Karı-Koca 'Kardeşliği'...

Karı-Koca 'Kardeşliği'...

Günümüze Adem ve Havva (Adam ve Eva, Eve) okunuşlarıyla ulaşmış olan tanrıça İnanna (veya İştar) ile Dumuzi, birbirlerinin aşıkları, karı ve kocaları ve kız-erkek kardeşleriydi de aynı zamanda..
Kil tabletlere yazılmış 'kutsal evlilik törenleri' ve diğer ilahi parçaları, onların birbirlerini 'karı ve koca' olarak nitelediğine şüphe bırakmıyor.

Uruk’ta, Badtabira'da, İşin'de, Lagaş'ta ve bazen Nippur’da “Yeni Yıl” kutlamalarında İnanna, 'kocası' veya 'aşığı' olarak tanımlanan bir Dumuzi ile evlenmekte, daha doğrusu, kutsal bir törenle, onunla çiftleşmekteydi.

Üreme, bereket veya bolluk kültü olarak tanınan kutsal çiftleşme törenleri, eski toplumda tam olarak, 'kutsal kardeşleşme', 'kutsal ittifak', 'kutsal akrabalık' kurma törenleri olarak ortaya çıkmıştır. Bu tür törenlerin, bulanık izlerini, bahar ve sonyaz şenlik veya karnavallarında şimdi de görüyoruz. Bizim kil tabletlerini okuduğumuz dönem bakımından Akado-sammaru toplumlarında bu kutsal evlilik törenleri, 'bolluk, bereket ve üreme' törenleri olarak ve toplum birimlerin temsilcisi tanrıların kutsal çiftleşmesinin temsili bir ritueli olarak yaşanıyordu. Öte yandan, daha sonraki dönem bakımından, bu kutsal-tanrısal çiftleşmenin, artık tanrılar arasında değil de, tanrıların temsilcileri olarak kabul edilen kıral ile kutsal baş rahibe tarafından fiilen gerçekleştirildiği tören anlatımlarına da sahibiz.

Tablet ilahilerinde, akrabalık terimleri bakımından dikkat çeken önemli bir diğer nokta, Dumuzi ile İnanna'nın, birbirlerini 'karı-koca' veya 'aşık' olarak tanıtmalarının yanısıra, aynı zamanda, birbirlerini 'erkek kardeş', 'kız kardeş' olarak da tanımlayan akrabalık kavramlarını kullanıyor olmalarıdır. Örneğin bir ilahide İnanna (Havva) şöyle diyordu:

''Erkek kardeşim (Dumuzi) beni evine götürdü,
Beni mis kokulu bal yatağa yatırdı,
Benim değerli tatlım, yüreğimin yanına uzanarak,
Birbiri ardınca 'dil yaparak' (dil dökerek) ,
Benim güzel yüzlü erkek kardeşim,
Elli defa yaptı bunu...''

Burada İnanna, kendisi ile '50 kez sevişen' kocasını', aynı zamanda, 'erkek kardeşim' akrabalık terimini kullanarak da tanımlamaktaydı. (1)

Bu durumda, Sümer-Babil tanrılarının akrabalık kavramlarına göre, karı-koca olanlar, aynı zamanda, birbirlerinin 'erkek ve kız kardeşleri'ydi de. Bay Ekrem Akurgal'ın veya bay E. Memiş'in bir Hitit kıraliçesi bağıntısında, 'karmaşık bir mesele' olarak niteledikleri bu durum, tarihte karşılaştığımız en eski yazılı olgulardan birisidir.

Bay Akurgal veya bay Memiş, (kimi Avrupalı uzmanlar doğrultusunda), Hitit kıraliçelerinin, kendi kocalarından aynı zamanda 'erkek kardeşim' diye de bahsetmelerini tarihin tikel bir olayı gibi ele almışlardır. Bu nedenle de, bu kayıtlarda geçen 'karı-koca kardeşlik' kavramının, olsa olsa 'üvey kardeşlik'i anlattığını ispatlayarak sorunu çözeceklerini düşünmüşlerdi.

Ne var ki, eski toplumda birbirlerini 'karı-koca' ve 'erkek ve kız kardeş' olarak tanıtan, çok fazla sayıda örneğe sahibiz: İnek gözlü tanrıça Here, tanrılar tanrısı baba Zeus'un 'kız kardeşi' ve 'karısı'ydı. Harran'dan yola çıktığında Ab-ram iken, sonradan Ab-ra-ham olan Kutsal Kitabın İbrahim peygamberi de, Sara'nın sadece 'kocası' değil, aynı zamanda 'erkek kardeşi'ydi de. (2)

Abraham döneminde, onun içinde yer aldığı topluluk geleneğinde, kız kardeş' kavramının 'karım' kavramıyla eşdeğer olarak kullanılmış olduğunu gösteren kalıntılar Eski Ahit'te yer almaya devam etmiştir. (3)

Eski Ahit'in İlahiler İlahisi olarak seçilen 6 şarkı-ilahisinde, bu akrabalık kavramlarının geçişme halini, 'kız kardeşim-karım-nişanlım', 'erkek kardeşim-kocam-nişanlım' sözcüklerinin aynı şahsı kastederek birlikte kullanılmasıyla da anlayabiliyoruz. Anlamdaş olarak kullanılan bu akrabalık kavramlarını sonradan, düzelterek yorumlamaya çalışan tapınak yönetimlerinin çabalarına karşın, benzer ifade veya anlam kalıntılarına, Kutsal Kitap içinde değişik bölümlerde de rastlıyor olmamız, 'karım-kız kardeşim', 'kocam-erkek kardeşim' biçimindeki kullanımların basit bir 'sözcük hatası'na dayanmadığını göstermeye yeter.

Bugünkü akrabalık dizgesi kavramlarına göre, kolaycı bir tarzda, 'kardeşler arası evlilik'le suçlanmaya çalışılan bu tür kavramlara dayalı evlilik türünün, bizim şimdi kullandığımız akrabalık kavramlarını kullandıkları halde, bu kavramlardan başka tür akrabalık ilişkilerini anlayan eski toplumda hayli yaygın oldugu anlaşılıyor. Bu durumda kavram içeriklerine yönelmek gerekli olmasına karşın, yalnızca 'kavram' üzerinden hareket ederek, 'kardeşle rarası evlilik' ilişkilerini, 'yakın akraba evliliği ’-inceste- olarak mahkum etmek için sıraya girmeyi tercih etmek pek yararlı değildir. 'Ahlaki değer'ler savunusu biçimini alan bu tür çabaların sadece düzey daralmasıyla sonuçlanması kaçınılmazdır.

'Kardeş karı-kocalık' kavramlarının kullanılmış olmasından, şimdi anlaşılan anlamıyla, 'yakın akraba evliliği' sonucu çıkarmanın kolay olmasının en temel nedeni, akrabalık kavramlarının, bütün tarihlerde günümüzdeki içerikle kullanılmış olduğunun düşünülmesidir. Aynı ses değeri ve sözcük olarak günümüze ulaşmış olan bu tür akrabalık kavramlarının eski toplum tarafından değişik bir içerikle kullanılmış olabileceğini hesaba katmak daha mantıklıydı oysa.

Herşeyden önce eski toplumda, başlangıçta, 'kardeşleşme' ve 'evlilik' kurumları, 'bireyler' arasındaki bir edim değil, iki toplum birim arasında toplumsal olarak gerçekleşen ve birarada ele alınan bir edimdi. Parmaklara takılan yüzüğe verilen Türkçe 'alyans' kelimesi Fıransızca 'ittifak kurmak' , 'ittifak kuranlar' kelime kökünden gelmektedir. Burada, iki toplumbirimin erkek ve kadınlarının bütünü veya kuşaklara ayrılmış olarak bütünü arasında kurulması kararlaştırılan bir evlilik ilişkisi, iki toplum birimin kendi aralarında 'kardeşleşmesi'nin hem bir ürünü, hem de gerekçesidir. Toplumbirimler arasında sınıflayıcı kategoriler kullanılarak gerçekleştirilen evlilik ilişkileri (hakkı ve yükümlülüğü) kurmak ve bunları düzenli olarak sürdürebilmek için, bir anlaşma yapmak, ittifak kurmak, birbirleriyle akrabalık kurabilmek bakımından kardeşleşme, zorunluydu. Bunun kalıntılarını, ortacağ kıraliyet evliliklerinde izleyebiliyoruz. Öteki kıralla kardeşleşmek, ittifak kurmak isteyen bir kıral, en azından, kızlarından birisini ya doğrudan öteki kırala veya onun oğluna, evlenmek üzere, vermeliydi. Fakat bu kardeşleşme olgusu ve 'kardeşlik' kavramı, bugün kullanılan ve ortak ana veya babadan olma bireyleri anlatan bir 'kardeşlik' terimi ile aynı içeriğe sahip değildir.

Türklerin 'kardeş şehir', 'kardeş kasaba' olarak tanımladıkları iki yerleşimbirimi arasındaki 'kardeşlik' ilanını, Fıransızlar 'ikizleşme', (jumelage) ile tanımlaktadırlar. Öyle anlaşılıyor ki, 'ikizleşme' kavramı da, şimdi anlaşılan anlamda bir 'ikizlik' değildi. İkizler veya ikizlik motifininin, Sümer yaratılış anlatımından itibaren kullanılmış olduğunu, en azından yazılı kaynaklar bakımından, biliyoruz.

Günümüze Adem olarak ulaşmış olan Dumuzi okunuşlu sözcük, eski toplumun kategorik olarak, ilk oğullarının tümü için kullanılmış sınıflayıcı bir kavramdı. Sümer anlatımın göre, günümüzde tek bir şahıs ismi gibi yorumlanan Dumuzi, kendi toplum biriminde çok başına buyruk olunca, tanrılar toplanmış ve denge kurulsun diye, onun bir benzerini yaratmaya karar vermişlerdi. Bu yeni yaratılan (ad konulan, adı verilerek var edilen) Enkidu idi. Aslında iki toplum birimin aynı konumdaki oğullarının tümüne verilen bu Enkidu ve Dumuzi kategorileri birbirlerinin karşıtı ve eşdeğeri idi.

