyanın en eski sömürgeci devletleri bile, bugün aynı suçu bir başka biçimde işliyor olsalar bile, geçmişte işlenmiş suçlarla bugünleri arasında bir ortaklık kurmak cesaretini gösterememekte, geçmişte işlenen suçlar için ‘özür’ dileyip, bir biçimde geçmişle bugün arasında bir ortaklığın kurulmasının önüne geçmek için uğraşırlarken, Türkler, geçmişe özlem duyan, geçmişte işgal ettikleri topraklarda yeniden at koşturmaya özlem duyan tek topluluktur.
Yine aynı şekilde, yeryüzünde hiçbir devlet ve millet yoktur ki, işgal ettiği yerleri “vatan toprağı” olarak görsün ve işgale karşı direnen yerli halkları “vatana ihanet”le suçlasın.
Bilindiği gibi, günümüzdeki Türklüğün “atalarımız” demekte hiçbir sakınca görmediği Osmanlılar, dört yüz yıl boyunca Yunanlıların yurtlarını işgal altında tutmuş, sonunda da bu toprakları terk etmek zorunda kalmıştır. Ama buna rağmen bugünkü Türklük, Yunanistan’ın toprakları içerisinde kalan ve Batı Trakya olarak adlandırılan toprakları kendi yurdu olarak görebilme aymazlığını gösterebilmekte ve bir gün bu topraklara dönme arzusu taşıyabilmektedir.
Daha da garip olanı ise, Yunanlılar karşısında bir utanç duyulacağına, Yunanlıların düşman ve güvenilmez olarak görebilmesidir.
Yine aynı şekilde Ermenilerin, Kürtlerin, Süryanilerin yurtlarını işgal edip, sonra da bu halkları soykırımdan geçiren, bu halkları sürgüne gönderen, geride kalanları ise asimile ya da inkâr eden Türklerdir.
Ama buna rağmen Ermenileri, Süryanileri ve Kürtleri düşman ilan eden ve onları “vatana ihanet”le suçlayan da aynı Türklerdir.
Bu nasıl bir ruh haldir ki, hem zulüm yapmakta, hem de zulüm görüyorum diye ortalıkta bağırmaktadır?
Öyle sanıyoruz ki Türklük bir fenomendir ve bu fenomenin mutlaka incelenmesi gerekmektedir. Çünkü bu fenomen, ne klasik milliyetçilikle, ne klasik ırkçılıkla ve ne de klasik faşizmle açıklanabilir.
Klasik ırkçılığın temel şartı, kendi ırkından olmayanları öteki olarak görmeyi gerektirir. Yani hiçbir zaman bir beyaz bir siyahı kendinden görmez; siyah olan beyaza benzemeye çabalasa da, beyaz bunu dıştalar.
Keza klasik faşizmin dayanakları aynıdır.
Örneğin Alman faşizmi Yahudileri Almanlaştırmak gibi bir reaksiyona sahip değildi, bilakis, “Almanlığı Yahudilikten arındırmak”, ilkesine dayanmaktaydı.
Yeryüzünde bir tek Türkler, egemeni olduğu coğrafyada yaşayan herkesi Türkleştirmek histerisiyle hareket etmiş ve bunu başardıkları ölçüde kendileriyle barışık olabilmişlerdir.
Bu durumu hastalık olarak adlandırmayı çok isterdik, ama değil. Eğer öyle olsaydı, bu durumda bir caza-i muafiyet doğardı ve bu tartışmaya da gerek kalmazdı.
Türklük bir hastalık değil, bir fenomendir, daha doğrusu Türklük demek, başkasını inkârdır, herkesi Türk olmaya zorlamak demektir, Türk olmayan herkesi düşman görmektir, böbürlenmektir, düşünememekle övünmek demektir, yaptığı zulümlerden yola çıkarak gücünün ve yaşadığının farkına varmak demektir.
Türklüğün Gizli ve Açık Esasları Üzerine
İkiyüzlülük ve riyakârlık, Türklüğün gizli ve açık esaslarının en önem iki ayağını oluşturmaktadır. Bundan dolayıdır ki Türklük, hem muhtaç olduğu, hem de itaat ettiği karşısında riyakâr ve ikiyüzlüdür.
“Köprüden geçinceye kadar ayıya dayı diyeceksin” sözünün Türklük nazarında bu derece kabul görmesinin nedeni tam da bundandır. Bu söz, Türkülüğün temel esaslarından birini teşkil eder.
Aynı Türklüğün bir başka esasını ise, “Devletin malı deniz, yemeyen keriz” sözü oluşturur.
Bilindiği gibi Türklük için devlete itaat etmekle Allah itaat etmek bir ve aynı şeydir. Türklük nazarında devlet düşmanlığının karşılığı vatana ihanettir ve cezası linçtir.
Ama aynı Türklük, “devletin malı deniz, yemeyen keriz” sözünü kendisine bir ilke olarak alabilmektedir.
Türklük için “dün dündür bugün bugündür.” Türklük, hiçbir vakit geçmişiyle yüzleşmez. Türklük için önemli olan tarihsel haklılık değil, her koşulda menfaatlerini esas alan “kendi haklılığı”dır.
Türklük, kurbanken de haklıdır, katilken de.
Türklüğün esasını oluşturan temel bu olduğu içindir ki Türklük, olgular ve olaylar arasındaki benzerlikleri görmez, görmek istemez.
Türklüğün bir bileşeni olan ve Avrupaya göç etmiş Türkleri örnek alalım. Bilindiği gibi Türkler, kırk küsur yıl önce Avrupa ülkelerine göç ettiler, hem de kendilerine “misafir” sıfatını yakıştırarak. Ama bu “misafir” Türkler, baktılar ki bu misafirlik uzun sürecek, bu kez de oralara yerleştiler. Kendilerine ait dernekler, camiler kurdular, okullarda din dersi ve Türkçe dilinin öğretilmesini, daha sonraki yıllarda ise Türkçe dilinde eğitim hakkı istediler. Üstelik de bütün bunları kendi deyimleriyle “misafir” olarak bulundukları ülkelerde istediler ve bu isteklerine sahip de oldular.
Bir başka örnek ise, bir dönemler Osmanlı İmparatorluğu’nun işgali altında olan Kıbrıs, Yunanistan, Makedonya ve Bulgaristan gibi ülkelere yaşayan Türklerin durumudur.
Bilindiği gibi bu ülkelerde yaşayan Türkler ya Osmanlı İmparatorluğu tarafından bu ülkelere götürülmüşler ya da İslamiyet üzerinden sonradan Türkleştirilmişlerdir.
Türk ya da Türkleştirilmiş bu nüfusun önemli bir kısmı, bu ülkelerdeki Osmanlı işgali son bulduktan sonra da bu ülkelerde kalmaya devam etmiştir.
Buna rağmen, ne zaman ki buralarda yaşayan “Türk nüfusu” bir ayrımcılığa tabi tutulmuş, Türk devleti ve Türklük ayağa kalmış ve kendi “soydaş”ları için eşit haklar talep etmiştir.
Ne var ki, Almanya’da, Yunanistan’da ve Bulgaristan’da yaşayan Türkler için eşit yurttaşlık hakkı isteyen -ki zaten buralarda yaşayan Türkler büyük ölçüde eşit haklara sahiptiler-, elinden gelse bu ülkelerde de tıpkı Kıbrıs’ta olduğu gibi Türk devletçikleri kurduracak olan Türklük; bırakın ayrılmayı bir yana, kendi işgalcisinin varlığını bile kabullenmeye hazır ve işgalcisiyle eşit haklar temelinde bir arada yaşamaya razı olmuş Kürt halkını linç etme aymazlığını gösterebilmektedir.
Peki neden? Öyle ya, kırk yıl önce Almanya’ya, üstelik de “misafir” statüsüyle giden Türkler için Almanlarla eşit haklar talep eden Türklük, nasıl oluyor da aynı hakları talep eden Kürtler karşısında bu derece reaksiyoner olabiliyor?
Bu durumu ne klasik işgalci zihniyetiyle, ne klasik milliyetçilikle, ne de klasik ırkçılıkla açıklayabilmek pek mümkün değildir. Bütün bunlarla Türklük arasında bir takım ortaklıklar olsa da, bunlar bir ve aynı şeyler değildir.
Bizim kanaatimizce bu sorunun cevabı, Türklüğün esaslarında saklıdır. Türklüğün açık ve gizli esasları teşhir edildikçe, işgal topraklarını kendi “vatan toprağı” olarak gören, işgale karşı kendi toprağını savunan halkları da “vatana ihanet”le suçlayan, hem zulüm yapan, hem de zulüm gördüğünü, haksızlığa uğradığını iddia eden bu zihniyeti de anlamak mümkün olacaktır.
Peki, Türklük bir patolojik bozukluk
ve bir paranoya değilse, nedir?
Bu, bir hastalık değil, Türklüğün esasıdır. Çünkü Türklük ideolojisi ve Türk devleti sosyal bir tabanı olmayan, önce ideolojisi ve ilkeleri oluşturulan, önceleri Ergenekon gibi bir takım efsanelerle beslenen, bu yetmez olunca da devşirme topluluklarla vücuda getirilmeye çalışılan bir fenomendir. Bundan dolayıdır ki bu derece reaksiyoner ve tartışılmaya düşmandır.
Böyle olmak zorundadır çünkü “Türk sermayesi” gibi Türklüğün sosyal tabanı da devşirme yoluyla oluşturulmuştur. Bir başka deyişle, önce milleti olmayan bir “milli devlet” kurulmuş, sonra da başka milletlerden devşirme ve asimilasyon yoluyla bir millet yaratılmıştır.
Türklük ideolojisi ve bu ideoloji etrafında örgütlü komplocu bir teşkilat (İttihat ve Terakki) tarafından temelleri geçtiğimiz yüzyılın ilk yıllarında atılan, kendisi ise 1923 yılında ilan edilmiş olan bugünkü cumhuriyet, hem “ulusal” bir sermayeden, hem de ulusal bir tarihten ve sosyal bir tabandan yoksun olarak kurulmuştur.
Milleti olmayan bir milli devlet olarak kurulması bir yana, kurucu kadrolarının önemli bir kısmı da Türk değildir; kurucu kadrolarının çoğu Makedon, Arnavut, Çerkez ve Yahudi’dir.
Hadi diyelim ki bunun bir önemi yoktur; nihayetinde Fransa’nın Fatihi olarak kabul edilen Napolyon da bir Fransız sömürgesi olan Korsika’dandı.
Keza kendisi Kürt kökenli olan Ziya Gökalp, “Türklüğün Esasları”nı kaleme almıştır.
Zaten Türklüğün handikabının asıl nedeni de bu değildir. 1923’de kurulan milli Türk devletinin esas handikabı, Türklerin azınlıkta olduğu, daha doğrusu “Türklük bilinci”nin olmadığı bir coğrafyada Türklük esaslarına dayanan bir devlet olarak kurulmuş olmasıdır.
Komplocu İttihatçı gelenekten gelen devletin kurucu kadroları bu handikabın farkındaydılar, dolayısıyla da hiç vakit kaybetmeden bir Türkleştirme süreci başlattılar.
Henüz daha cumhuriyetin kuruluşu gerçekleşmeden coğrafyanın en kadim halklarından olan Ermeniler, Süryaniler zaten ya katledilmiş ya da sürgüne gönderilmiştir.