Sümer 'ikizler' motifi, eski tarihte, bu noktadan itibaren kullanılmaya başlanmış olmalıdır. Sümer tarihinde, aslında, genel olarak, bir değil de, iki Dumuzi görüntüsünün bir olgu olarak bulunması, buradan kaynaklanır. Her Dumuzi orada, iki toplum birimin birer temsilcisidir ve başlangıçta rakibi olan, öteki toplum birimin Enkidusu ile 'kardeşleşir'. [(Bunların tekleşmesi süreci de adeta elle tutulacak kadar somut, "Çift yüzlü, dört gözlü, dört kulaklı ve tek vücutlu yaratık/tanrı motifleri.. "İkiyüzlülük yapmak", "Gözünü- kulağını Dört aç!"...

vb.. "Binbir Surat"lılık da, "Bin Tanrılı" denilen topluluklara ait deyimler olmalıydı..)]

Bu anlamdaki bir ikizlik motifi, Adem ve Havva'nın oğulları olan Habil ve Kabil arasında 'düşman kardeşlik' biçimi ile sürmeye devam eder. Habil ve Kabil, bir ceşit Dumuzi ile onun karşı toplum birimindeki yansıması olan Enkidu'nun bir versiyonu olmalıdır. (4)

Eski toplumun iki biriminin 'ikizleşme' veya kardeşleşmesini daha sonraki dönemde 'çifte kıraliyet' biçimiyle de izleyecegiz. Eski toplum birimlerin giderek yeni ve bir tek topluluk halinde kaynaşması süreci içinde oluşan çifte kıraliyet tarzı, sonraki birleşik yönetimlere bir geçiş dönemi olmuştur. Bugünkü tek Mısır; eski tarihinde daima, bu nedenle, 'aşağı toprak - yukarı toprak', 'aşağı ve yukarı ülke' olarak çift özellliğiyle tanımlanıyordu. Bu, Sümer toplumunda ise 'kuzey' ve 'güney' olarak yaşanmıştır.

'Kardeşleşme'nin ve 'çift ülke'liğin sembolik anlatımı olan 'ikiz' figürüne, Sümer Dumuzi'sinden, Romus ve Romulus'lü Roma'ya kadar, bütün Mezopotamya ve Anadolu uygarlık topraklarında rastlıyoruz.

Bu durumda, 'Çifte kıraliyet' adı verilen böyle bir dönemdeki Hitit kıraliçelerinin, çeşitli yazıtlarda kıral kocasından, "kardeşim ve kocam" diye bahsetmelerini, sadece, kavramın bugün kullanılan anlamıyla değerlendirmeye çabalamak kuşkusuz yanıltıcı sonuçlara yol açacaktır.

Çifte kıraliyet sistemi ve onunla bağıntılı olan akrabalık kavramları, farklı iki toplum birimi arasında bir yönetim tarzı olarak ortaya çıkar. Barışçıl bir ittifak oluşturan iki toplum birimi bu nedenle birbiriyle kardeşleşir ve bu durum, başlangıçta, kabaca, karşılıklı kız alıp-verme biçimli bir akrabalık düzeni olarak şekillenir. Daha sonraları bir toplum birimi namına Kıral ile öteki toplum biriminin temsilcisi olan bir Kıraliçe'nin evlenmesi, artık kardeşlik anlaşmasının taçlandığı nokta halini alır! Böylece, birbiriyle karı ve koca olan kıral ile kıraliçe, hiç olmazsa başlangıçta, sınıflayıcı akrabalık kavramı uyarınca, birbirlerinin, aynı zamanda, kardeşleridir de!

Eski toplumda, farkli iki toplum birimi, en azından denk kuşaklarıni birbirlerinin 'kardeşi' saymış olmalıdır. Böyle bir ilişki içinde giderek gücü doruğuna çıkacak olan kadın kıraliçe, bu kardeşlik ve dolayısıyla evlilik ittifakı içerisinde, kadın cinsinin temsilcisi olarak değil, kardeşleşen iki toplum biriminden birisinin temsilcisi olarak değer kazanmıştı. Kardeş kocası karşısında, genel ve soyut olarak 'kadın cinsinin bir temsilcisi' olarak değil, ittifak kurmuş karşı toplum birimin genel temsilcisi olarak, güçlenmisti... Çift toplum birimli bu ittifak, zamanla merkezi evrimini sağlarken, federal yanını törpüler ve tek merkezli bir yönetim doğrultusunda ilerlerse de, eski yapı hiç olmazsa kutsallık mertebesinde bir süre daha devam eder. Hanedanlık başlangıcında, merkezi yönetim aşamasına ulaştıktan sonra bile, eski Mısır, bu nedenle her zaman "çift toprak", "aşağı ve yukarı" Mısır olarak yazılmaya devam edilmiştir. ( Hitiler dönemi Anadolusu da, "Şarazi Utne" (Yukarı ülke/toprak) ve "Kattera Utne" (Aşağı toprak/ülke) biçiminde tanımlanıyordu...Şimdi "Kuzey" ve "Güney" demek gibi..) Kıraliçeler orada da, tıpkı Hititlerde olduğu gibi, erken dönemde (anasoylu adı verilen dönemde) değil, sonraki çağlarda güç kazanmış görünmektedirler. Daha yakın dönemin, ak - kara hunlar veya akkoyun-karakoyun topluluklarındaki 'çift'li düzen de, ana hatlarıyla, böyle olmuş olmalıdır.

Çifte kırallığın bir başka türünü, iki ikiz erkeği ('kardeşi') ortada duran kıraliçenin birleştirdiği figürlerde ve o figürlerin yaşandığı dönemlerdeki topluluk ilişkilerinde buluyoruz. Bu durumda iki farklı biçim ortaya çıkmaktadır: Burada, 'kıral kardeş' kıraliçenin kocası değildir. 'Kıral koca' ise kıraliçenin kardeşi sayılmıyor olmalıdır.

Kıraliçenin sağında ve solunda yer alanlar ayrı ayrı, Kıral kardeş ve Kıral koca olmalıydı. Böyle bir ilişki türünün, dayı yan ağırlıklı olarak, tarihte yaşanmış olması gereklidir. Burada da eğer kıraliçe, iki birimin kardeşlik antlaşması dolayısıyla Kıral kocasından, aynı zamanda, 'erkek kardeşim' diye de bahsetmişse, hiç olmazsa böyle bir tanımlamanın önünde yasal engel yoktur, tersine bu, hem yürürlükteki kardeşlik ittifakına dayanan akrabalık ilişki kavramlarının sonucudur ve hem de vurgulanması, iki toplum birim arasındaki ittifakın sürmesi bakımından yararlı da görünmüş olmalıdır. Geç Hitit devri kıraliçeleri, yalnızca 'biri' değil, işte böyle bir ittifaktan güç alarak, temsil ettiği toplum birimin tamamı adına, kocası ve kocasının temsil ettiği toplum birim karşısında ağırlık ve taraf oluşturabilmiş olmalıydı. Daha sonra Anadolu ve Mezopotamya'da yaygın olan 'asıl karı' veya 'yasal eş', épouse principale, épouse légitime', olarak erkeğin öteki tüm karıları üzerinde de egemenlik sürdürecek ve yasal hakları bakımından kocası karşısında, öteki kadınlara göre güç sahibi olarak kalacak olan kadın, işte bu kadındır ve bu gücünü de önceki tarihsel geçmişten devralmıştır.

Safa Kaçmaz
Paris, 20.09.2004

safakacmaz@yahoo.com

Açıklayıcı Notlar:

(1) Burada, Dumuzi'nin İnanna ile '50 kez' sevişmesi ile Türk geleneğindeki '40 gün 40 gece düğün' geleneği arasında bir bağlantı bulunuyor olduğuna dikkat çekmekle yetinelim.

(2) Sara ile birlikte gittikleri bir yörede, Abraham, yönetici olan Abimelek'e 'karısı'nı 'kızkardeşim' diye tanıtınca, Abimelek de Sara'yı kendine eş (karı) olarak almakta tereddüt etmemişti. Büyük bir olasılıkla Abraham, Sara'yı 'kızkardeşim' diye tanıtırken, bu kavramla onun kendi 'karısı' olduğunu anlatmak istiyor olmalıydı. Buna karşılık benzer akrabalık kavramlarını kullandıkları halde, bu kavramları farkli bir içerikle algıladığı anlaşılan Abimelek'in bulunduğu topluluk, 'kızkardeş'in 'karı' olamayacağını düşünmüş; misafirin 'kızkardeşinin' kendisine 'karı' olması gerektiğinden yola çıkmış olmalıydı. Sonuçta, bu tatsız durum, ancak, Tanrının araya girerek Abimelek'i rüyasında ziyaret etmesi ve ona, 'evli bir kadına el koymasının yanlışlığını' açıklamasıyla, biraz zorlukla düzeltebilmişti.

3)Turan Dursun, yetersiz sosyolojik birikiminden ve aslında "genel din kültürü" zayıflığından ötürü (sadece İslam lafzını ve literatürünü bilmek "din bilgisi" anlamına gelmiyor..), "İbrahim'in karısı Sara'ya Kız kardeşim" demesini , onun genel olarak yalan söyleyen birisi olduğuna kanıt olarak kullanmaktan daha öteye geçebilmiş değildir.

Bu yönüyle de, Musevilerin, İslamcıların dinsel zemininde kalmaya devam eder. Tek farkla: Ötekiler bu "yalan"ı olumlarlar ( yani, böylece "Abraham kendini böylece kurtarmış oldu"...gibi takiyyeciliği överler) ; T. Dursun ise olumsuzluk (yalancının biri!) örneği olarak niteler. Ama onlar, "Karım ve kızkardeşim" akrabalık terimlerinin Abraham döneminde Tevrat'ta yazılmış haliyle (Kızkardeşim ve karım!) kullanılmış olabilme olasılığını akıllarına bile getirmezler. Hitit, Anadolu ve Mezopotamya topluluklarının, MÖ. 2000'li yıllardaki akrablık kavramları kullanımı ve evlilik ilişki türlerindeki kuralları ile , onlara çok bağlı "Abraham geleneği" arasında bir ilişki kurma denemesinde bile bulunmazlar. Çünkü, sanki "akrabalık" kavramları "Adem'den bu yana..." değişmemiş ; "evlilik kuralları" eskiden beri aynen şimdiki gibiymiş gibi bakmaya devam ederler... (Turan Dursun için, bkz: Din Bu/2 , "Kuran'a ve Hadislere göre İbrahim "yalan" söyleyebiliyordu.."( sy. 233/234)

Abraham'ın oğlu ve gelini, yani İshak ve Rebekka arasındaki akrabalık terimlerde de, "kısır"lık ve "kızkardeş karım" bağıntılarında Abraham/Sara örneği aynen tekrar edilmektedir.

(4) Bu tür bir eski kardeşleşme geleneğinin bulanık sürdürücülerinden olduğu anlaşılan Aşil'in, üzerine titrediği Patraklos ile olan ilişkisi de böyle bir 'ikizleşme-kardeşleşme' olmalıdır.

Burada, 'ikizini' koruma kollama, 'insani bir sevgi'nin ötesinde, toplumsal bir ödev olarak kavranmaktadır. İlyada araştırıcıları, Aşil'in Patraklos üzerindeki düşkünlüğünün kaynaklarını, belki Aşil döneminde anlamını yitirmiş olsa bile, bu eski 'kardeşleşme' geleneğinde aramak zorundaydılar.

*-*-*
http://toplumvetarih.blogcu.com/kari-koca-kardesligi/270271

günün kavramları ve hukuk, geçmiş çağları tanımlayamaz

sayın safa kaçmaz..
ele aldığınız konudaki kavramları.., söz konusu.., tabletleri kendi zamanlarındaki kelime ve içerikleri ile yorumlayanlara göre aktarıyorsunuz..

kızkardeş-erkekkardeş tanımları zamanlara göre değişir.. yani akrabalık sistemlerine göre tanımlanır..

1- anayanlı(aynı karından gelen) toplum yapısı ve akrabalık ilişkilerine göre..;

aynı anadan doğanlar da değil.. o toplumun kadınlarından doğan tüm erkekler ile kızlar kardeştir..
kardeşlik dizgesi kuşak zeminlerinde oluşur..
yani.., aynı kuşaktaki tüm.., kadın-erkek kardeştirler.
bir üst kuşakdaki tüm erkek-kadın.. alt kuşağın "annesi" yani koruyucusudur..
ortada bir "baba"(sahip) kavramı ve işleyişi de yoktur..

2- anayanlı toplumların genişleyip, kabile-aşiret aşamalarında ise..;

bu genişlemeler.. ilk temel kabile(klan-oba) temelinde toplumsal kural-hukuk-mülkiyet olarak genişletilemediğinden.. şöyle bir durum ortaya çıkmıştır..
(1) de sunduğum işleyiş ve tanımlar aynı soydaş-akraba kabile içinde klan-oba'ya daralmıştır.. bu anlamda.., diğer kandaş!(aslı karındaş) oba-klan ise bunların kardeşidir.. ama bağları kendi klan-oba bağları gibi değildir..

rada kuşak farkı bile olsa..; (a) klan-oba üyesi biri için karşısındaki (b) oba-klan üyesi kardeştir.. "anne" değildir..
baba kavramı halen yoktur..

yani biyolojik olarak baba olma ihtimali olan.., başka.., yani aynı karından gelmeyen kabiledeki tüm erkekler .. onun için çifleşme eşidir.. aynı şekilde de.., biyolojik olarak halaaa8günümüz kavramı ile) olma ihtimali olanlarda erkekler için çifleşme eşidir..

bu gerçekliği atlayıp.., "kutsal" metinlere göre analiz yapamayız.. çünkü onlar.. ataerkil dönemin veya düzenlemelerinin yazılarıdır.. amaçlıdır..

3- "çapraz-eşleşme" yada yarımların birliği(fratri) aşamalarında..;

bu dönemde.. iç ilişki yasağı gerekçe gösterilir ama dğildir.. karındaş-kardeş saymadıkları başka karından gelen topluluklarla barışcıl ilişkiler kurma amcı ile başlatılmıştır..

iki ayrı karındaş kabile karşılıklı yarımı oluşturur..
(a) ve (b) bu ikisi arasında çifleşme yasağı yoktur ve en önemlisi karşılıklı kendileri için yasak olan yiyecekler takas edilir..

bu aşama ile birlikte ..; her bir kabile kendi içinde oba-klanlardan oluştuğundan.., çifleşme eş seçimleri de bu oba-klanlar arasına kadar daralmıştır..

yani a ve b iki kabile eşleşme ve yiyecek takası.., bu a ve b içindeki etkin oba-klanlar arasında seçici olarak olmaya başlamıştır..

yani.., a kabilesi içindeki etkin(savaşcı vs) klan karşısındaki b kabilesi içindeki yine etkin olan klan ile bu ilişkiye darlmıştır..

işte bu aşamada.., klan-oba içinde erkek kardeşler etkinliği başlar buna dayı-erkil yada avungate denir.. ata-erkil in öncüsüdür..

daha sonraki aşamalarda.., etkin erkek giderek kendine yine etkin obadaki etkin bir erkeğin kızkardeşini.., eş seçmeye başlar.. yada verilir..
çünkü bu yol ile diğer kabiledeki etkin erkek ile ittifak yapmış olur..
yinede bu noktada kadın özgürdür ve çocuklar kadının kabilesine aittir..
tüm bu ilişkileri bir araya getiren kabile konfederasyonları içinde giderek etkin bir erkekler oligarşisi oluşur..

sonradan ..; baba olma yani sahip olma ve bu anlamda bir soy-neshep yaratma ve bu yol ile de birikimleri sermaye şaklinde bir sürece sokma işlevleri başlamıştır..

elbette bu değişimler.., bir dizi çatışmalar ve geçiş aşamaları ve karmaşa ile olagelmiştir..

örneğin..;
bir kabile içindeki.., etkin bir klan(hanedan olmaya başladı diyelim) üyesi erkek.., konfederasyon içindeki.., bir başka etkin klan içindeki bir kadını eş olarak alabilir.. bu yolla iki kabile konfederasyon içinde güçlü bir ittifak oluşturur..
bu biçimler içinde ilginç şeyler de vardır..

abrahamın babası bu konfederasyon içinde etkin bir klan üyesi olarak.. (a) etkin klandaki bir kadından erkek çocuk sahibi olmuştur.. ama abraham annesinin klanına aittir.. yine.., abrahamın babası bir başka etkin klandaki bir kadından çocuk sahibidir.. yani sara olmuştur.. ve sara da ne abrahamın ve kendisinin babası olan kişinin klanına ait olmadığından.., abraham ile kardeş değildir.. yani ona eş olabilir.. ata-erkil(babayanlı) akrabalık sistemi daha olmadığından bu hukuk olarak böyledir..

sanırım ibrahim aynı zamanda ata-erkilliğin kurucusu olarak anlatılır..
zaten konfederasyondan ayrılıp harrandan göçme olayı da tek tanrı yani tek yaratan sahip kuramı ile birlikte başlar..
buarad din çatışması var diye anlatılır ama değildir..
ibrahim var olan akrabalık sistemini yani kabile düzenini değiştirmektedir..
tek tanrı anlayışı ile kabile içinde tek lider olması bu anlamdadır.. buna eşi ve de baba tarafından kardeşi sara nın kabilesi de uymuş ki birlikte göç etmişler..

ama hala eski akrabalık hukukundan dolayı bu yeni konfederasyon içinde sara etkili biridir..
ibrahim ile eşittir.. çünkü..,

ibrahim soyunun devamı ve tek tanrı-tek lider konumunu netleştirmek için bir "çocuk" sahibi olmak zorundadır.. ve olur da.., ama bu çocuk sara dan değil bir cariye olan yani bu konfederasyon üyesi olmayan bir kişidendir..
sara buna itiraz eder.. bilindiği bigi çocuk mekke de bırakılır.. ve buradan kureyş soyu devam eder..

sonradan ise sara bir çocuk "peydahlar" işte ibrani soyu da buradan devam eder ki.., artık.. bundan sonra bu topluluk .., ataerkil bir yapıda süregelir.. ama ilginçtir.. ibrani olmak için mutlaka kadın ibani olmalıdır.. erkek ibrani olsa dahi kadın değil ise israil bile onu vatandaş olarak kabul etmez..
sanırım.. sara dan beri var olan bu direniş geleneksel olarak devam etti ve de soyun garantisi tartışmasız olması anlamında işlerine geldi.. çünkü çocuk erkek ile netleşmez.. doğduğu karın(rahim) ile netleşir..

((Onu kutsayacağım; ondan sana bir oğul vereceğim. Onu kutsayacağım ve ulusların anası olacak. Halkların kralları onun soyundan çıkacak.” – (aynı yerden..17 :26 )))

bu anlattıklarım temelinde bakarsak..,

((Ne var ki, eski toplumda birbirlerini 'karı-koca' ve 'erkek ve kız kardeş' olarak tanıtan, çok fazla sayıda örneğe sahibiz: İnek gözlü tanrıça Here, tanrılar tanrısı baba Zeus'un 'kız kardeşi' ve 'karısı'ydı. Harran'dan yola çıktığında Ab-ram iken, sonradan Ab-ra-ham olan Kutsal Kitabın İbrahim peygamberi de, Sara'nın sadece 'kocası' değil, aynı zamanda 'erkek kardeşi'ydi de. (2)))

bu eksik bir anlatımdır.. olayın olduğu çağdaki konuma göre bakmak gerekir hatta o çağda bile her toplumun anlayışı başka idi..