Yani daha Cumhuriyet kurulmadan önce, Türk Cumhuriyeti’ne giden yollar açılmıştı; ama amaca ulaşabilmenin önündeki en önemli engel olarak Kürtler halen daha duruyorlardı. Üstelik de Kürtler, cumhuriyetin kurucu ortağı olarak kabul edilmiş ve büyük ölçüde Kürtlerin katkısıyla mevcut devlet kurulmuştu.
Ama bu durum, yani Türklüğe bir devlet hediye eden önemli Kürt varlığı, devletin sahiplerinin amentüleriyle örtüşmüyor, daha da kötüsü, devletin “gizli Anayasa”sını tehdit ediyordu.
“Gizli Anayasa”ya göre devletin esasını oluşturan Türklük ve Türklüğün üstünlüğüne dayanan mit idi.
O zaman Türklüğün elini kolunu bağlayan bu engelden kurtulmak gerekiyordu. Bu sürecin ilk adımı olarak, çeşitli provokasyonlar yoluyla bir şiddet ortamı yaratıldı ve Kürt direniş odaklarına karşı amansız bir saldırı başlatıldı.
Katliamlar yapıldı, Kürtler kendi topraklarından çok uzaklara sürüldü ve Kürt demografik yapısında ciddi tahribatlara yol açıldı. Ve nihayetinde de Kürtlerin varlığı inkâr edildi.
Cumhuriyet kurulmadan önce, kuruluş aşamasında ve cumhuriyet kurulduktan hemen sonra Kürtler müttefik olarak kabul edilirken ve Kürtlerle yapılan ittifaklar resmi kayıt altına alınırken, Kürtler birden bire yok sayılmaya ve inkâr edilmeye başlandı. Bir zaman sonra resmi kayıtlarda artık Kürtler yoktu; ‘Kürt diye anılan insanlar ise ‘dağ Türkleri’ydi. “Karda yürürken ayakları kart kurt sesi çıkardığı için bu insanlara Kürt deniliyor” idi. Ama bunlar esasen “dağ Türkleri” idi.
Türlüğün kurucuları, baskı zoruyla da olsa bir dönem için Kürtleri sindirmeyi, Kürtleri Türklüğe biat ettirmeyi başardılar. Hatta ve hatta Kürtlerin azımsanmayacak bir bölümünü asimile bile ettiler.
Ama ne Kürtlüğü, ne de Kürtleri yok edebildiler. Kürtler, her dönem yeniden tarih sahnesine çıkmayı ve varlılarını haykırmayı başardılar. Her seferinde ağır bedeller ödemek zorunda kalsalar da, Kürtler bundan hiçbir vakit vazgeçmediler.
Kürtler suskunken de, isyan halindeyken de devletin sahiplerinin korkulu rüyası olmaya devam ettiler. Çünkü uydurma Türklüğün varlığı, inkâr edilen başka halkların yok sayılaması üzerine kurulmuştu ve yok sayılan halklar arasında içerisinde her an tarih sahnesine çıkma potansiyeli taşıyan tek halk Kürt halkıydı. Kürtler ne kadar güçlü bir biçimde tarih sahnesinde yer alırlarsa, uydurma Türklük miti o derece hızla dağılmaya mahkûmdu. Bundan dolayıdır ki en ufak bir Kürt uyanışı en şiddetli devlet terörüyle ortadan kaldırıldı. Korku o derece büyüktü ki, Kürtçe ağıtlara bile izin verilmedi.
Türklük miti o derece zayıftı ki, Kürtçe bir ağıt karşısında bile dağılabilirdi.
Son yüzyıla damgasını vuran Türklük histerisinin ve linç kültürünün dayandığı gerçek budur.
Yeryüzünde mit üzerine kurulmuş bütün egemenliklerin davranışları aynıdır. Bunların hepsi kof bir güçlülük mitine ve bu güçten kaynaklanan ayrımcılığa dayanır. Ve bunların hepsi, aslında onların hiçliğinin kanıtı olan karşı argümanları reaksiyoner bir biçimde bertaraf ederler.
Özcesi; Türklük, patolojik bir bozukluk ya da bir paranoya değil, gerçekle alakası olmayan bir mittir.
Türklük, tarihsel ve maddi temellere dayanmayan “varlığını” ise ancak ve ancak yok saydıklarının varlığını inkâr ederek devam ettirebilen; “ben varım” diye tarih sahnesine çıkmakta direnen halkları ise reaksiyoner Türklük halleri (linç vb.) ile susturan bir fenomenin adıdır.
Türklük Fenomeni Karşısında Devrimci Tutum Ne Olmalıdır?
Hal böyleyken Devrimci hareketin yapması gereken nedir? Yapılması gereken ilk şey, öncelikle, “Türklerle Kürtlerin bir problemi yoktur, asıl problem PKK’dır” diyen Türklük görüşünün de, “Kürtlerin Türklerle bir sorunu yoktur, asıl sorun derin devlettir” diyen Kürt söyleminin de doğru olmadığını ilan etmektir.
Türklüğün Kürtlerle olduğu gibi, Kürtlerin de Türklükle hayati sorunları vardır ve bu sorunların çözümü hiçte kolay değildir.
Çünkü Türklüğün temel var oluşu, Kürtlerin ve diğer Türk olmayan toplulukların yok edilmesi ve hayatta kalabilenlerin asimile edilerek yok sayılması üzerine kurulmuştur. Ve Kürt halkı varlığını ortaya koydukça Türklüğün temelleri sarsılmaktadır. Dolayısıyla da Türlüğün Kürtlerle olan sorunları hayatidir.
Aynı şekilde Kürtlerin de Türklükle hayati sorunları mevcuttur. Çünkü varlığını ortaya koymak için her ayağa kalkışında çatışmak zorunda olduğu bir güçtür Türklük.
Türklükle Kürtlerin sorunlarının olmaması için, öncelikli olarak Türklüğün ırkçı bir mit olmaktan çıkıp, maddi temelleri olan sosyal bir kimliğe, bir kültüre dönüşmesi gerekiyor.
Ancak bu tür bir normalleşme yaşamış olan Türklük, başkalarının da varlığını kabullenme ve onlarla eşit koşullarda bir arada ya da ayrı ayrı ama yan yana yaşama kültürünü edinme yoluna girebilir.
Bu bakımdan Kürtlerin yapacakları bir şey yoktur. Zaten Kürtler, yeryüzünde hiçbir halkın kendi egemenine göstermediği bir hoşgörüyü kendi egemenlerine göstermektedirler.
Yeryüzünde hiçbir sömürge halk yoktur ki, kendisi için özgürlük isterken, kendi ezenine de “demokrasi” talep etsin.
“O halde ne yapmalı?” sorusuna doğru cevap verebilmek için yapılması gereken bir başka şey ise, “Türklerle Kürtler kardeştir” yalanını teşhir etmektir.
Yanılmıyorsak 90’lı yılların başında Öcalan bir demecinde şöyle diyordu:
“Madem kardeşiz, o halde şöyle yapalım, 70 sene boyunca biz kendimize Türk’üz dedik, gelin siz de kendinize 25 sene Kürt’üz deyin.” Öyle ya, madem Türklerle Kürtler kardeştir, o halde neden hep kuralları koyan Türkler oluyor?
Kürtlerle Türklerin kardeş olabilmelerinin ön koşulu, Türklerin, kendileri için hak gördükleri her şeyi Kürtler için de hak görmeleridir. Ya da Türklüğe layık görmediklerini Kürtlere de layık görmemeleridir.
Bunu önkoşulu ise, Türklerin Kürtlerin ayrı devlet kurma hakkına sahip çıkmasıdır. Ancak o vakit Kürtlerle Türklerin kardeşliği mümkün hale gelir. Kürtler bu haklarını kullanırlar mı yoksa kullanmazlar mı, bu Kürtlerin sorunudur. Ama Türkler, kendi belirledikleri ve egemeni oldukları koşullarda yaşamayı Kürtlere dayattıkları sürece bir kardeşlik mümkün değildir.
Kürt hareketinin söylemi ne olursa olsun, devrimci hareketin söylemi bu zemin üzerine oturmak zorundadır. Kürt hareketinin kendisi kardeşlikten dem vurabilir ve bu eksende siyaset yapabilir, ama bu zemin devrimci hareketin zemini olamaz.
Çünkü Türklük Kürt hareketinden bağımsız olarak ele alınması gereken ve her koşulda ona kaşı mücadele edilmesi gereken bir tehlikedir.
Devrimci hareketin hem Türklüğün esiri olmuş “Türk” emekçilerine, hem de Türklüğün postalları altında acı çeken Kürtlere ve bütün ötekilere yapacağı en büyük hizmet, Türklüğün bertaraf edilmesi için tavizsiz bir mücadele yürütmektir.
- rozsa ağ günlüğü
- Yorum yazmak için giriş yapın veya kayıt olun

yanlış.. analiz-tespitler.., yanlış sonuçlar yaratır
sayın rozsa..
yazınıza büyük oranda katılıyorum.. ama.., temelinize aldığınız ve ayrıntılarla vurguladığınız.. ona olguya yeterince açıklık getirmediğinizi ve bu noktada çözümsellik anlamında da temele almadığınıza inanıyorum.. elbette yanlış algılamış olma ihtimalimi de saklı tutuyorum..
yazınınız başlarından itibaren.. "türklük" olarak bir ulusal duruş aktarmışsınız..
((Kürtlerin yaşadığı coğrafya Türklerden önce de defalarca istila edilmiştir ama hiçbir istila Türklerin istilası kadar tahripkâr olmamıştır.
Çünkü hiçbir istilacı güç Kürtleri asimile etmeye çalışmamış ve Kürtlerin varlığını inkâra yönelip, Kürtlere de kendi varlıklarının inkârını dayatmamıştır.))
bu söylem tarihsel olarak tam gerçekliği yansıtmamaktadır.. ek olarak da türk-ulusalcılığı anlamında da gerçekliği yansıtmamaktadır..
1- türklerin bu işgalleri sırasında bir ulusal bilinci yoktu..
aksine işgal ettikleri her alanda.. yerel toplumsal yapılara adapte olma yada onlara karışmama sadece haraç alma işlevleri yaşanmıştır..
2- kürtlerle ilişkilerinde ise.., cumhuriyet sonrası(1923) dediğiniz süreç başlamıştır..
ve bu da türk-uluslaşması değil.. sahte bir uluslaşmadır.. ki.., bu tarz 1800lerden beri avrupada işler haldeydi..
(((Çünkü tarih boyunca hiçbir halk, işgalcisi tarafından kendini inkâra ve egemeni olanın kimliği üzerinden kendisini tanımlamaya zorlanmamıştır.
Mesela Fransa, sömürgeleştirdiği hiçbir ulusu kendisini inkâr etmeye ve Fransız etnisitesinin bir parçası olarak tanımlamaya zorlamamıştır.))
bu söylem de eksiktir.. aksine çok yaşanmıştır.. ama bazı yerlerde ulusal temelli olmadığından yada erkin ulus-devlet konsepti-bilinci olmadığından yaşanmamıştır..
ve fransa örneğiniz çok hatalıdır.. fransa işgal ettiği her yerde.., doğal tarihsel dokuyu bozmuştur.. özellikle dil ve toplumsal hukuk anlamında bozmuştur..
herkes ya fransız vatandaşıdır yada başka bir şey değildir..
kendisi bile bir fransız ulusu değildir böyle bir tarihsel arka plan yoktur..
fransız tanımı franklardan gelir.. bir vizigot-germen hanedanının ismidir.. ilk yerleşimleri şimdiki bavyeradır.. sonradan orta avrupa(bu günkü fransa) bölgesine geçmişlerdir.. ve var olan tüm toplumları da "fransız"laştırmışlardır..
yani.. yoktan bir ulus ve ulus-devlet yaratmışlardır..
türkiye ise buna benzemekle beraber.. en azından tarihsel olarak var olan bir topluluğun ismini patent olarak kullanmaktadır..
yani hayali değildir..
ama bunu yaratan ve halen yürütenlerin türk olmadığı da doğrudur..
ana sorun budur ki.., siz de vurgu yapmışsınız..
(((Bu, bir hastalık değil, Türklüğün esasıdır. Çünkü Türklük ideolojisi ve Türk devleti sosyal bir tabanı olmayan, önce ideolojisi ve ilkeleri oluşturulan, önceleri Ergenekon gibi bir takım efsanelerle beslenen, bu yetmez olunca da devşirme topluluklarla vücuda getirilmeye çalışılan bir fenomendir. Bundan dolayıdır ki bu derece reaksiyoner ve tartışılmaya düşmandır.
Böyle olmak zorundadır çünkü “Türk sermayesi” gibi Türklüğün sosyal tabanı da devşirme yoluyla oluşturulmuştur. Bir başka deyişle, önce milleti olmayan bir “milli devlet” kurulmuş, sonra da başka milletlerden devşirme ve asimilasyon yoluyla bir millet yaratılmıştır.))
evet asıl sorun buradadır..
var olan ulus-devlet.., bir etnik tarihsel gelişim içinde vucuda ermiş bir topluluk temelli değildir..
yani.., bu ulus-devlet.., türk adını taşır ama işinde sosyal-ekonomik-..,ve de siyasal erkinde türk yoktur..
yürütülen-manüple edilen güruh.. tümden devşirme ve dönme ve de riyakarlardan oluşur..
evde abaza-adige-boşnak-arnavud vs.. sokakta işlevsel olarak ve siyasette "türk"..
bu yaratılmış paradıgma kürtler tarafından çökertilmektedir..
bilinmeyen bir şey değil di.. ama bu toprakların "aydınları" da bu "burma" karakterine sahip olduğundan hep "hasıraltı" edilmiş.., bilinç çarpıtılmıştır..
çözüm buradan ele alınmalıdır..
yoksa.., bunca açıklamalarınıza karşın aşağıda yaptığınız önerme bu açıklamalarınızı tamemen etkisiz hale getirmiştir..
((Hal böyleyken Devrimci hareketin yapması gereken nedir? Yapılması gereken ilk şey, öncelikle, “Türklerle Kürtlerin bir problemi yoktur, asıl problem PKK’dır” diyen Türklük görüşünün de, “Kürtlerin Türklerle bir sorunu yoktur, asıl sorun derin devlettir” diyen Kürt söyleminin de doğru olmadığını ilan etmektir.)))
1- türklerle kürtlerin bir proplemi yoktur sözü doğrudur..
siz hiç bir türk köyüne yerleşen "diğerleri" için.., gelenek-göreneklerinizi dillerinizi terk edin dendiğini duydunuz mu..??
kafkaslarda yerleşik karaçay ve balkar türki topluluklarına bakın.. oyun ve adetleri adige etkisindedir.. oysa uzun süre altınordu egemenliği vardı sonrasında osmanlı.. ya ezeriler.. oyunlarına bakın kafkas motiflidir dilleri ise irani etkisindedir..
urfa birecik merkezi türklerle meskundur.. yemeklerden tutun tümü kürt etkisindedir.. dil bile kürtlerin türkçe konuşması gibidir..
sakarya abaza-adige köylerine gidin.. tek türk bulamazsınız varsa da etkin değillerdir.. ama o abaza-adigelerin çoğu da ya mhp yada sağ partilaer içersinde ve etkindir..
milletvekli olarak da onlardır türkler değil..
kısaca.., türklerin kimse ile sorunu yoktur.. sorunu yaratan sizin de vurguladığınız bu "çakma" ulusalcı paradıgmadır..
kürt ulusal direnişi bunun bu sahte yanını ve sistemini çökertmekte açığa çıkartmaktadır..
((Türklüğün Kürtlerle olduğu gibi, Kürtlerin de Türklükle hayati sorunları vardır ve bu sorunların çözümü hiçte kolay değildir.))
bunu demek için tarihsel veriler-süreçler sunmak gerekir.. ve de türk ulusalcılığının tarihsel kendi mecrasında ilerlediğini de ispatlamak gerekir..
bu tarz.., yani sizin değindiğiniz ulusal çatışma içersinde.., etkin-dominant(ezen ulus) ulusalcılıkda.., kimse türkleştirilmez.. sadece esaret altında tutulmaya çalışılır ve varlığına karışılmaz ama ezen ulusun egemenlik hakları var olsun istenir..
ingiltere-abd wasp(beyaz anglsakson protestan)işleyişi gibi..
fransa ise bu işe yeni başlamıştır.. çünkü temelinde bir fransız ulus dinamiği yoktur..
türkiyede de bu yürümemiştir.. temeline aldığın bir türk ulus topluluğu yok ise bu işler devşirmeler ve kapıkulları ile yürümez..
osmanlı yürüttü.. çünkü herkezi türk yapmaya kalkmadı ve zaten kendini de türk olarak tanımlamadı..
bu işler.., sonradan başladı.. ve kökeninde sınıfsal-sermayesel çatışmalar vardır..
ermeni-rum sermayesi dışında kalanların yürüttüğü bir süreçtir.. içinde türk sermayesi varmı?? dır.. yoktur..
bu süreç yeniçeri(vaka-i hayriye) ile başlamış ve sonunda önce rumların batı kısmı sonra ermeniler ve sonrada kalan rumların tasfiyesi ile bu güne gelmiştir..
yunanistan bağımsızlığı sürecinde osmanlıda kalan ve bu anlamda osmanlı ile bütünleşmek isteyen rum sermayesi ve sosyal etkin grupları bilinir..
bu yazdıklarım.. yazınıza eleştiri olmakla beraber bir açıklama ve farklı yönleri de dikkate alma önerisidir..
saygılarımla
suat
Suat'ın yazdıklarına cevaben!
Öncelikle dostane tutumunuz ve katkı sunmaya dönük tarzınız dolayısıyla size teşekkür ediyorum.
Bana yönelik eleştirinizin en başında diyorsunuz ki, "yazınınız başlarından itibaren.. "Türklük" olarak bir ulusal duruş aktarmışsınız.. "
Burada bir yanlış anlaşılma olduğu kanaatindeyim. Zira, sosyolojik anlamda bir Türklüğün ve Türk ulusunun hiçbir zaman olmadığını belirttim. Bu, bugün için de geçerlidir.
Zaten Türklerden ya da sosyolojik bir olgu olarak Türk ulusundan ziyade bir ideoloji olarak Türklüğe vurgu yapmamın nedeni de budur.
Kürdistan coğrafyasının Türkler tarafından istilasında tabii ki Türklerin bir ulusal bilinci yoktu, olamazdı da; zira ulus olgusunun ve ulus bilincinin tarih sahnesine çıkışı o kadar eski değildir ve bunun miladı "Fransız Burjuva Devrimi'dir.
Ama Türklerin ulusal bilincinin olmayışı, onların tahripkar olmadıkları anlamına da gelmemektedir.
Soykırımın bir başka biçimi olan Asimilasyon, soykırım ve Kürtlerin varlığının inkar edilmesi başlangıçta mevcut değildir; bu daha ziyade Türklüğün bir ulus devlet olarak örgütlenmeye giirişilmesiyle başlamıştır. Yazımda bin yıllık işgal sürecini dönemlere ayırmadığım için bütün bir dönemi kastettiğim anlaşılmış olabilir.
Burada asıl kastedilen bir bütün olarak işgalin yarattığı sonuçların bütünüdür.
Bir başka nokta ise, benim yazımda yer alan, "Mesela Fransa, sömürgeleştirdiği hiçbir ulusu kendisini inkâr etmeye ve Fransız etnisitesinin bir parçası olarak tanımlamaya zorlamamıştır" örneğine yapmış olduğunuz itirazdır.
Diyorsunuz ki, "bu söylem de eksiktir.. aksine çok yaşanmıştır.. ama bazı yerlerde ulusal temelli olmadığından yada erkin ulus-devlet konsepti-bilinci olmadığından yaşanmamıştır..
ve Fransa örneğiniz çok hatalıdır.. Fransa işgal ettiği her yerde.., doğal tarihsel dokuyu bozmuştur.. özellikle dil ve toplumsal hukuk anlamında bozmuştur.."
Bu eleştirinizden anladığım kadarıyla kavramsal ya da kavramlara yüklediğimiz anlamlar bakımından ciddi farklılıklara sahibiz.
Tabii ki her sömürgeci güç tahripkar olmak zorundadır; aksini düşünmek sömürgeciliğin doğasına uygun değildir.
Ama benim kastettiğim bu değildir. Kastettiğim şudur: Hiçbir sömürgeci güç, aşağıladığı ya da sömürgeleştirdiği toplumu inkar etmemiştir. Bunun da ötesinde kendinden olmaya zorlamamıştır.
Çünkü sömürgeciliğin en temel dayanaklarından biri de "üstün kimlik, üstün ırk, üstün millet" söylemidir.
Mesela İngilizler Afrika’daki sömürge halklara beyazların üstünlüğünü dayattılar ama onları siyahlığı reddedip beyaz olmaya zorlamadılar. Eğer onları beyaz olmaya zorlayıp, onlara bunu kabul ettirebilmiş olsaydı, o "zaman siyah aşağılıktır (dolayısıyla karşılığı beyaz üstündür) ve köle olmaya mahkumdur" söyleminin uygulanabilirliği kalmazdı.
"Fransa sömürgelerinde herkes ya Fransız’dır ya da bir şey değildir" belirlemenize gelince; bunun yerinde bir belirleme olmadığını düşünüyorum.
Fransız sömürgelerinde tabiî ki Fransız olarak kabul edilenlerde vardı, ama Fransızların hiçbir vakit sömürge uluslara Frenk, Beyaz ya da Fransız olmayı dayattıkları görülmemiştir.
Bu, sömürgeciliğin en temel dayanakları olan üstün ırk ve üstün millet söylencesiyle çelişir ve bu durumda da 'uygar olmayanlara uygarlığı götürme' efsanesi yerle bir olur.
Sömürgecilerin gözünde sömürge halklar ya "pis Arap", ya "pis Zenci" ya da "ilkel topluluklar" idi.
Fransız ulusçuluğunu ya da genel olarak ulus olgusunun tarihsel arka planı meselesine gelince;
Tarihsel arka plandan ne anladığımız önemlidir. Aramızdaki ayrışmanın da buradan kaynaklandığını düşünüyorum.
Fransızlar Germen Topluluğunun bir üyesidirler; tıpkı Almanlar ve İngilizler gibi. Nasıl ki Arplar, Yahudiler birer ulus değilseler, Germenlerde bir ulusal topluluk ya da ırk olarak mütalaa edilemezler.
Ben, ulus olgusunu sosyolojik bir olgu olarak değerlendiriyorum. Buradan yola çıkarak diyorum ki,
Uluslar insanlık tarihinin belirli bir momentinde kimi ortaklıklar üzerinden şekillenmiştir. Yani doğal değil, oluşturulmuştur.
Ama bu süreç birçok toplumda belirli bir tarihsel süreç içerisinde şekillenerek ortaya çıkmıştır.
Zaten ulus olgusunun ve ulus devletlerin ortaya çıkışını bütün bunlardan bağımsız, doğal bir olguymuş gibi ele almak mümkün değildir.