“Üstelik, Sara gerçekten kız kardeşimdir. Babamız bir, annemiz ayrıdır. Onunla evlendim.” – Yaratılış 20:12

ibrahim böyle savunma yapar..
yani..; sara onun hem eşidir .., hem de kardeşidir..

ana hukukuna göre sara onun kardeşi olmadığından eşi olabilecek biridir ve olmuştur..

ama baba hukuna göre de sara ibrahimin kardeşi sayılır..
ve bu evlilik oluştuğu dönemde ana hukuku işlediğinden yanlış yapmamıştır.. baba hukuka geçtikleri dönem de bu durum yeni hukuk açısından ele alınmaz..

((Babandan ya da annenden olan, ister seninle """"aynı evde"" doğmuş olsun, ister olmasın üvey kız kardeşlerinden biriyle cinsel ilişki kurmayacaksın . Lev.18:9))

buradaki ""aynı ev"" tanımı oba-klan tanımıdır.. doğum evi değil.. yani artık yeni hukuk başlamıştır.. bunu da ibrahim ve sara başlatır..

gittiği yerdeki hukuk sistemine göre bu durum netleşir ama sanırım söylence de bu yok.. işin bu yanı ayrıdır..

((((2) Sara ile birlikte gittikleri bir yörede, Abraham, yönetici olan Abimelek'e 'karısı'nı 'kızkardeşim' diye tanıtınca, Abimelek de Sara'yı kendine eş (karı) olarak almakta tereddüt etmemişti. Büyük bir olasılıkla Abraham, Sara'yı 'kızkardeşim' diye tanıtırken, bu kavramla onun kendi 'karısı' olduğunu anlatmak istiyor olmalıydı.))
siz burada kızkardeş ile karı olmayı aynı tanım olarak veriyorsunuz.. ki.., bu olanaksızdır..
o çağda kızkardeş olarak tanımlanan hukuka göre.., kızkardeş eş olamaz.. çünkü eş olan kızkardeş olarak tanımlanmaz..

aynı şekilde mısır tarihsel toplumu analiz edilirken de hata yapılır..

firavunun eşi olarak kızkardeşleri görülür..
oysa hem firavunun hem de kızkardeşinin eşleri vardır.. çocukları vardır.. her ikisinden olan bir çocuk yoktur..

mısırda akrabalıkda ve mirasda.., ana-yanlı hukuk işlerken erk de erkek-erkil hukuk işler..

şöyle açımlarsam..
anayanlı erkek kardeş firavun olur ama kızkardeşi de onun yanıbaşında eşit bir erktir..
ve bu firavunun başka kadından olacak olan çocukları yerine geçemez.. kızkardeşinden olanlar geçer..
bu.. durum mısırın hala geçiş aşamalarında kaldığı dönemleri içerir..

yine oidupus da bu çok nettir.. annesi(ki bilmiyordu) evlenen oidupusun erk deki yeri annesi yani eşinden dolayıdır.. ve annesinin erkek kardeşi kreon yani aynı zamanda oidupus'un dayısı ile aralarında geçen dialoğ ilginçtir..
oidupus ona yerinde gözü olduğu için bu dedikoduları yaydığını söyler..
kreon'un yanıtı ilginçtir..

--niye bunun için yapayım.. ben zatenkarın olan kraliçe soyundanım.. yani tahtın eşit ortağıyım.. sen bir yabancısın sadece kardeşimin eşisin.. o kadar--- der..

sonuç olarak..
anayanlı hukuk ile babayanlı hukuk arasındaki farkları es geçip,, tanımlama ve analiz yepmamalıyız.. ve geçiş aşamalarındaki karmaşaları da dikkate almalıyız..

günümüz hukuk ve kavramları ile o çağlar çözümlenemez.., tanımlanamaz..

saygılarımla

Anayanlı Hukuk - Baba Yanlı Hukuk

Sayın Suat'ın vurgularında önemli olduğu anlaşılan "ana yanlı hukuk" , "baba yanlı hukuk" kategorileri, eski toplumun tahlilinde, geçmiş dönem sosyolojisinin önemli dayanakları arasındaydı.

Gelgelelim, şurada veya burada,ve fakat gittikçe gelişmekte olan yeni ve modern insanbilim, Marksizmin de dayandığı bu tür eski temel sosyal kavramları; eski toplumun yapısını "ana yanlı hukuk", "baba yanlı hukuk" gibi statik ve birinden ötekine sırasıyla geçilmiş bir süreç olarak ele alma alışkanlığını aşmamız gerektiğini göstermektedir.

Eski toplumda sadece "çocuk" kavramı yoktur. O çocuklar arasında "kız" ve "erkek" cinsiyet ayrımı olduğu kadar, erkek ve kız çocuklarının kendi içlerinde "büyük" (ilk doğan) ile "küçük" ve bazı toplum birimlerde ise "ortanca" sosyal içerikli kategorik ayrımlar vardı. O toplumlar için bu ayrımlar, basitçe, çocukların doğum sırasını ifade etmezler.Tam tersine... Bu ayrımlar, çocukların miras ve evlilik ilişki çizgilerini belirleyen sosyal statü belirleyicileridir.

Semitik topluluklarda, Musevi toplumunda, erken dönemde, oğullar arasında büyük oğul, babanın tek mirasçısıydı.

Fakat bu eski toplumda görülen tek biçim değildir.

Moğollarda ve eski Türk boylarının bazılarında, babanın tek mirasçı oğulu, en küçük oğul olmuş gibi görünmektedir.

Öte yandan, bazı Çerkez ve Kafkas boylarında, günümüzde bile izlenebildiği şekilde,"kız" çocuğun baba'ya, erkek çocuğun "ana"ya ait var sayılması türünden algı ve uygulamalar bulunmaktadır.

Karısından doğan kız çocukları, kendi evlat sayısı arasında saymayan bazı Kürt topluluklarındaki anlayışın gerisinde de, kız çocukları küçümseme feodal yargısı değil,eski toplumun, ana ve baba arasında, doğan çocukları cinsiyet temelinde veya doğum sıralamasına göre paylaşım çizgisi yatar.

Aynı baba ve anadan doğan bir kız ile bir erkek çocuğun evlenebilmesi, eski toplumda bu nedenle mümkün olabilmiştir. Çünkü o toplumlar, o çocuklara, bizim şimdi düşündüğümüz içerikle "aralarında evlilik yasağı olan kardeşler" gözüyle bakmıyorlardı. Kız ana soyundandı, oğlan ise baba soyundan. Oğlanın babası, "ana"sını nasıl eş olarak alabilmiş ise oğlan da, "ana"sının soyundan bir kızı eş olarak alabililirdi.

Bütün bu toplumsal görüngüler, "analık hukuku", "babalık hukuku" gibi, günümüzde artık yetersiz sayılması gereken kavramlar yoluyla açıklanamazlar.

Bu alandaki çalışmalarım içinde, iki farklı toplum birim temsilcisi olarak kadın ve erkeğin evliliğinin ürünü çocukların,eski toplumda, belirli bir miras ve evlilik dizgesi uyarınca, paylaşılmış olduğunu detaylarıyla göstermeye çabalıyorum.

Eski toplum için "kandaşlık" veya "karındaşlık", aidiyet çizgisi belirleyicileri olarak kullanılmıştır. Fakat "kardeşlik" tanımlamasının sadece "kandaşlık" veya" karındaşlık" yoluyla sağlandığına ilişkin bir "inanç" artık gerilerde kalmış olmalıdır.

Eski toplum, "süt kardeş"ler arası evlilik yasağında, en az "kandaş kardeşler arası evlilik yasağı"ndaki kadar ciddi idi. Fakat "Aydınlanmacı sosyoloji", "süt kardeşler arası evlilik yasağı"nın temellerine ilişkin dişe dokunur bir incir çekirdeği kadar bile açıklama yapamamıştır.

Eski toplum, "ilan etme yoluyla" da birbirleriyle "kardeş"leşebiliyorlardı.Onlar için böyle bir "kardeşlik", karındaş kardeşlik kadar önemli ve ciddi idi, vb.

Aslında bu konularda, sosyalizmin öteki teorik konularında olduğu gibi, yeni bir açılım gereklidir ve ben uzun yıllardır bu alanda çalışma yürütüyo ve makaleler yayınlıyorum.
Bu nedenle, orada yazılmış olanları yeniden tekrar etmek yerine, bazı makaleleri ek olarak vereceğim.

Suat dostumuzun ilgisi ve katkıları için teşekkür ediyorum. Ama ondan daha derinlemesine ve Hitit, Asur, Akado-sammaru kayıtlarına kadar uzanan bir çalışmaya yönelmesi ricasında bulunacağım.

Dostlukla

Safa Kaçmaz
TOPLUM VE TARİH

Hitit Kraliçesinin 'Kardeş Kocası'

Hitit ve eski Mısır yönetim erkinde, kıraliçelerin, kıralın yanı sıra ve bir bakıma, onun karşısında, bağımsız bir etkinliğe geç dönemlerde ulaşması olgusu, eskiden bu yana ilgi uyandıran ve şaşkınlık yaratan konulardan birisi olmuştur. Hitit tarih araştırmasına yıllar adayan araştırıcılarımız, yazıtların çözümlenmesine bağlı olarak, kimi Hitit kıraliçelerinin üst yönetimde güç kazanmasını; Mısır tanrı firavunlarına, kıral mühürü bile olmadan, tek başlarına damgalayarak mektup gönderebilecek güce erişmelerini; kıral kocalarından aynı zamanda 'erkek kardeşim' diye bahsetmelerini yorumlamakta epey zorluk çekmişlerdir. Bir süre sonra da bu konu, 'karmaşık konu'lar arasında yerini almakta gecikmemiştir.

Bay Ekrem Memiş, tam da bu nedenle, ''Hitit kanunlarından öğrendiğimize göre, kardeşler arasındaki evlilik şöyle dursun, birinci dereceden akrabalar arasında gerçekleşebilecek bir evlilik dahi ölümle cezalandırılırdı. O halde, bu karmaşık mesele nasıl çözümlenecektir?'' diye sormaktadır.