Örneğin Fransız ulusçuluğunun ve ulus devletinin doğuşu yalnızca Fransa'da değil, nerdeyse bütün kıta Avrupasında toplumsal alt-üst oluşlara sahne olmuş ve oldukça kanlı devrimler ve karşı devrimlerin neticesinde vücut bulabilmiştir.
Artı bunu önceleyen muazzam bir entellektüel birikim, sınıf çatışmaları, düşünce evrimi ve iktisadi bir tarihsel arka plan mevcuttur.
Topluluklar ya da halklar, belirli bir tarihsel sürecin sonucunda yeni bölünmeler ve yeni ortaklıklar yaşamışlar ve kendilerini kimi ortaklıklar üzerinden ortak yeniden tanımlamışlardır.
Türk ulusçuluğunun ve bunun bir ifadesi olarak darbe yoluyla kurulan Türk Cumhuriyeti’nin ise bu tür bir arka planı yoktur. Daha uç noktada bir belirleme yapacak olursam, eğer Türkler çarpıp ta olsa bir ölçüde bir uluslaşma sürecine girdilerse, bu da Kürt hareketinin son 30 yılda yaratmış olduğu aşağıdan tazyik ile olmuştur.
En son nokta ise benim yazımda yer alan “Kürtlerin de Türklerle problemi vardır” belirlemesine yaptığınız itirazdır.
Sizin belirlemeleriniz ve verdiğiniz örnekler doğrudur ama benim yazdıklarım bu çerçevede yazılmamıştır.
Kastettiğim şudur: Türklüğün varlığı, Türk olmayanların ve Türkleştirilemeyenlerin inkarı ve imhası üzerine inşa edilmiştir. Türklüğün amentüsü budur ve bu amentü bugün her zamankinden daha fazla geçerlidir.
Her on Türk’ten dokuzu, artık Kürtlerin fiziki varlıklarını kabul etmiş olmasalar da, Kütlerin ayrı bir halk olmaktan kaynaklanan haklarının yeminli düşmanıdır. Bundan dolayıdır ki, Kürtler isteseler de istemeseler de, Kürtlerin de Türklerle nerdeyse çözümü imkânsız problemleri vardır.
Kastettiğim buydu.
Umarım yazdıklarım üzerinden daha iyi anlaşılmışımdır.
Sevgi ve dostlukla..
Rozsa
doğru anlamak için dinlemek en güzel işlevdir..
sayın rozsa..
düzeltmelerinizi son söylediğiniz şekilde yeniden algılamaya çalıştım..
kişilerin düşünce sistematiklerinde farklılıklar olabilir ve bu iyidir de..,
ama.., bu sistematik düşünce içeriğinde yer alan tanımlama ve temel tespitlerde farklılık varsa buna farklı düşünce sistematiği olarak görmek gerekir..
örneğin..;
1- insan toplulukllarının bir aidiyet ve kollektivizm temelli hatta bir yaşam sistemi olarak başlattıkları komünal yapılardan kabile-aşiretlere evrilen süreçler ile uluslaşma çok farklıdır..
uluslaşma..; komünal toplulukların zaman içersinde sermaye sistemine göre giderek bozulması.., yani yaşamsal işleyiş anlamında bozulması ama aidiyetlik ve kollektivizm anlamındaki varlığın devam etmesi anlamındaki süreçlerin vardığı bir aşamadır..
etnisite ile ulus farklı şeyler değildir.. tümü de bir sosyolojik-siyasal bir olgudur.. biyolojik değil..
ama.., bir aşiret bir kabile ile bir ulus.. sosyolojik ve de özellikle siyasal anlamda farklılıklar içerir..
2- bir çok kabilenin zaman içersinde kendini bir tanım etrafında örgütlemesi yada organizasyona gitmesi ile bilinen uluslaşma aynı kelime ile ifade edilse de aslında içinde iki ayrı olguyu taşır..
birincisi..; küçük toplulukların daha da genişleyerek bir tanım etrafında örgütlenmesidir.. bu süreçler.., zor-yaşam koşulları-gelişmişlik farkı-vs. bir çok nedenlerle oluşmuştur..
ikincisi..; aynı zemine dayansa da.. artık bir farklılık arz eder.. burada tarihsel süreçler değil o aşamadaki siyasal konjoktür belirleyici olur.. buda mutlaka belirli bir toprak ve iktisadi-siyasal sınırlar gerektirir.. yani devlet olmadan bu anlamda bir ulus olamaz..
ben.., fransa örneğini bu anlamda vermiştim..
komünal yaşamdan akıp gelen bir tarihsel sürecin vardığı bir toplumsal yapılaşma değildir..
ingiltere de değildir.. içindeki norman-sakson(germen kabileleri) gibi öğeler tarihsel ortak kökleri içerse de.., buraya dayanmamış.., kendini yeniden.., yeni bir tanımlama ile ifade etmiştir.. irlanda ile işkoç ve gal bölge halkları aynı kökten gelir.. ama.., britanya adası içindeki eski keltlerin ve sonrasındaki istilacıların(norman-sakson-bröten-karışık roma) oluşturdukları ingiliz "ulus" tanımında erimişlerdir.. işkoçlar ve gal bölgesi irlanda ile olan tarihsel köklerini "silmişlerdir"..
elbette buda bir sosyal-siyasal olgudur.. ama sermaye sistemine göre biçim almış ve işlevsel kılınmış bir olgudur.. halen var olan bir aidiyetlik organizasyonu içeren yapılaşmalarla aynı değildir..
örneğin kürtlerin 1800 ler sonrası başlayan bu yapılaşmalar temelinde uluslaşma süreçleri pek yoktur.. buna karşın bir ulus-devlet den daha sıkı ulusal toplum karakteri ve direnişi gösterirler.. devlet olmayan bir ulus diyeyim..
bu yanları ile geleceğin ""ulus"" yada halk toplulukları işleyişine demokratizm noktasında en uygun-yatkın topluluklardan biridir..
türklere gelince.., her göçebe kavim gibi yıkıcı yanları vardır.. ama.., 1400 lerle başlayan istilacı emperyal yapılaşmalar işleyişi türklerde görülmez..
osmanlı ise.., türklük dışında işleyen ve özünü eski pers-bizans emperyal yapılaşmalardan alır..
cumhuriyete yani t.c. ye gelince..; bu özel bir işleyiştir..
i.t. sürecine bakıldığında.., ümmetçilik temelli osmanlıcılık ile bir etnisiteye dayalı ulusculuk arasında yalpalandığı görülür..
işin.., tek bir etnisiteye dayalı oluşması ise.., ingilterenin konseptidir.. yoksa.., altta türklere dayalı bir uluslaşma erki bu dönmelerin tercihi olmakla beraber bunu kürtlerle paylaşmaya da hazırdılar.. kürtleri idare edebileceklerini düşünüyorlardı.. işin islami motifleri de bu anlamdadır..
ama.. bu konsept tasfiye edildi.. yerine 1923 de başlayan ingiliz konsepti işletildi..
temeline almadığın bir türk uluslaşmasını kürt varlığının reddi üzerine kurmak zorundasın..
çünkü türklerin merkezde(ekonomik-siyasal) olmadığı dışındakilerin kapıkulu olması ile oluşacak bir erksel sistemde.., kürtlerin.., kürt olarak varlığı bu konsepti işletmeye engeldir..
zaten kürt isyanlarına en büyük tepki bu var olma direnişinden dolayıdır..
gelinen aşamada.., bu varlığı kabüle hazırlar.. çünkü..
artık.., kürt varlığı karşısında.., "harman-çorman" bir "türk" varlığı yaratabildiler..
yine ama..,
bu., son kürt isyanı bu noktada.., kalmamıştır.. sadece kendini yaşatmak ile sınırlamamıştır.. gerek ideolojik gerek ise pratiksel işleyişi ile.., sistemi parçalayıp, deşifre etmiştir..
yenilmiş ve varlığı kısmen yada bir alanda sınırlı bir kürt varlığı
aşılmıştır..
özgürlük hareketi.. var olan ulus-devlet işleyişine karşıdır.. bu anlamda da.., yaratılmış utürk uluslaşması ve ulus-devleti deşifre olmaktadır..
ben.. bu süreci.., türklerin de kendi ulusal varlıklarını sorgulaması olarak görüyorum.. çünkü.., gözlerinin önünde.. türk olmayan "türkler" var ve türklerden fazla etkin ve erksel noktadalar..
kuruluşundan beri.., tsk dahil devletin önemli kademelerinde bir tek türk göremezsiniz.. bunu bir türk de görüyor..
madem benim adıma bir ulus-devletten bahsediyorsun.. ben nerdeyim diye sormadığını sanmayın..
soramıyor..
osmanlı tarihi türkmen kıyımları ile doludur..
kısaca..,
bu anlamda ortada bir türk ezen ulusu ile bir kürt ezilen ulusu çatışması yoktur..
var demek.. bu sistem paradıgmasını onaylamak demektir..
bir kürt ulusal direnişi gerçliktir.. ama karşısındaki de bir türk'ün.., ulusal erkde kalma "mücadelesi" değil.., bu garabet sistemin varlık "mücadele"sidir..
bu anlamda itiraz etmiştim..
kürt halkı buna farklı bakabilir ve haklıdır da.., karşısına sürekli "türk"lük ile çıkıldı.. "türk"leştirilmek istendi..
hadi.., diyelimki bir vatandaşlık anlamında bakalım.. ama ortada bir türk halkı var.. osmanlı veya abd vs. gibi değil ki..,
hepimizin ortak tanımı olsun denilsin.. bu anlamda dahi "türklük" kabulü kürt olmanın bir başka reddi demektir.. asimilasyon demektir..
artık deniz bitmiştir..
kürtler hangi anlamda olursa olsun.. "türk" olmayacaklardır..
türk ve başka topluluklar gibi eşit-özgür bir özne olacaklardır..
yada bu sorun bitmez.. yani sorun bu sistemdedir..
ayrıca..,
kürtlerin parçalı olması gibi bir gerçeklik de vardır.. kimse.., demokratik türkiye.., veya.., sosyalist türkiye için bu parçalı konumun meşru ve kalıcı olmasını isteyemez..
türkiye alanındaki çözümler elbette sürecin bu aşaması için geçerlidir.. bölge bütünü için değil..
kaldı ki.., bu durum sadece kürtlerin sorunu da değildir..
batı tarakyada türk vardır.. acara da gürrcü-laz..
ulus-devlet sınırları tarihi bitmek zorundadır..
küresel sistem bunun farkında.. ama küresel sistem bunun demokratik halklar federasyonu şeklinde değil.. ekonomik-siyasal işlekler temelinde olmasını ister..
ne 1800 lerin nede 1900 ların devrim anlayışı kalmıştır..
2000 lerin devrişm anlayışı tarihte yerini alacaktır.. ve bunun doğuşunu kürt halk direnişinde görmek gerekir..
1800 leri fransızlarda 1900 leri rus-çin-latin amerika lılarda görüp sahiplendi isek.. buna da sahiplenince bir yerimiz eksilmez..
beni daha iyi algılamanız için yazdım.. bunları..
ve yeniden düşünürsünüz nerede ayrıyız nerede ortağız..
saygılarımla
sevgili rozsa sevgili suat hocam sorularım var
sevgili rozsa ve suat hocam aşağıda sizlerin pasajlarınızdan aktardığım özelliklede kırmızı ile belirttiğim bölümlerden uzun zamandır araştırmakta olduğum bir alanın bilgilerine ulaştım bu pasajlardan anlayabildiğim ittahat terakkinin kadrolarının çoğunluğunu türk olmadığı ama ideolojisinin türkleştirme olduğudur ve fakat bu kadroların türk olmadığıdır ve suat hocam sizin belirlemeniz ise ingiliz konseptinin 1923 te devreye girdiğidir(bu konsept dönmelerin kürtlerle işbirliği yapma eğilimlerinin bertaraf edilmesi oluyor)
bu arada m.kemal de burada etkin bir güçtür diyebilir miyiz ve ingiliz konsepti atatürk eliyle ve ittahatçı kadrolarında teşvikiyle pratikleitirilmiştir
sorum şu: aslında suat hocamın tahlilinde biraz yanıtlar var ama açmak isterseniz diye soruyorum;osmanlıda hakim sermaye hangisidir...ittahat terakkinin birinci dünya savaşına giriş nedenleri bunun sermayeyle daha doğruca söylersem hakim sermaye ile ilişkisi nedir
ermeni-rum sermayesi dışında kalanların yürüttüğü bir süreçtir.. içinde türk sermayesi varmı?? dır.. yoktur..(suat)
ermeni ve rum sermayesi dışında kalan sermaye hangisidir ve sanırım burada türkleştirmeyi yapanda bu sermayenin desteklediği ittahat terakkidir ve bunların kadroları da çoğu türk değil ...
şimdi burada ilginç birdurumla karşılaşıyoruz:hiç vakit kaybetmeden bir Türkleştirme süreci başlattılar.
Henüz daha cumhuriyetin kuruluşu gerçekleşmeden coğrafyanın en kadim halklarından olan Ermeniler, Süryaniler zaten ya katledilmiş ya da sürgüne gönderilmiştir(rozsa)
burada ermeni ve süryaniler sürülüyor ve katlediliyorlar iktidar ittahat terakki,suat hocamın analizinde ise.:ermeni-rum sermayesi dışında kalanların yürüttüğü bir süreçtir.. içinde türk sermayesi varmı?? dır.. yoktur..(suat)
ermeni rum sermayesinin tasfiyesinden söz ediliyor,o zaman türk sermayeside yoksa bu YAHUDİ SERMAYESİ MİDİR?ve ermenilerin tehciri,katliamı,jenosidi bu sermayenin örgütlediği bir işmidir ?diye düşünmeye başladım siz ne düşünürsünüz?
OSMANLIDA HAKİM SERMAYE YAHUDİ SERMAYESİ MİYDİ?İTTAHAT TERAKKİ VE BU SERMAYE ARASI İLİŞKİLER NE İDİ BUNUN DIŞINDA EĞER İNGİLİZ KONSEPTİ 1923 TE DEVREYE SOKULDUYSA DAHA ÖNCEKİ KONSEPTİ HANGİ GÜÇ UYGULAMAK İSTİYORDU?VE TÜRKLEŞTİRME İDEOLOJİSİNİ KULLANMALARININ GEREKÇESİ SİZİN YAZDIKLARINIZDA AŞAĞI YUKARI ANLATILMIŞ AMA SORUN ŞU TÜRK OLMAYAN DÖNMELERİN İNGİLİZ KONSEPTİYLE HAYATA GEÇİRDİĞİ BU SAHTE ULUSLAŞMANIN GEREKÇESİ NEDİR BUNU İNGİLİZLER Mİ İSTEDİ BUNUN YAHUDİ SEREMAYESİ İLE İLİŞKİSİ VAR MIDIR VE BÜTÜN BUNLARIN NEDENİ NEDİR?bütün bunların yanında ittahat terakki birinci dünya savaşına girerken mustafa kemalde osmanlı paşasıdır ve ittahat terakkiyle her zaman dirsek teması olmuştur...emperyalist savaşa ittahat terakkinin girişi nin nedenleri dönemin emperyal gücü olan almanya ile birlikte bir savaşa giriyor burada mustafa kemal ittahat terakki ilişkisi önemli bence ...sonra yenilgi yaşanıyor ...sonraki süreçte istanbul hükümeti ile ankara hükümeti gelişmeleri var sonra KURTULUŞ SAVAŞI denilen bir savaşa dönüştüğü söyleniyor şimdi burada bir gariplik var emperyal bir savaşta emperyal bir güçle bu savaşa girişilip yenildikten sonra bağımsızlık savaşı kurtuluş savaşı konseptine geçilebiliyor...peki ama bu bir kurtuluş savaşı olabilir mi?
""Bu, bir hastalık değil, Türklüğün esasıdır. Çünkü Türklük ideolojisi ve Türk devleti sosyal bir tabanı olmayan, önce ideolojisi ve ilkeleri oluşturulan, önceleri Ergenekon gibi bir takım efsanelerle beslenen, bu yetmez olunca da devşirme topluluklarla vücuda getirilmeye çalışılan bir fenomendir. Bundan dolayıdır ki bu derece reaksiyoner ve tartışılmaya düşmandır.
Böyle olmak zorundadır çünkü “Türk sermayesi” gibi Türklüğün sosyal tabanı da devşirme yoluyla oluşturulmuştur. Bir başka deyişle, önce milleti olmayan bir “milli devlet” kurulmuş, sonra da başka milletlerden devşirme ve asimilasyon yoluyla bir millet yaratılmıştır.
Türklük ideolojisi ve bu ideoloji etrafında örgütlü komplocu bir teşkilat (İttihat ve Terakki) tarafından temelleri geçtiğimiz yüzyılın ilk yıllarında atılan, kendisi ise 1923 yılında ilan edilmiş olan bugünkü cumhuriyet, hem “ulusal” bir sermayeden, hem de ulusal bir tarihten ve sosyal bir tabandan yoksun olarak kurulmuştur.
Milleti olmayan bir milli devlet olarak kurulması bir yana, kurucu kadrolarının önemli bir kısmı da Türk değildir; kurucu kadrolarının çoğu Makedon, Arnavut, Çerkez ve Yahudi’dir.
Hadi diyelim ki bunun bir önemi yoktur; nihayetinde Fransa’nın Fatihi olarak kabul edilen Napolyon da bir Fransız sömürgesi olan Korsika’dandı.
Keza kendisi Kürt kökenli olan Ziya Gökalp, “Türklüğün Esasları”nı kaleme almıştır.
Zaten Türklüğün handikabının asıl nedeni de bu değildir. 1923’de kurulan milli Türk devletinin esas handikabı, Türklerin azınlıkta olduğu, daha doğrusu “Türklük bilinci”nin olmadığı bir coğrafyada Türklük esaslarına dayanan bir devlet olarak kurulmuş olmasıdır.
Komplocu İttihatçı gelenekten gelen devletin kurucu kadroları bu handikabın farkındaydılar, dolayısıyla da hiç vakit kaybetmeden bir Türkleştirme süreci başlattılar.
Henüz daha cumhuriyetin kuruluşu gerçekleşmeden coğrafyanın en kadim halklarından olan Ermeniler, Süryaniler zaten ya katledilmiş ya da sürgüne gönderilmiştir.
Yani daha Cumhuriyet kurulmadan önce, Türk Cumhuriyeti’ne giden yollar açılmıştı; ama amaca ulaşabilmenin önündeki en önemli engel olarak Kürtler halen daha duruyorlardı. Üstelik de Kürtler, cumhuriyetin kurucu ortağı olarak kabul edilmiş ve büyük ölçüde Kürtlerin katkısıyla mevcut devlet kurulmuştu""
sayın rozsa ve sayın suat hocam benim burada merak ettiğim konu şudur:Milleti olmayan bir milli devlet olarak kurulması bir yana, kurucu kadrolarının önemli bir kısmı da Türk değildir; kurucu kadrolarının çoğu Makedon, Arnavut, Çerkez ve Yahudi’dir.
Türklük bilinci”nin olmadığı bir coğrafyada Türklük esaslarına dayanan bir devlet olarak kurulmuş olmasıdır.
Komplocu İttihatçı gelenekten gelen devletin kurucu kadroları bu handikabın farkındaydılar, dolayısıyla da hiç vakit kaybetmeden bir Türkleştirme süreci başlattılar.
---------------------------------------------------------------------------------------------------------------
""cumhuriyete yani t.c. ye gelince..; bu özel bir işleyiştir..
i.t. sürecine bakıldığında.., ümmetçilik temelli osmanlıcılık ile bir etnisiteye dayalı ulusculuk arasında yalpalandığı görülür..
işin.., tek bir etnisiteye dayalı oluşması ise.., ingilterenin konseptidir.. yoksa.., altta türklere dayalı bir uluslaşma erki bu dönmelerin tercihi olmakla beraber bunu kürtlerle paylaşmaya da hazırdılar.. kürtleri idare edebileceklerini düşünüyorlardı.. işin islami motifleri de bu anlamdadır..
ama.. bu konsept tasfiye edildi.. yerine 1923 de başlayan ingiliz konsepti işletildi..
temeline almadığın bir türk uluslaşmasını kürt varlığının reddi üzerine kurmak zorundasın..
çünkü türklerin merkezde(ekonomik-siyasal) olmadığı dışındakilerin kapıkulu olması ile oluşacak bir erksel sistemde.., kürtlerin.., kürt olarak varlığı bu konsepti işletmeye engeldir..""(suat)
------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
(((Bu, bir hastalık değil, Türklüğün esasıdır. Çünkü Türklük ideolojisi ve Türk devleti sosyal bir tabanı olmayan, önce ideolojisi ve ilkeleri oluşturulan, önceleri Ergenekon gibi bir takım efsanelerle beslenen, bu yetmez olunca da devşirme topluluklarla vücuda getirilmeye çalışılan bir fenomendir. Bundan dolayıdır ki bu derece reaksiyoner ve tartışılmaya düşmandır.
Böyle olmak zorundadır çünkü “Türk sermayesi” gibi Türklüğün sosyal tabanı da devşirme yoluyla oluşturulmuştur. Bir başka deyişle, önce milleti olmayan bir “milli devlet” kurulmuş, sonra da başka milletlerden devşirme ve asimilasyon yoluyla bir millet yaratılmıştır.))(rozsa)
evet asıl sorun buradadır..
var olan ulus-devlet.., bir etnik tarihsel gelişim içinde vucuda ermiş bir topluluk temelli değildir..
yani.., bu ulus-devlet.., türk adını taşır ama işinde sosyal-ekonomik-..,ve de siyasal erkinde türk yoktur..(suat)
bu işler.., sonradan başladı.. ve kökeninde sınıfsal-sermayesel çatışmalar vardır..
ermeni-rum sermayesi dışında kalanların yürüttüğü bir süreçtir.. içinde türk sermayesi varmı?? dır.. yoktur..
bu süreç yeniçeri(vaka-i hayriye) ile başlamış ve sonunda önce rumların batı kısmı sonra ermeniler ve sonrada kalan rumların tasfiyesi ile bu güne gelmiştir..
SON OLARAK SÖYLEMEK İSTEDİĞİM:T.C 'NİN , kuruluşunun....konjonktürel olarak (birinci dünya savaşı ve sonrasında)bir sermayeler arası mücadelenin (yahudi ,ermeni-rum sermayesi arası mücadele)sonucunda;kadroları türk olmayan siyasi-askeri iktidar gücü ittahat terakki ve m. kemalle birlikte türkleştirme ideolojisinin egemenliğinde,ingilizlerin yönetim konseptinin bir bağlaşıklığı olarak anlaşmalar ve uzlaşmalar sonucunda var edildiği gibi bir izlenimim oluştu siz ne dersiniz?