Bu gerçek soru, konuyu daha kapsamlı olarak ele almak için bir fırsat kabul edilebilirdi. Ne var ki, kimi Avrupalı ve onları yineleyen Türk uzmanlarımız, karı ve koca olan kıral ve kıraliçenin birbirlerine 'kız kardeşim', 'erkek kardeşim' diye hitap etmeleri olgusunun kaynaklarını ortaya çıkarmak için kavram içeriklerine yönelmek yerine, 'onlar olsa olsa üvey kardeş olabilirlerdi' sınırlarında dolaşan 'ahlaki' bir yanıt oluşturmayı daha uygun bulmuşlardı. Ne yazık ki, Hitit tarihini inceleyen, ünlü araştırıcılarımız bay Ekrem Akurgal ve bay Ekrem Memiş, Hitit kıraliçesinin 'kıral kocasının kızkardeşi' olarak tanıtılmış olmasını 'ahlaksal' ülküler üzerinden açıklamaya çalışan Avrupalı uzmanlar H.Otten ve T.Beran gibi, 'secere kayıdı' incelemesinin bir adım ilerisine gidememişlerdir.

"O halde, bu karmaşık mesele nasıl çözümlenecektir?" diye soran bay Ekrem Memiş bu konuda şunları yazmıştı:

"Yeni Hitit Devleti'nin erken dönemlerinde karşımıza çıkan ikinci kıraliçe, yukarda sözünü ettiğimiz Kıraliçe Nikalmati'nin kızı olan Aşmunikal olup, 1. Arnuvanda'nın eşidir. Bu kıraliçeye ait ilgi çekici birçok belgeyi tanıyoruz ki, bunlardan biri, SAL.SUHUR.LAL unvanlı Kuvatalla adlı bir kadına toprak bağışı yapıldığını bildiren ve hükümdar çiftinin mührünü taşıyan belgedir .Bu vakıf protokolünde kıraliçe, kıralın yanında eşit bir mevkide yer almaktadır. KBo V, 7'de... neşredilen metnin ortasında, oldukça bozuk bir vaziyette, kıraliçe Aşmunikal'in eşi kral Arnuvanda ile ortak mühür baskısını görüyoruz. Mühür baskısının çivi yazılı, içiçe çember şeklindeki lejand kısmında, kıral unvanları 'tabarna' ve 'tavananna' ile özel adları da zikredilmektedir: 'Tabarna Arnuvanda LU- GAL. GAL ve Tavananna Asmunikal SAL.LUGAL.GAL'. Aynı lejandda kıraliçenin şeceresi de verilmiş olup, kendisinin Nikalmati ile II. Tuthalya'nın kızı olduğu anlaşılmaktadır. l. Arnuvanda da II. Tuthalya'nın oğlu ve halefi olduğuna göre, demek oluyor ki, adı geçen kıraliçe, kardeşi ile evlenmiş oluyordu. Halbuki, Hitit kanunlarından öğrendiğimize göre, kardeşler arasındaki evlilik şöyle dursun, birinci dereceden akrabalar arasında gerçekleşebilecek bir evlilik dahi ölümle cezalandırılırdı. O halde, bu karmaşık mesele nasıl çözümlenecektir?"

H.Otten, konuyla ilgili olarak şu ihtimalleri düşünmektedir:

a) Tuthalya ve Nikalmati Arnuvanda'yı evlat(lık) edinmişlerdir.
b) Arnuvanda, Tuthalya'nın başka bir kadından doğan çocuğudur ve iki üvey kardeş kırallığı beraber yönetmişlerdir .
c) İki üvey kardeş birbiriyle evli idi.

Ekrem Akurgal, bunlardan akla en uygun teklifin, Arnuvanda'nın Tuthalya ile Nikalmati tarafından evlat edinilmiş olması ihtimali olduğunu düşünmektedir.

Buna karşılık Thomas Beran, daha değişik bir görüş ileri sürmekte: Anlaşıldıgı kadarıyla Tavananna Nikalmati, kocası II. Tuthalya'nın sağlığında ölmüş ve Hitit kıralı bir daha evlenmemiştir ve oğulları da olmadığı için, yegane varisleri pirenses Aşmunikal'dir ve o da henüz bekardır. Bu sebepten Aşmunikal, annesinin ölümü üzerine doğrudan doğruya tavananna olarak tayin edilmiştir. Bu sıfatla O, hem babası hem de sonradan üvey kardeşi döneminde (yani Arnuvanda ile beraber) Tavananna olarak hüküm sürmüştür.' (1)

"İlk insan" olan Adem ve Havva' nın oğul ve kızlarının birbiriyle evlenmiş olma mantıksal çıkarımını 20. yüzyıl ahlakı bakımından ele almayan araştırıcılarımızın, ortak ana-babadan olma anlamındaki bugünkü kardeşlik kavrami ile fazlaca ilişkisi olmayan ve farklı iki toplum birim arasındaki "ittifak yani evlilik" yoluyla elde edilmiş bir kardeşliğin altında ahlaka aykırılık bularak secere kayıtlarına yönelmelerine ne demeli!

Uzmanlarımız söz konusu olayda, Hitit kıralı Hattuşili'nin karısının onun 'kız kardeşi' değil de olsa olsa 'üvey' kız kardeşi olmuş olabileceğini, secere kayıtları üzerinden belki doğrulayabildiklerini varsayalım. Bununla birlikte, böyle davranarak, “Sümer” tarihinde, orta ve geç Hitit döneminde, eski Yunan topluluklarında hep karşılaştığımız kıral ile kraliçe veya tanrı ile tanrıçanın, “karı-koca” olmalarının yanısıra, birbirlerinin 'erkek ve kız kardeşi' olarak da nitelenmeleri genel olgusuna yanıt verilmiş olamaz. Tarihte, birbirlerini 'erkek ve kız kardeş' olarak tanıtan birçok tanrı ile tanrıçaya, kıral ile kıraliçeye, secere kayıtları yoluyla, "olsa olsa üvey kardeş olan" bir ilişki bulmak olanaksızdır. Kaldı ki, 'üvey kardeş'lik deyimi, herhalde, görece olarak, yeni bir deyimdi.

'Kardeş' kavramıyla tanımlanan Sümer-Babil tanrı ve tanrıçaları arasında birçok (karı-koca) evlilik örneği bulunduğunu biliyoruz. Eski Ahit'te Hevva, Hava, Eva.... olarak karşımıza çıkacak olan ve farklı toplum birimler tarafından değisik isimlerle anılan; İştar, Lugal Banda, E-anna, Damgal-nuna, Gest-İnanna, Baba, Wawa, Ninella, Nintur veya Ninhursag gibi isimler altında anılan Sümer-Babil tanrıçası İnanna kocalarını ' erkek kardeş' olarak da niteliyordu.

Aşnunna yerleşim biriminde Lugal-banda olarak karşımıza çıkan Tanrıça İnanna'nın erkek kardeşi ve kocası olan Dumuzi'nin yerini, Eridu'da, bilge ve sabırlı Enki tanrı alıyordu. Ninella, Nintur veya Ninhurşag, Enki tanrının karısı ve aynı zamanda kızkardeşi olarak tanıtılıyordu. Lagaş Hudea'sının bazı yazıtlarında, Akad'lılar zamanında ortaya çıkan adıyla "Lagaş Ensi'si", Alla'nın da (Allah?!) Kutsal Damadı, kutsal nişanlısı olduğunu biliyoruz. Eannatum'un Kartal Kayası yazıtında Alla, İnanna'nın “sevgili kocası” olarak da tanıtılıyordu.

Tel-Amarna arşivlerinde bulunan bir yazıtta, Nergal'in Ereşkigal'in kocası haline gelmesini anlatan bir yazıt bulunmuştu. Burada, öteki gelişmelerin yanısıra, Nergal ile Ereşkigal arasındaki çatışma anlatılıyordu. Nergal bu kavga sırasında, Ereşkigali saçlarından kavramış, kafasını vücudundan tam ayıracakken, Ereşkigal yalvarmaya başlayarak şöyle demişti:

"Öldürme beni erkek kardeşim,
Sana bir çift söz diyeceğim!
Kocam ol benim, ben de karın olayım,
Geniş topraklar üzerindeki kırallığı sana vereyim,
Bilgelik tabletini eline vereyim,
Sen kıral olacaksın, ben de kıraliçe!" (2)

Anlaşılıyor ki, Mezopotamya ve Anadolu uygarlık toprakları üzerindeki eski toplumda, bir tarihsel dönemde, karı-koca olmak ile 'kardeş' olmak arasında bir uyumsuzluk veya ahlaksızlık görülmüyordu. Hatta, ahlaksal ve aynı zamanda yasal da olan, birbirleriyle kardeşleşmiş toplum birimlerden birisinin kadınlarının öteki toplum birimin 'kardeş erkekleri' ile evliliği idi.

Eski toplumlarda, geçiş döneminde, günümüzde anlaşılan anlamıyla, ortak ana veya babadan olma kız ve erkek kardeşler arasında bir evlilik ilişkisi de var olmuş olmakla birlikte, burada ele aldığımız 'kardeş karı-koca'lık ilişkisinde, böyle bir biyolojik akrabalık söz konusu değildi. Hititlerdeki 'yakın akraba evlilik yasağı', iç evliliği ilgilendiren bir konu olmalıydı. Burada söz konusu olan ise, Hitit kıralına gelin gelmiş yabancı bir 'kardeş'tir. Buradaki 'kardeşlik' kavramı, bir başka toplum birim ile kurulmuş 'kardeşlik' ilişkisini anlatmaktadır. Bu bakımlardan, bay Akurgal, çalışmalarında, Hitit kıraliyet yönetimlerini ve vasiyetleri irdelerken, 'kız kardeş', 'yeğen', 'oğul' gibi birçok akrabalık kavramına 20. yy. kabulü temelinde yaklaşarak, son derece yanıltıcı yorumlara ulaşmak zorunda kalmıştır.

“Sümer”liler döneminde, M.Ö. 2400' lerde, Lagaş kıralı Entemena ile Uruk kıralı Kinise Dudu arasında gerçekleşen bir "kardeşlik" antlaşma metni şöyleydi:

"Entemena, Lagaş kıralı, tapınak duvarına bu yazının asılmasını emretti: Şu anda, Entemena (Lagaş kıralı) ile Lu-gal.Kinise.Dudu (Uruk Kıralı) kardeşlik antlaşması yapmışlardır."

Bu tablet metninin çoğaltılmış örneğinden 46 adeti, değişik yer ve farklı kazı zamanlarında bulunmuştur. Bu,önem verilmiş, tapınak duvarlarına asılması emredilmiş etkili bir antlaşmaya benzemektedir. Bu tür antlaşmalar yoluyla, 'kardeşleşme'nin, iki birey arasında gerçekleşen bir edim olmaktan daha geniş bir anlam taşıdığı açıktır. Burada, iki temsilci aracılığı ile 'kardeşleşme', iki toplum birime aid olanların tümünün arasında gerçekleşen bir edimdi.

Eski toplumda kardeşleşmenin iki toplum birim arasındaki bir ittifak konusu olarak ele alınıyor olması, 'kardeş' kavramının, ortak bir ana-babaya sahip bireyler arası akrabalık ilişkisi olarak kavranmaya başlanmasından daha önceki bir döneme ait olduğunu ortaya koyuyor. Modern dünyanın hep öyle olduğunu sandığı, ailesel akrabalık kavramları, kadın ve erkek arasındaki evlilik ilişkisi sistemlerinin değişmesine paralel olarak, kadın ve erkeğin ait oldukları toplum birim tarafindan çocukların pay edilme sürecindeki değişimlere göre içerik kazanmış olmalıydı. Mezopotamya ve özel olarak “Sümer” akrabalık kavramlarını kısmen ele aldığımız önceki çalışmalarda, eski toplumun kız ve erkek çocuk paylaşımına, erkek çocuklar arasında 'ilk ve (en) küçük oğul' ayırımına ve bu ayırımın, örneğin miras paylaşımındaki yansımalarına değinmiştik. "Dumu-us" olarak da okunmuş veya tarihte, benzer bir okunuşla kullanılmış bu kavram, şimdi okunan haliyle Dumuzi, aslında erkeğin, evlendiği karısının toplum biriminin elinden çekip aldığı ilk erkek çocuğun sınıflayıcı tanımı idi. (3) Bu, koca (baba) bakımından, başlangıçta, tek evlat, tek oğul olmalıydı. Eski Akado-sammaru topluluklarındaki baba'nın ilk ve tek oğul'unun sınıflayıcı tanımlaması olan Dumu-zi’lerden bir topluluğa ait olanı, Eski Ahit geleneğinde Adam veya Adem haliyle yer almış ve daha sonra da bu kavram 'ilk insan' olarak yorumlanmaya başlanmıştı.

Bu dönemdeki evlilik ilişkilerinden doğan çocukların, koca (baba) toplum birim aidiyetine doğru yol almaları epey zaman almış olmalıdır. Ortak “ana-baba”ya sahip olan bireyler bakımından bile, yakın çağlara kadar, kız çocukların evlat sayısı içinde sayılmaması geleneği, kadın cinsinin küçümsenmesi nedeniyle ortaya çıkmış değildir. Evlatların, ananın yer aldığı toplum birim aidiyetinden koca'nın yer aldığı toplum birim aidiyetine doğru geçişme süreci içinde, hiç olmazsa eski gelenekler bakımından, karısının toplum birim aidiyetinde kalmaya devam ettikleri için, kız evlatlar, koca'nın evladı olarak sayılamazlardı zaten. 'İlk oğul'un ardından artık, giderek hepsi baba'nın evladı sayılmaya başlanmış olan erkek evlatlar bakımından ise, bu kız çocukları, analarının geldiği karşı toplum birim aidiyetindeki muhtemel karıları arasında yer almaya devam ediyor olmalıydılar. Bu dönemde, koca'nın evladı sayılmaya başlanan kız çocuğu, evlenmesi veya cinsel ilişki kurulması koca'nın ait olduğu toplum birim erkeklerine yasaklanmış olan ve sadece yabancı erkeklerle cinsel ilişki ödeviyle yükümlendirilmiş kutsal fahişe olan kız evlattı. Bunlar, çeşitli tapınaklara 'adanmış' olan kızlardı. Eski toplumda erkek ve kız çocuk ayrımının ve bu ayrımların giderek silinmesini süreci yaklaşık olarak böyle gerçekleşmiştir.

Henüz koca'nın evladı sayılmayan kız çocuklarının, özellikle genç kızlık aşamasında, erkek evlatların ('kardeşlerin') karıları olmasının engellenmesi, aşılması en güç geleneklerden biri olmuş olmalıdır. Geleneğe göre, bu kızlar, karşı yanın kadınları olarak, koca’nın ait olduğu toplum birimin erkeklerinin muhtemel karılarıydı. Eski toplum, şimdi artık değişmiş olan yeni evlilik sistemi şartlarında, geçmiste birbirlerine karı-koca olmak 'kaderi' biçilmiş bu evlatların evliliklerinin engellenmesinin yolunu, bu genç kızların yeni aile yapısı içinde, baba ve erkek 'kardeşleri' tarafından aşağılanması, horlanmasında bulmuş görünüyor. Böylece, toplum birimler arası eski kesin ayırımların silinmesine ve onların başka özellikli toplum birimler içinde yeniden yapılanmalarına bağlı bir süreç içinde, kardeşlik kavramı, karşılıklı muhtemel 'karı' veya 'koca'lık özelliğinden giderek uzaklaşmış ve günümüzde, tipik haliyle, iki farklı aileye mensup kadın ve erkeğin çocukları arasındaki akrabalık kavramı halini almış gibi görünmektedir.

Eski toplumda, daha çok, kutsal renklerle ya da coğrafi bir sınırla ayrışmış iki toplum biriminin kadınlarının eş olarak gidecekleri karşı toplum birim erkeklerini 'kardeş' kavramıyla da değerlendirmeleri, kardeşlik ilişkilerinin mantıki bir çıkarımı idi. Bunu Latmos ve Pidasa arasında gerçekleşen, görece geç, kardeşlik anlaşması metninde de görüyoruz. Taraflar karşılıklı evlilik ittifakı kıurma yoluyla “kardeşlik” anlaşması yapıyorlar; bütün bir şehir topluluğu, bir öteki şehrin bütün topluluğunun “kardeşi” ilan ediliyordu. Bunun kalıntısı şimdi bile “kardeş şehir” ilanlarında yaşamaktadır.

Hitit kıraliçelerinin, adeta sistematik olarak, Babil hükümdar kızları arasından seçilmiş olması olgusu, Hitit ve Babil veya onların öncelleri arasındaki eski evlilik ittifakının üst yönetimdeki yansımasını vermektedir. Eğer bir secere incelemesi yapılacak idi ise, bu, kadın ve erkeğin ait olduklari toplum birimler bakımından yapılmalıydı. “Sümer” adı verilen topluluğun, Mezopotamyanın kuzey ve güney yerleşimleri arasındaki, karşılıklı evlilik ilişkisiyle tamamlanan bir çeşit rotasyonel konfederasyon biçimli şekillenmesinin tarihsel devamını, örneğin, evlilik yoluyla gerçekleşen Avusturya-Macaristan imparatorluk yapısına değin izleyebiliriz.

Benzer kardeşleşme küçük Asya ve Mezopotamya kırallarıyla Mısır firavunları arasında da gerçekleşmekteydi. Kahire'nin güneyindeki Tel Amarna'da bulunan çivi yazılı tablet çözümlemelerinde, Amenophis III ve IV (MO.1413-1358) zamanında yürüyen "kardeş"lik antlaşmaları bunu gösteriyor. Mısır Firavunları, Anadolu Hititleri ve Babil hükümdarlarıyla yazışmalarında, kıraliçe ve kırallara bu nedenlerle, daima, 'kardeşim' diye hitap ediyorlardı.

Eski uygulamalara göre, ilgili topluluklar arasındaki kardeşlik antlaşmaları, Kassit veya Babil kıral kızlarından birisinin Firavun'un haremine gönderilmesiyle sağlandığı için, Babil kıralı Karaindaş'ın oğlu Kadaşmansarb-I 'kardeşlik' antlaşmasının bir parçası olarak, bu kez, Firavun'un kızı veya kız kardeşinin kendisine karı olarak gönderilmesini istemişti. Fakat, Kadasmansarp-I, sadece onlardan kız alarak kardeşleşen Mısırlılardan, "Mısır kıralının kızı, bir başkasına asla verilmemiştir" diye sert bir yanıt almıştı. Çünkü, anlaşılıyor ki, eski Mısır, kendi kardeşleşmesini, sadece, “aşağı ve yukarı Mısır” arasındaki karşılıklı evlilik düzeniyle sağlıyordu. Merkezi yönetimin pekişmesine bağlı olarak, bu eski gelenek, Firavunların, artık yeni içeriğiyle, bazan, kendi biyolojik 'kız kardeş'iyle evliliği biçiminde yürümüş gibidir. Onlar bunda ahlaka aykırılık bulmak şurda kalsın, en eski geleneklerden arta kalmış “birleştirici bir kutsiyet” buluyorlardı ve böylece merkezi Hükümdarlık, bir süreklilik sağlamış da oluyordu. (4)

Yönetim düzeni bakımından ise, kardeşleşen iki toplum birimin adına kıral ve kıraliçe evlilikleri, eski toplumun merkezileşme dönemine işaret eder. Fakat daha eski haliyle, iki farklı “Sümer veya Babil” toplum birimleri arasında, kadınlar ile erkeklerin karşılıklı olarak evlilik ilişkisi hakkı anlamına gelen bu kardeşleşme, bir bakıma, basitçe, bir dizi nedenle savaşmak yerine, barış ortamında paylaşım ilişkisi kurmak anlamı taşımaktadır. Bu ittifakların, tarımsal takvimlerle bağlantılı olarak, bahar veya güz'ün veya sadece Mart-Nisan aylarındaki Yeni Yıl törenleri olarak kutlanan 'bereket, bolluk ve üreme' bayramları olarak kutlanması, bu kardeşleşmenin, evlilik ilişkisiyle olduğu kadar, barışçıl ekonomik üleşim ile de bağlantılı olduğunu gösteriyor.

safakacmaz@yahoo.com

(1) Ekrem Memiş - Belleten. (Eskiden almış olduğum bu notlarda, Belleten'in yıl, sayı ve sayfa numaralarını bulamadım. Anımsadığım kadarıyla, 1980' li yıllara ait bir Belleten idi.)