Sevgili Coşkun Edip, Benim
Sevgili Coşkun Edip,
Benim yazıma da istinaden yazmış olduklarınızı cevaplamak yerine, birkaç hususa yeniden değinmek istiyorum. Zira yazdıklarınızda şahsıma soru olarak algılayabileceğim bir durumla karşılaşmadım. Eğer soru mahiyetinde şahsıma yazılmış kısımlar var idiyse ve ben algılayamadıysam, lütfen beni uyarınız.
İlk evvela ‘Kurtuluş Savaşı’denilen fenomene değinmek istiyorum. Bilindiği gibi Osmanlı İmparatorluğu, Alman İmparatorluğu, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ve bunların müttefiki olan güçlerle birlikte I. Dünya Savaşına iştirak etmiştir. Yani Osmanlı İmparatorluğu savaş ilan eden güçlerden bir tanesidir.
Ne var ki bu ittifak savaşın mağlubu olmuş ve bunun neticesinde de Osmanlı İmparatorluğu galip devletlerce teslim alınmıştır.
Bu sürecin detaylarına burada girmeyeceğim. Mutlaka okumuşsundur ama ben yine de burada yeniden zikretmeliyim ki, sevgili Fikret Başkaya’nın yazmış olduğu ‘Paradigmanın İflası’ adlı kitap bu konuda oldukça açıklayıcıdır.
Osmanlı Devleti’nin kendisi işgalci emperyal bir güç olarak doğmuş ve çöktüğü güne kadar da bu özelliğini korumuştur; dolayısıyla da bu gücün bir ‘kurtuluş’ ya da ‘antiemperyalist’ savaş yürütmesi olası değildir. İşgalci bir güç, olsa olsa işgali altında tuttuğu toprakları geri almak ya da kaybettiği egemenliğini yeniden tesis etmek için savaşabilir; ama bu savaş ‘kurtuluş savaşı’ olarak mütalaa edilemez.
Osmanlı devletinin diyorum çünkü adı geçen ‘kurtuluş savaşı’nı yürüten kadrolar Osmanlı Devleti’nin asker ve sivil bürokratlarıdır. Ve bu kadrolar Osmanlıya rağmen değil, bizzat Osmanlı Devleti tarafından desteklenmişlerdir. Bu kadroların en nihai maksadı, elde kalan toprakları üzerinde devleti yeniden kurmaktı. Öyle de oldu.
Keza, ‘kurtuluş savaşı’ adı altında yürütülen bütün bir savaş, aslında bir diplomasi savaşıdır. Bu süreçte vuku bulan silahlı çatışmalar ise Osmanlı Devleti’ni teslim alan güçlere karşı değil, Ermenilere ve Rumlara karşıdır.
Yazınızda İttihatçılar ile Mustafa Kemal’i hep birbirinden ayrı telaffuz etmişsiniz; hâlbuki bunlar bir ve aynı şeylerdir. Son zamanlarda birileri özellikle İttihatçılar ile Mustafa Kemal arasına bir sınır çekmek, hatta ve hatta ‘Mustafa Kemal’in de bu İttihatçı kadrolar tarafından kuşatıldığını’ dillendirmeye ve bu tarihsel arka planla Mustafa Kemal arasında bir suç ortaklığının olmadığını ispat etmeye çalışıyorlar; bence bu tuzağa düşmemek gerekiyor.
Mustafa Kemal İttihatçıdır ve İttihatçı hareketin ilkelerine sonuna kadar hep bağlı kalmıştır.
Bu tartışmaya yol açan yazımda da belirttiğim gibi, bu devlet, ulusu olmayan bir ulus devlet olarak doğmuş ve zor yoluyla ideolojik bir ‘ulus’ yaratılmıştır. Tarihsel ve sosyal dayanakları yoktur, zayıftır; bu da onu saldırgan yapmaktadır.
Sermayenin Türkleştirmesi meselesine gelince; ‘ulus’ ve ‘ulus devlet’ yaratma projesi haliyle bir ‘ulusal sermaye’yi de zorunlu kılmaktaydı. Bu üç olgu da Türk olmayanların soykırıma uğratılmasını ve sürgün edilmesini ve sermayenin Türkleştirilmesini gerektiriyordu.
1915 Ermeni soykırımını, 1942’de uygulamaya konulan ve Türk olmayanları, esas olarak da Yahudileri, Ermenileri ve Rumları hedef alan ‘varlık vergisi’ kanunu (Varlık Vergisi kanunu ile toplam 314.900.000 TL vergi tahsil edildi. Toplam tahsilât, 394 milyon TL olan 1942 devlet bütçesinin %80'ini buluyordu.) ve 6-7 Eylül (1955) olaylarını böyle okumak gerekiyor.
Son yüzyıllık sürecin en son halkasını ise Kürtler oluşturmaktadır; ama Kürtlerin konumunu Türk olmayan ve Türkleştirilemeyen diğer topluluklardan ayrı değerlendirmek gerektiği için bu meseleye burada girmiyorum.
Sevgi ve dostlukla..
Rozsa
teşekkür ederim sevgili rozsa öcalanın m.kemalle ilgili söy
Osmanlı Devleti’nin kendisi işgalci emperyal bir güç olarak doğmuş ve çöktüğü güne kadar da bu özelliğini korumuştur; dolayısıyla da bu gücün bir ‘kurtuluş’ ya da ‘antiemperyalist’ savaş yürütmesi olası değildir. İşgalci bir güç, olsa olsa işgali altında tuttuğu toprakları geri almak ya da kaybettiği egemenliğini yeniden tesis etmek için savaşabilir; ama bu savaş ‘kurtuluş savaşı’ olarak mütalaa edilemez.(buna tamamıyla katılıyorum suat hocamla tartışmalarımda bunun izini sürüyorum)
Yazınızda İttihatçılar ile Mustafa Kemal’i hep birbirinden ayrı telaffuz etmişsiniz
aslında yazdıklarımda ayırma gayretim yok ayrımıydı sorusunun yanıtını arıyorum az önce suat hocaya da aynı soruları sordum aşağıda yazdığınız açıklamalar abdullah öcalan tarfından yapılıyor ve bende gerçekten merak ediyorum öcalan söylüyorsa mutlaka ilgilenmek gerekir bu tezle(tabi bu yanlışlamak açısındanda önemlidir doğruluk payı varsa bunun anlaşılması açısından da ilgilenmek gerekir)... suat hocamla tam da bu noktaya geldik kurtuluş savaşı denilen savaşın ne olup ne olmadığı...m.kemal ittihat terakki ilişkisi ve sizin müzakere ,diplomasi süreci edediğiniz başkayanında kabul ettiği noktadayız burayı açmasını istedim ;fikret hocanın kitabını okumuştum benim düşüncem kaypakkaya-başkaya analizlerine yakındır mahir çayan ve deniz gezmiş bu konuda farklıdırlar m.kemal ve kurtuluş savaşı noktasında kabul ederler...şimdi bunun tarihsel temellerini araştırıyorum kitaplarım fazlaca yok ...ama her yazılanı her zaman sorgulayarak okuyorum...sizin yazdığınız türk sorunu bence gerçek yönün sergilenmesi olmuş...evet öcalanın m.kemal konusundaki düşüncelerine eleştirel ve sorgulayıcı bakıyorum ben ittihat terakkiyi bir koalisyon olarak görüyorum bunun içinde m.kemal herzaman vardı ve hep birlikteydiler ...askerin siyasetten çekilmesi yönündeki istekleri kabul görmediğinden bir kopma olduğu söyleniyor ne kadar doğrudur onu bilemiyorum ama her zaman iç iktidar mücadelesi oldu o koalisyonda sadece o kadar kişisel iktidar hırsı demek sanırım mümkündür buna enver m.kemal arası çelişki bu anlamda olabilir
Yazınızda İttihatçılar ile Mustafa Kemal’i hep birbirinden ayrı telaffuz etmişsiniz; hâlbuki bunlar bir ve aynı şeylerdir. Son zamanlarda birileri özellikle İttihatçılar ile Mustafa Kemal arasına bir sınır çekmek, hatta ve hatta ‘Mustafa Kemal’in de bu İttihatçı kadrolar tarafından kuşatıldığını’ dillendirmeye ve bu tarihsel arka planla Mustafa Kemal arasında bir suç ortaklığının olmadığını ispat etmeye çalışıyorlar; bence bu tuzağa düşmemek gerekiyor
coşkun edip soykan
Coşkun Edip'e
Benim Öcalan'ı kastettiğimi düşünerek, 'Öcalan söylüyorsa mutlaka ilgilenmek gerekir' diyorsunuz.
Öcalan'ın söylediklerinin tarihsel açıdan bir önemi olduğunu düşünmüyorum; yani eğer bir tarih tartışması yapılacaksa Öcalan'ın söylediklerini pas geçmek gerekiyor. Çünkü Öcalan'ın fikirlerini belirleyen öznel koşullar(ı)dır.
Eğer Öcalan'ın son 30 sene içerisinde söylediklerini yan yana koyacak olursanız bunun böyle olduğunu görebilirsiniz.
Doğru mu yapıyor yoksa yanlış mı, bu ayrı bir tartışmanın konusu ama şurası kesindir ki Tarih tartışması bakımından referans alınmamalıdır.
Kaypakkakya meselesine gelince, bu konuda da Kaykappaya'nın THKO ve Mahir Çayan çizgisiyle aynılaştığını söylemek durumundayım.
Kaypakkaya, her ne kadar Kemalizmi faşist olarak tanımlasa da, o da diğerleri gibi Kemalistlerin yürüttüğü savaşı bir 'Kurtuluş Savaşı' olarak tanımlamaktadır.
Kaldı ki Kaykapakyanın Kemalizmi faşist olarak tanımlaması da özgün bir belirleme değildir. Zira bu anlayış, Stalinizmin ve Maoizmin resmi okularında üretilmiştir. Bilindiği gibi bu resmi faşizm anlayışına göre "yarı sömürge ülkelerde faşizm süreklidir..." Kaypakkaya'nın da Kemalizm tespitinin dayanağı bu resmi görüştür.
Dostlukla..
rozsa
siz haklısınız
evet siz haklısınız aşağıdaki alıntıdan o anlaşılıyor bir de kemalizm için cılız anti emperyalisttir diyordu o bölümüde bulduğumda aktaracağım evet kurtuluş savaşı diyor,kaypakkayada benim anlamakta zorlandığım bir durum var o da kemalizmi faşist olarak tanımlayıp hem kemalist devrimden bahsediyor olması yani hem devrim yapıp hem faşist diktatör nasıl olunur onu çözememişimdir...kemalist devrim nedir devrim burada neye tekabül ediyor ve bir kurtuluş savaşındanda bahsediyor dediğiniz gibi mahir ve thko ile aynı safta yalnız o zamanlar m.kemale faşist dediği için ileri gelmişti tahlilleri şimdi tekrar okuyacağım...
evet tarih araştırmalarında elbette kişilerin ne söylediği değil tarihin tarihsel materyalist analizi temeldir buna katılıyorum...ama yinede söylediklerinin tarihsel gerçekliğe denk düşüp düşmediği tartışılabilir ve yanlış yaptığı kanıtlanabilir...doğruluğu varsa bu da kabul edilir ama dediğim gibi tarihsel materyalist inceleme yöntemi kullanılması gerekiyor ...tarihsel materyalizmin hatasız bir yöntem olup olmadığı konusunda fazlaca bilgim yok ama en azından şimdiye kadar tarihsel olguların analizinde komünistlerin kullandığı bir yöntem...şimdilerde o yönteminde eksiklikleri tartışılıyor bunu da değeli buluyorum çok bilgi düzeyim yeterli olmasa da takip ediyorum
kaypakkaya seçme eserleri
Stalin yoldaş aynı fikri, başka bir tarzda ifade ederek şöyle diyor:
“Kemalist devrim üst tabakanın (abç), milli ticaret burjuvazisinin bir devrimidir. Yabancı emperyalistlere karşı mücadelenin içinden yükselen ama daha sonra özünde köylülere ve işçilere, bir toprak devrimi imkanına karşı gelişen bir devrimdir” (abç).
Burada üzerine parmak basmak istediğimiz nokta şudur: Kemalist iktidar orta burjuvazinin, yani milli burjuvazinin menfaatini temsil etmiyordu, bu sınıfın içinden çıkıp palazlanan ve kompradorlaşan kesim ile İttihat ve Terakki zamanında palazlanan ve kompradorlaşan büyük burjuvazinin bir kesiminin menfaatini temsil ediyordu. Orta burjuvazinin büyüyemeyen kesimi ise yine CHP’nin içinde tutuluyor ve işçilere, köylülere karşı bunlar da destekleniyordu.
coşkun edip soykan
kendi veri tabanım ve bu temeldeki analiz-tespitlerim
sevgili çoşkun e. soykan..
sorularına yanıt vermek şeklinde değil de.., "anlamak" için sorguladığın noktaları yeniden anlatarak yanıtlamak istiyorum..
sevgili rozsa kendi adına yanıtlar.. bu anlamda ben kendi düşünsel çerçevemi ve temele aldığım olguları aktaracağım..
1- vestfalya ile başlatılan avrupa uluslaşma ve ulus-devlet süreçleri bilinir.. e belirli anlamlarda da doğrudur.. ama bu süreci geliştiren temelinde olan bir başka gelişme atlanarak bu süreç analiz edilir-tanımlanır ve teorikleştirilir..
sermaye ile güç-iktidar aynı şey değildir.. kapital yada sermaye ise.., her birikim yada mülk-mal sahipliği anlamı ile sınırlı da değildir..
bir derebeyinin güç ile elde ettiği haraç geliri sonucu bir birikimi olabilir.. ama bu tek başına bir şey ifade etmezdi..
rize derebeyi ancak bol çaya sahip olur.. ama bunu değişime sokmadığı sürece bir anlamı da olmaz..
bu anlamda.., ticaret en eski kapitalist işleyiştir.. bir yerdeki "birikimleri" bir başka "birikimlerle" takas ederek ve bu takası yürüterek oluşan bir sınıf ve kapital işleyişi doğmuştur..
bu sınıf.., asırlarca.. güce yaslanarak ve güce haraç vererek büyümüştür..
iran da üstündeki türkmen selçuklu erki ile yürümüştür.. ama ismi.. "nizam-ı mülk"tür.. yani mülkün-devletin düzeni..
erkte görünen selçuklu hanedanıdır ama sıl olarak toplumu ve sitemi belirleyen bu nizamdır yani mülkün(aynı zamanda devlet demektir) nizamıdır..
avrupada da.., aristokrasi ve kilise ile birlikte yürümüştür..
aristokrasiler.. belirli bir dominant toplumsal yapıya(kabile-klan-oba) dayanırdı.. bu anlamda.., başka toplulukları da egemenlik altında tutabilirdi.. bu şekilde oluşmuş çeşitli erksel yapıların üretimlerini takas edecek bir aracı sınıfı ortaya çıktı.. erksel yapıdan ayrıştı yada dışardan gelerek erksel yapı ile ilişkilendi..
ticaret burjuvazisi denilen bu sınıf.. "kapitalizm"den öncedir.. kapitalizm gelince eski sınıflar yok olur denir ama bunlar ne hikmet ise yok olmadığı gibi daha bir etkin olmuştur.. hatta bunların içinden bir gruıbu.. mali sermaye olarak ayrışmıştır.. artık.., ne üretim ne de ticaret ile uğraşırlar.. tüm bu faliyetleri kapital-para ile idare eder belirlerler.. ve bu ayrışma da "kapitalizmden önce başlamıştır..
aslında daha uzun anlatılması gerekilen bir olgu olmasına karşın bu kadarı ile keseceğim..
2- uluslaşma ve ulus-devlet süreci.., kapitalizm ile birlikte başlatılır ama yanlıştır-eksiktir..
çünkü..; uluslaşma ile insan topluluklarının ortak.., dil-inanç kültür vs. ile harmanlaşarak gelişmeleri ve kendilerini tanımlama süreçleri başkadır.. uluslaşma başkadır..
uluslaşma için bir coğrafi alan sınırları ve içinde de siyasi-iktisadi bir sistem olması gerekir.. bu sistem ile insan topluluklarını ifade eden etnisite aynı şey değildir.. genelde aynı malzemeye dayanır moğol ulusu.., alman ulusu vs. gibi..,
yada bu malzeme olmadan bu malzeme ile tanımanır.. fransız ulusu.., ingiliz ulusu abd ulusu örneği gibi..
kısaca.., belirli temellerle tanımlanmış etnisite başkadır.. uluslaşma başkadır..
etnisite tanımında.., coğrafi-siyasi sınırlar aranmaz.. farklı.., siyasi-coğrafi sınırlar(vatan) içinde olsa dahi o etnisite aynıdır..
bu anlamda.., uluslaşma..; ilk olarak.., belirli coğrafi sınırlarla ifade edilen bir etnisiteyi tanımlamakla başlamıştır.. yada kendini bir etnisite tanımına sokma ile siyasi-coğrafi sınırlar(vatan) çizme zamandaştır..
aynı germen kökene dayalı frank hanedanı ile çeşitli germen hanedanlarının toplamı olarak somut bir etnisiteye dayalı alamanlar arasında kalan alsal-lorenliler. her iki tarafın çekiştirmesi ile arada derede bir etnisite olmuş-olmamışlardır..
ispanya en çarpıcı örnektir.. ispanyol "ulusu"nu kim temsil eder.. katalanlar mı? andaluzlar mı? .., kastilyalılar mı? ..
1400 ler sonrasında başlayan bu siyasi-coğrafi sınırlarla tanımlanma gelişmelerine uluslaşma ve ulus-devletleşme olarak bakılmıştır..
bakılsın mahsuru yok ama.., bu gelişmenin itici gerekçesi nedir atlanmasın..
var olan egemenliklerin yaşam biçimi bunu zorunlu kılmıştır..
belirli coğrafi sınırlar içindeki üretimsel yaşamın birikimlerine el koyma ve süreklilik kazandırma ile bu alanlardaki ticaretin tekelini kurma asıl gerekçelerdir.. gümrük sınırları da çok tarihsel bir olgudur..
napolyon bunu avrupa kıta sahanlığı anlamında formüle etmiştir.. ""continental system"" denir..
ama izin verilmemiştir.. hem fransayı destekleyen hemde ingiltere ve prusyayı destekleyen bankerler napolyon savaşlarının finansal güçleridir.. boşuna "para-para-para" dememiştir..
avrupada irili ufaklı "burjuva"!! ulus-devletler ve "ulus"lar ortaya çıkmıştır.. bu sistem ile eski hantal ve geniş imparatorluklar parçalanmış dünya mali-sermaye tarafından acentalar(ulus-devletler) ve işlevsel görevleri olarak tanzim edilmiştir..
elbette her şey tıkırında gitmez.., ve kolayca oluşmaz.. bu anlamda da.. bir dizi sermaye biçimleri ve güçleri de ve de blokları oluşmuştur.. bunlar arasında çatışmalar yaşanmıştır..
bu çatışmaların en işlek aracı da.., "uluslaşma"dır..
3- bu sürecisistemli yaşayamayan aynı zamanda da.., gelişen üretim ve ticaret ve de mali-sermaye sürecine giremeyen.. imparatorluklarda.., ya parçalanmış yada.., yeni tanımlamalarla birer .., büyük.., ulus-devletler haline gelmiştir.. ama içinde "ulusal" sorunları da yaşayarak..
4- osmanlı bu süreci yaşayamamış bir yapısal sistemdir.. tarihsel olarak süregelen.., içindeki.., sermaye güçleri.., kendilerini bir ulus olarak tanımlama sürecine girememiş ve kendilerine bir siyasal coğrafi sınır çizememiştir.. yada osmanlı siyasal-coğrafi yapısı içinde.., varlık sürdürme olanakları olduğundan.., gerek görmemişlerdir diyeyim..
1800 lerle başlayan avrupa merkezli sermaye güçleri atılımı ve pazar paylaşımı nedeni ile osmanlıdan ulusal temelli kopuşlar yaşanmıştır.. ama bu kopuşların temelinde kendi etnik ulusal sermaye gelişimi olmadığından.., her ayrılan parça.., avrupa merkezli küreselleşme sürecine giren sermaye blokları denetimi altında var olmuştur..
dikkatlice irdelenir ise.., ayrılan yunanistana rum sermayesi birikimi ve akını olmamıştır.. onlar hala osmanlıda kalmıştır..
rum kökeninin azlığına karşın selanikteki ısrarları da ilginçtir.. çünkü selanik.., osmanlının en ileri sermaye kenti idi..
5- yeniçerilerin tasfiye tarihini örnek vermiştim.. osmanlının sistemsel düzenlenmesi("modernizasyonu") olarak görülür.. doğrudur.. ama asıl olarak.. osmanlıdaki sermaye blokları arasındaki keskin bir çatışma-hesaplaşmanında ta kendisidir..
bunu ve sonrasında yaşananları anlayabilmek için de osmanlı yapısını analiz etmek gerekir.. ama ezberde olanlar gibi değil..
osmanlı devlet sitemi..; bir "ulusa"!! yada etnisiteye dayalı hanedan olarak başlamış gibi görünse de.., gelişimi hiç de böyle değildir.. osmanlı adını alması bile ilginçtir.. osman bey zamanında sadece vasal bir beylikti.. devlet falan değildi.. bursanın alımı sonrasında devlet olma sürerci başlamıştır..
ve bu süreçten sonrada osmanlı siyasal yapılaşmasında dönme ve devşirmeler etkinliği başlamıştır.. bir etnisiteye dayalı yapılaşma değil..
osmanlı hanedanı..; burada birleştirici bir işlev görmektedir.. farklı güçlerin(devşirme-dönme etnisitelerin) ortak kabülü ve tanımı olmuştur..
siyasal alanda.., ağırlıklı olarak.., dönme-devşirmelerden oluşan ve merkeze osmanlı hanedanın konduğu bir siyasal sistem kurulmuştur.. burada türk yoktur..
altta ise tarihsel olarak süregelen.. rum-ermeni-yahudi sermayeleri etkindi..
doğuda.., ermeni-yahudi kökenli sermaye güçleri etkinliği ağırlıkta iken.., batıda daha çok.., rum-yahudi-ermeni sermaye güçleri etkinliği ve çatışmaları ağırlık taşır..
bu sermaye güçleri içinde ermeni ve rum blokları kendi etnisiteleri eli ile siyasi yönetsel alanda vardılar.. yada kendi dönmeleri ile ilişkili idiler..
yahudi kökenli sermaye ise.., 1600-700 lere kadar merkezde duran hanedana ve bazı devşirmelere dayanıyordu..
klasik devşirme işleyişi dışında tutulan.. yahudilerin .., devşirmelerle ilişkilenmeleri dolaylı yada sancılı olmuştur.. bu yüzden de.., çoğunluklu olarak.., avrupadaki dönme(maroni) soydaşlarının osmanlı alanına sermaye-ticaret olarak dalması ile bunlarla ilişkilenmişlerdir..
aslında.., yerel sermaye .., daha çok ermeni ve de rumlardan oluşur.. yahudiler ise avrupalılarla ilişkilidir..
bu işleyiş.., 1600-700 ler sonrası değişmiştir..
sebateyizm ile yoğunlaşan..yeni dönmeler.., hızla osmanlı siyasal yönetsel alanında konuşlanmıştır.. bu alan dışında tutulan.., türk-arap ve kürtlerin dışındakiler .., yani arnavud-boşnak- kafkas kökenliler ise ağırlıklı olarak askeri ve bazı kapıkulu-hanedan çevresi hizmet alanlarında vardılar..