(2) (E. DHORME.Les Religions De Babylonie Et D'assyrie. Page 40)

(3) "Dumuzi", kelime anlamı olarak, yaşayan - gerçek oğul, takip eden döl anlamında ve babanın, başlangıçta tek, sonra da 'ilk doğan', 'büyük oğlu'dur.

Bir “Sümer” kavramı olan Dumuzi, bir süre sonra yerini, Kuzeylilerin, yani yükselen uygarlık olarak Uruk'un (sonradan Babil kanadı) Gılgamış kavramına terk eder. Gılgamış'ın daha önceki hali, Giş-bil-ga-mes şeklindeydi.

Dumuzi-Giş-zida ikilisi; Uruk-Babil geleneğinde Gılgameş-Enkidu halindedir. İslam’ın Lokman Hekimi'nde de Gılgamış motiflerini buluyoruz.

Bütün bunlar bir birey ismi değildi. Altı aylık sürelerde birinin ölüp, ötekinin dirilmesi; yaz ve kış veya güz ve bahar bayramlarıyla ilgili oluşları, Tanrıça İnanna'nın bu 'ikiz'lerden bir ona, bir ötekine göz kırpması; her iki sınıflayıcı kavramın, eski toplumun erkeğinin mirasçı tek oğulunu anlatmasıyla ilgilidir.

Musevilik geleneğinde tanrısal Dumuzi; Adam, Adem ve nihayet “ilk insan” halinde evrilirken, Dumuzi kavramı eski Yunan geleneği ve Anadolu uygarlıklarında Adonis, Atena, Atanois olarak karşımıza çıkmaktadır.

Dumuzi, öte yandan Asurlar ve İsrael oğulları topluluklarında Tammuzi, Temmuz haliyle takvim ayı olarak yaşamaktadır.

Dumuzi-Gişzida veya Gılgamış-Enkidu ikilisi, tanıdığımız en eski 'ikizler'in de sembolüdür. Öte yandan, Enkidu'nun, bağlılık - sadakat anlamındaki Kittu ile ve Gılgameş'in de doğruluk anlamındaki Misaru ile bağı olabileceğini söyleyen Amable AUDIN, herhalde pek yanılmamaktadır. (Archiv Orientalni. Marc 1949, pages 265-276)

Hukuk kavramının Fıransızların dilinde 'sağ yön' (droit) olarak da kullanılması, İslamın “sağ ve sol yandaki melekler” olarak, hesap sorucu ve sevap yazıcılardan bahsetmesi bu eski gelenekle bağlı olsa gerektir.

Eski ve yeni alfabe ve yazım biçimleri üzerine yapılacak karşılaştırmalı bir çalışma, Akado-sammaru kaynaklarında 'isim' olarak okunan birçok kavramın günümüzde yaşayan kalıntılarıyla genellikle kurulamayan bağlarının kurulmasına da katkıda bulunacaktır.

(4) Merkezi hükümdarlığa giden yolda bir tarihsel ara durak olarak karşılaştığımız "Çifte Kıraliyet" sistemindeki evlilik ilişki biçiminde, kırallığa yasal olarak hak kazanan çocuğun hangi birim namına merkezi Kıral ilan edileceği, ittifaktaki toplum birimlerin miras hukukuna çok bağlıdır. Buna göre Baba'nın başlangıçta tek ve sonra da asil mirasçısı, ya kimi eski Türk ve Moğol topluluklarında olduğu gibi 'en küçük şehzede', ya da Sümer-Babil topluluklarında olduğu gibi 'ilk erkek oğul'du. Bu duruma bağlı olarak oluşan Çifte kıraliyet yönetim düzeninde nesilden nesile, iki toplum birim bakımından bir el değiştirme olacaktır. Rotasyonel yönetim; eski toplumun kurduğu akrabalık sisteminin doğasından gelen bir uygulamaydı. Sargon'un, yönetime gelişinin 'Kuzey yönetecek' şiari altında gerçeklestiğini biliyoruz. 'Kuzey', Güney'li Sümer topluluklarına karşı; artık gelişmekte olan Akad'lıların; Babil, Uruk geleneğinin yöresini ifade ediyordu. Üstelik, kişi adı gibi bilinen Sargon, düpedüz, 'Yasal Sar' anlamına geliyordu. Sargon, bir kutsal fahişenin oğluydu ve İsa ve İsa'ya maledilen yasallık özelliğiyle birçok paralellikler taşımaktadır. Burada 'yasallık' ve 'Kuzey yönetmeli' iddialarının ardında, Sümer ve Babil toplulukları arasında kurulmuş eski geleneksel ittifak, bunun rotasyonel yönetim biçimi çağrıştırımı bulunmaktadır. Rotasyonel yönetim ve ittifakın daha eski biçimi, altı aylık süreler halinde çoban ve tarımcı, dağlı ve ovalının; Yaz ve Kış'ın temsilcisi olan Dumuzi'lerin, Gılgamış'ların, Enkidu veya Gişzida'ların ölüm veya dirilim motiflerine değin uzatılabilir.

Mezopotamya kazıları sırasında bay Woolley, Uruk kıralını, Kış kraliyet mezarlığında gömülü bulmuştu. Herkesin kendi toprağına gömülme geleneğinin eski ve köklü oluşu hesaba katıldığında, 'Uruk Kıralı' sanı taşıyan birisinin neden Kış toprağının yeraltı saray mezarında bulunduğunun anlaşılabilir açıklaması, Uruk kıralının Uruk toprağının değil, Kış toprağının evladı kabul edilmiş olmasıydı.

Eski Ahit'te 'Kardeş Karı-Kocalık'

'Kardeş karı-kocalık' tanımlaması şeklindeki 'karmaşık mesele', Eski Ahit'te İbrahim/ Abraham/ Avraham tarafından , karısı Sara'ya, aynı zamanda 'kız kardeşim' diye de bahsetmesi biçiminde devam etmektedir.

Nuh soyundan A(b)(v)raham, karısı Sara'yı, Eski Ahit’te iki ayrı bölümde 'kız kardeşim' diye de tanıtmaktaydı.

Eski Ahit'in ilk kitabı Yaratılış'ın 12. bölümünde, tanrı Yehova (Yeh-Wah/ E-A) tarafından daha henüz 'Ab-ra-ham' kılınmadan önce, sadece Ab-ram, İb-ram, Av-ram iken, karısı Sara'yı, Mısır Firavununa 'kızkardeşim' diye tanıtması şöyle anlatılmaktaydı:

"Avram Mısır'da.

Ülkedeki şiddetli kıtlık yüzünden Avram (Abram) geçici bir süre için Mısır'a gitti.
Mısır'a yaklaştıklarında karısı Sara'ya, "Güzel bir kadın olduğunu biliyorum" dedi, "Olur ki Mısırlılar seni görüp, 'Bu onun karısı' diyerek beni öldürür, seni sağ bırakırlar. Lütfen, 'Onun kızkardeşiyim' de ki, senin hatırın için bana iyi davransınlar, canıma dokunmasınlar."

Avram Mısır'a girince, Mısırlılar karısının çok güzel oldugunu farkettiler.
Kadını gören firavunun adamları, güzelliğini firavuna övdüler. Kadın saraya alındı. Onun hatırı için Firavun Avram'a iyi davrandı. Avram davar, sığır, erkek ve dişi eşek, erkek ve kadın köle, deve sahibi oldu.

Tanrı, Avram'ın karısı Sara yüzünden Firavunla ev halkının başına korkunç felaketler getirdi.

Firavun Avram'ı çağırtarak, "Nedir bana bu yaptığın?" dedi, "Neden Sara'nın karın olduğunu söylemedin?

Niçin 'Sara kızkardeşimdir' diyerek onunla evlenmeme izin verdin? Al karını, git!"
Firavun Avram için adamlarına buyruk verdi. Böylece Avram'la karısını sahip olduğu herşeyle birlikte gönderdiler." (12.Bölüm)

Ab-ram'ın, daha sonra Abraham olarak peygamberlik mertebesine erişmesinden sonra, karısını, 'kızkardeş' olarak tanıtması bir başka bölümde yeniden ele alınmaktaydı:

"İbrahim ile Avimelek.

İbrahim Mamre'den Negev'e göçerek Kadeş ve Sur kentlerinin arasına yerleşti. Sonra geçici bir süre Gerar'da kaldı. Karısı Sara için, "Bu kadın kızkardeşimdir" dedi. Bunun üzerine Gerar Kıralı Avimelek adam gönderip Sara'yı getirtti.

Ama Tanrı gece düşünde Avimelek'e görünerek, "Bu kadını aldığın için öleceksin" dedi, "Çünkü o evli bir kadın."

Avimelek henüz Sara'ya dokunmamıştı. "Ya RAB" dedi, "Suçsuz bir ulusu mu yok edeceksin?

İbrahim'in kendisi bana, 'Bu kadın kızkardeşimdir' demedi mi? Kadın da İbrahim için, 'O (erkek) kardeşimdir' dedi. Ben temiz vicdanla, suçsuz ellerimle yaptım bunu."