1800lerle birlikte başlayan.., "uluslaşma" süreçlerinden dolayı.., osmanlı siyasal-yönetsel alanından.., öncelikle ermeni ve arnavudlar dışlanmış.., sonrasında da ermeniler dışlanmıştır..
müslüman olan sabateyistler yetenekleri ve yetiştirilme özelliklerinden dolayı.., 1800 lerin sonlarına doğru.. siyasi alanı zapdetmişlerdir..
i.terakki süreci budur.. ama ilk başlangıçda.., diğerlerine.., yani ermeni ve diğer etnisitelere yaklaşımlarında osmanlıcılık temelli önermeleri ile bu kesimleri de içlerine alabilmişlerse de.., iktidara adım atmaları ile birlikte dışlama-tasfiyeye de başlamışlardır..
savaş bu sürecin daha hızlı ve tasfiye anlamında daha keskin yaşanmasını sağlamıştır.. i.terekki.., islami sermaye etkinliği adı altında tüm gayrı-müslüm sermaye bloklarının etkinliğini kırmıştır.. bunu aleni ve açıkça yapamamışlardır.. çünkü avrupa bu noktada.. sadece yahudilere dayanmamaktadır ve bu şekildeki gelişen islami sermaye sürecinden de hoşnut değillerdi.. bu anlamda.., var olan ermeni-rum sermayesini de korumaktaydılar..
ama.., savaşın avantajı ile.., 1915 sürecinde.., ermeni toplumunun tehciri(katliamı) engellenememiştir..
almanyanın birinci savaş sürecinde yerel(alman)yahudi sermaye etkisi altında olduğu .., ingiliz istibarat belgelerinde de vurgulanır.. yani almanya bu etnik demoğrafik(nüfus) ayıklamasının baş mimarıdır.. avrupanın diğer güçleri buna pek karşı çıkamaz ve çıkmaya da hevesli değildir.. çünkü.., osmanlı-ermeni ve rum sermayederleri tarihsel ve yereldir..
özellikle doğuda ve orta-doğuda.., osmanlı ermeni sermaye grupları etkindi..
burada gözü olan ingilterenin.., ilerde bunlara dayanmaya da niyeti yoktu..
kısaca.., savaş bitmeden osmanlı coğrafyasından.. ermeni sermeyesi de değil.., toplumsal tabanı olan ermeni halkı da tasfiye edildi.. istanbul ile sınırlı kalanları ise zaten avrupa ile ilişkili olanları idi.. yani "küresel"diler..!!!
sonuç olarak..,
savaşın sonuna gelindiğinde.., ""bir an öncesine"" baktığımızda..,
osmanlı siyasal alanında..: devşirmeler ve müslüman(ama türk olmayan) halkların kapıkulu olanları ile dönme yahudilerin etkin olduğunu görürüz..
i.terakki ile tanımlanan merkez ise ağırlıklı yahudi dönmelerin etkisindedir..
içinden çıkan muhalif grup olan hürriyet itilafçılar ise.. ağırlıklı devşirme ve müslüman(ama türk olmayan) halklardan oluşur..
batı yanlısı olma ile itham edilen ve ingiltere ile ilişkili olan bu kesimi ingiltere neden arkalamamıştır..?? sanırım bunu kimse sormaz.. çünkü zaten "diğerleri" yedi düvele karşı ve ek olarak da..,ingiltereye karşı savaşıp bu ülkeyi "kurdular"..!!!
ingiltere semeri olmayan ata binmez.. bu kesim.., ne askeri alanda ne siyasi alanda ne de ekonomik alanda.., i.terakki yapısını altedebilecek güce sahip değildi.. yenilgi sonrasında bile seçimlerde ve meclisde ve yaşamda etkin olan i.terakki yapılaşması idi.. ekmek çıkacak ise.., yine i.terakki içinden çıkacaktı..
işte bu gelişmeler ve konjoktür içinde.., 1918-23 sürecine girildi..
1918 tarihsel dönemecinde.., osmanlıda var olanlar..
* tarihsel süreç içinde var olan devşirmeler.
* müslüman ama türk olmayanlar
* yahudi dönmeler..
ilk iki tasnifde olanlar artık müslümandılar..ve devşirme olanlarının ise tek çaresi de türk olmak idi.. diğerleri ise.., önceleri müslüman ama ne ise oydu.. sonrasında bu noktada "büküdüler" ve siyasal alanda türk.., evinde-köyünde ne ise o olabiliyordu..
ama yahudi dönmelerinin büyük çoğunluğu tam dönme değildi.. müslüman ve türk olarak görünme işleyişi ile yaşıyorlardı.. tam dönenleri de az da olsa vardı..
bunlarıda uzunca anlattım.. çünkü.., 1918-23 ve 25-30 arasındaki tasfiyeleri ve bu tasfiyeler sürecindeki mevzilenmeleri - çatışmaları-kişilerin konuşlanmasını.., anlamak için bilmek ve dikkate almak gerekir..
hatta.., cavit beylerin idamı ve mendereslerin idamını da bu
anlamda irdelemek gerekir..
elbette sonuçda ortada bir siyasi erk çatışması var ama asla sermayeler arası(milli-işbirlikçi) çatışması da değildir..
osmanlıdan sonra nasıl bir devlet noktasındaki tercihlerin ve kaybedenlerin yada kalanların ve bunların içindeki direnmeye çalışanların "hizalanması" ve bu anlamda tasfiyesi çatışmasıdır..
milliciler.. 1918-23 arasında "hal" edilmiştir.. ama bu millicileri de bir türk uluslaşması olarak görmek yanıltır..
bir uluslaşma çabası vardır.. ama toplumsal taban anlamında türke dayanmaz..
dayanması.. hem tarihsel olarak olanaksızdır.. çünkü türk toplumundan böyle bir talep gelmemiştir.. hemde bu işi yürütenlerin kökeninden dolayı türk toplumsal tabanına dayanması tehlikelidir..
eşeğin aklına karpuz kabuğu getirebilirsin ama ona karpuzun denetimi verilmez..
bunlar türk halkına bu gözle bakmıştır.. sırtına siyasal-sosyal yük yüklenebilecek bir toplumsal taban olarak bakmışlardır..
ama.., asla "işin" sahibi de yapmamışlardır..
çünkü..;
bu işe gönüllü.. kendini türk hissetmeye hazır başka toplumsal tabanlar var.., ve türkler kadar yeterli sayıya da sahip..
anlatmak istediğim..
1918-23 süreci asla türk uluslaşması değildir..
i.terakki ile başlayan bir "türk-islam"!! sürecinde egemen olan bir sermaye grubunun osmanlıyı avrupa devletleri gibi etkin bir ulus-devlet yapma istemlerinin.. bittiği ve yerine avrupa merkezli bir osmanlı bakiyesi.. ulus-devlet yaratım sürecinin netleştirildiği çatışmalı bir aşamadır..
musul-kerkük yani misak-ı milliden vazgeçen ve bu bakiyeye ve avrupanın bölge acentası olmaya razı olanlar ile olmayıp pazarlıkda inat edenlerin çatışmasıdır..
1923-25 arası ise bu sürecin bittiği ve yeni sürecin başladığı aşamadır..
bu süreçde ise.. bu işi en iyi biz yaparız içsel erk çatışmasıdır.. iktidarı ortak paylaşanlar zaman zaman bu ortaklığı bozma yoluna gitmişlerdir.. bu çatışma anlarında.., küresel sermaye ya tarafsız kalmış yada.., bir tercih kullanmıştır.. işte bu tercih kullanmanın açığa çıktığı zamanlarda da tercih edilmeyenler.. millici-uluısalcı argümanlara sarılmıştır..
diğer bir noktada.. verilen işi beceremediğinden tasfiye edilmek istenenler de aynı işleve yatar..
bu son "ergenekon" olayında birden ulusalcı-anti- emperyalist olma işleri de bundandır..
not.., bu süreçler içinde kişilerin konuşlanmaları tartışmaya açıktır.. bu anlamda m. kemal analizleri çok farklılık içerir..
ben olaya kişiler ve etkileri temelinde bakmadığımdan.., dönemin politik gruplaşmaları temelinde bakıyor ve kişileri de buna göre .., yani var olan konseptlere göre yerleştiriyorum..
m. kemal.., osmanlıdan bakiye bir yapıyı tercih etmemiştir.. ama enver gibi idealist olmadığından pragmatik yaklaşarak güçler dengeleri ve çatışmaları içinde kendini yaşatmayı tercih etmiştir.. fırsat buldukça kendine bir grup yaratıp.., inönü-çakmak ingiliz konsepti dışına çıkmaya çalışsa da.., ona emanetçi gözü ile bakanlara da tam güvenememiş ve işbirliğine gidememiştir..
enver paşaya temkinli yaklaşımları.., talat paşayı dinlemesi(mektuplar) ve terakki perver ile serbest fırka denemeleri bu anlamdadır..
yine kürtlere yönelimleri de bu anlamdadır..
ama bu girişimleri sürekli örselenmiş ve çeşitli komplo ve uyarılarla hizalanmıştır..
1930 lara gelindiğinde yapacak bir şeyi de kalmamıştır.. zaten fazla "yaşamamış".. 8 sene sonra "hal" edilmiştir..
elbette bu tartışmaya açıktır.. ama burada önemli olan o dönemdeki politik duruşlar yani konseptlerdir.. bunlar doğru tanımlanır ve tasniflenir ise içindeki kişilerin de analizleri sağlıklı yapılabilinir..
türk-iye solu .., hala bir milli kurtuluş ve türk uluslaşması süreci gibi baktıkça bu sahte ulusalcı kulvarda debelenir durur..
teşekkür
benim bu konuları araştırabileceğim kitaplarım yok,"türkiye'de kapitalizmin gelişmesi"diye bir kitap var üç cilt 2500-3000 sahife tutarında ibrahim okçuoğlu'nun;onun ikinci kitabında iç pazarın oluşma süreci(1923-1950) kitabın adı içindekilerde ise bağımsız gelişmede milli burjuvazinin rolü diye bir bölüm var,bakalımorada neler anlatılmış,birinci kitapta osmanlı içindeki feodalizm ve kapitalist üretim ilişkileri inceleniyor ama sanırım ermeni rum sermayesi veya yahudi sermayesi olarak alınmıyor ama inceleyeceğim,ayrıca sitemizde saitçetinoğlu'nun sermayenin türkleştirilmesi kitabını indirdim onada bakacağım,tarihi nasıl analiz edeceğiz tarihsel materyalistçe.. tabi bu yönteme hakim olmak gerekiyor, ben hakim değilim ama sermayenin menşei ve yapısı(küresel veya yerel oluşu)osmanlıda tc'ye geçişte analizin temelini oluşturmalı,birinci dünya savaşının temelleride oradaki ilişkisellikte aranmalı benim anladığım bu...türkiye bir kurtuluş savaşının ürünü müydü sorusuna yanıtta sanırım burada saklı suat hocam konuyu açmışsınız sağolun
coşkun edip soykan