Tanrı düşünde ona, "Bunu temiz vicdanla yaptığını biliyorum" diye yanıtladı, "Ben de seni bu yüzden bana karşı günah işlemekten alıkoydum, kadına dokunmana izin vermedim.

Şimdi kadını kocasına geri ver. Çünkü o bir peygamberdir.
Senin için dua eder, ölmezsin. Ama kadını geri vermezsen, sen de sana ait olan herkes de ölecek, bilesin."

Avimelek sabah erkenden kalktı, bütün adamlarını çağırarak olup biteni anlattı. Adamlar dehşete düştü.

Avimelek İbrahim'i çağırtarak, "Ne yaptın bize?" dedi, "Sana ne haksızlık ettim ki, beni ve kırallığımı bu büyük günaha sürükledin? Bana bu yaptığın yapılacak iş değil."

Sonra, "Amacın neydi, niçin yaptın bunu?" diye sordu.

İbrahim, "Çünkü burada hiç Tanrı korkusu yok" diye
yanıtladı, "Karım yüzünden beni öldürebilirler diye düşündüm.
Üstelik, Sara gerçekten kızkardeşimdir. Babamız bir, annemiz ayrıdır. Onunla evlendim.

Tanrı beni babamın evinden gurbete gönderdiği zaman karıma, 'Bana sevgini söyle göstereceksin: Gideceğimiz her yerde kardeşin olduğumu söyle' dedim."
Avimelek İbrahim'e karısı Sara'yı geri verdi. Bunun yanisira ona davar, sığır, köleler, cariyeler de verdi.

İbrahim'e, "İşte ülkem önünde, nereye istersen oraya yerleş" dedi.
Sara'ya da, "Kardeşine bin parça gümüş veriyorum" dedi,
"Yanındakilere karşı senin suçsuz olduğunu gösteren bir kanıttır bu. Herkes suçsuz olduğunu bilsin."

İbrahim Tanrı'ya dua etti ve Tanrı Avimelek'le karısına, cariyelerine şifa verdi. Çocuk sahibi oldular.

Çünkü İbrahim'in karısı Sara yüzünden RAB Avimelek'in evindeki kadınların hamile kalmasını engellemişti" (BÖLÜM 20)

Hangi gerekçelerle kullanılmış olursa olsun, Eski Ahit'in en eski bölümlerinde, Sara, İbrahim'in 'karısı ve kız kardeşi' olarak nitelenmektedir.

Bu akrabalık kavramları, eski dönemin Sümer-Babil akrabalık kavramlarının devamıydı. Abram, sonradan Abraham halini alacak olan dini bir şahsiyet olduğu için, belki de, geçmiş akrabalık kavramlarını kullanmak zorundaydı da. Kurumsal mirası sürdürmek durumunda kalanlar, genel olarak, artık gerçek yaşamdan uzaklaşmış kimi kavram ve kurumları, geçmiş geleneğin sürdürülmesi bakımından, kullanmaya devam ederler.

Eski Ahit'in bu iki bölümünde, Abraham ile Sara arasındaki 'kardeş karı-koca' nitelemesi, yeni ahlaki değerler temelinde, çeşitli gerekçeler eklenerek 'kabul edilebilir' hale getirilmeye calışılmış gibidir. Eldeki Eski Ahit metinlerinde, bu kısımların sonradan gözden geçirilip düzeltildiğini; Sara için 'kız kardeş' kavramının kullanılmasının 'gerekçelendirilmeye' çalışıldığını düşünmek için nedenler var.

Herşeyden önce, 'baba bir ana ayrı' kardeşlik tezi, Eski Ahit'in 11. Bölümünde, oldukça ayrıntılı verilen secere kayıtlarıyla uyuşmamaktadır. Secere kayıtlarında şöyle deniliyordu:

"Terah soyunun öyküsü: Terah; Avram, Nahor ve Haran'ın babasıydı. Haran'ın Lut adlı bir oğlu oldu.
Haran, babası Terah henüz sağken, doğduğu ülkede, Kildaniler'in Ur Kenti'nde öldü.
Avram (Abram)'la Nahor evlendiler. Avram'ın karısının adı Saray, Nahor'unkinin adı Milka'ydi. Milka Yiska'nın babası Haran'ın kızıydı.
Saray kısırdı, çocuğu olmuyordu.
Terah, oğlu Avram'ı, Haran'ın oğlu olan torunu Lut'u ve Avram'ın karısı olan gelini Saray'ı yanına aldı. Kenan ülkesine gitmek üzere Kildaniler'in Ur Kenti'nden ayrıldılar. Harran'a gidip oraya yerleştiler."

Bu soy kütüğünde Sara, sadece, "Terah'ın oğlunun karısı olan gelini" olarak nitelenir. Sara'nın, Terah'ın bir başka kadından olma kızı olduguna dair bir belirti yoktur.

Buna karşılık, Sara'nın, 'kısırlığı' özel bir belirleme olarak yer almaktadır. Eski toplumda, kısırlık biyolojik olduğu kadar, kocasına çocuk vermeyen kutsal kadınları tanımlamak için kullanılmaktaydı. 'Kocasına çocuk doğuran' veya 'kocasına çocuk temin eden' kutsal kadınlara ilişkin hükümlerin anlamlarını Eski Yazılı Yasalarda incelemiştik. Sara'nın, kocasına 'çocuk vermeyen' anlamında 'kısır' bir kutsal kadın olduğu anlaşılıyor. Sara, kendi cariyesi Agar (Hacer)'i Abraham'a sunarak, kocasına 'çocuk temin etmiş bir kutsal tapınak görevlisi' olmalıydı.

Sara'nın öne çıkarılan 'kısırlığı', onun, Eski Ahit'in düzenlenişi sırasında artık gözden düşmüş olan 'kutsal fahişe'lik özelliğini, bir anlamda gizlemeye yönelik olmalıdır..

Eski Ahit'te yer alan 'karı-koca kardeşlik' kavramlarının kullanımı Abraham ve Sara ile sınırlı değildi.(2) Eski Ahit' gibi “kutsal bir kitap”ta;

"Beni dudaklarıyla öptükçe öpsün!
Çünkü aşkın şaraptan daha tatlı.
Ne güzel kokuyor sürdüğün esans,
Dökülmüş esans sanki adın,
Kızlar bu yüzden seviyor seni.
Al götür beni, haydi koşalım!
Kıral beni odasına götürsün."....

gibi "Süleyman'ın İlahiler İlahisi"nde yer alan bu tür 'erotik şarkılar'da, “kızkardeş-erkek kardeş” akrabalık kavramı ile 'karı-koca' olmak arasındaki eşitleme, bunun, genel bir kullanım tarzı olduğuna tanıklık etmektedir.

"Süleyman'in İlahiler İlahisi" arasında aktarılan bir şarkı şöyleydi:

"Erkek:
Ah, ne güzelsin, aşkım, ah, ne güzel!
Peçenin ardındaki gözlerin güvercinler gibi.
Siyah saçların Gilat Dağı'nın yamaçlarından inen
Keçi sürüsü sanki.
Yeni kırkılıp yıkanmış,
Sudan çıkmış koyun sürüsü gibi dişlerin,
Hepsinin ikizi var.
Yavrusunu yitiren yok aralarında.
Al kurdele gibi dudakların,
Ağzın ne güzel!

Peçenin ardındaki yanakların
Nar parçası sanki,
Boynun Davut'un kulesi gibi,
Kakma taşlarla yapılmış,
Üzerine bin kalkan asılmış,
Hepsi de birer yiğit kalkanı.
Memelerin sanki bir çift geyik yavrusu,
Zambaklar arasında otlayan
İkiz ceylan yavrusu.
Gün serinleyip gölgeler uzayınca,
Mür dağına,
Günnük tepesine gideceğim.
Tepeden tırnağa güzelsin, aşkım,
Hiç kusurun yok.

Benimle gel Lübnan'dan, yavuklum,
Benimle gel Lübnan'dan!
Amana doruğundan,
Senir ve Hermon doruklarından,
Aslanların inlerinden,
Parsların dağlarından geç.

Çaldın gönlümü kızkardeşim, nişanlım, (yavuklum),
Bir bakışınla,
Gerdanlığının tek zinciriyle çaldın gönlümü!
Aşkın ne güzel, kızkardeşim, yavuklum,
Şaraptan çok daha tatlı;
Esansının kokusu her türlü baharattan güzel!
Ey yavuklum, bal damlar dudaklarından,
Bal ve süt var dilinin altında,
Lübnan'ın kokusu geliyor giysilerinden!
Kapalı bir bahçesin sen, kızkardeşim, yavuklum,
Kapalı bir kaynak, mühürlü bir pınar.
Fidanların bir nar cennetidir;
Seçme meyvelerle,
Kına ve hintsümbülüyle,
Hintsümbülü ve safranla,
Hintkamışı ve tarçınla, her türlü günnük ağacıyla,
Mür ve ödle, her türlü seçme baharatla.
Sen bir bahçe pınarısın,
Bir taze su kuyusu,
Lübnan'dan akan bir dere.

Kız:
Uyan, ey kuzey rüzgarı,
Sen de gel, ey güney rüzgarı!
Bahçemde es de güzel kokusu saçılsın.
Sevgilim bahçesine gelsin, seçme meyvelerini

Erkek:
Bahçeme girdim, kızkardeşim, yavuklum,
Mürümü topladım baharatımla,
Gümecimi, balımı yedim,
Şarabımı, sütümü içtim.
Kızın Arkadaşları
Yiyin, için, ey dostlar!
Mest olun aşktan, ey sevgililer!

Kız:
Ben uyuyordum ama yüreğim uyanıktı.
Dinleyin! Sevgilim kapıyı vuruyor.
"Aç bana, kızkardeşim, aşkım, eşsiz güvercinim!
Sırılsıklam oldu başım çiyden,
Kaküllerim gecenin neminden."
Entarimi çıkardım,
Yine giyinmeli miyim?
Ayaklarımı yıkadım,
Yine kirletmeli miyim?
Kapı deliğinden uzattı elini sevgilim,
Aşk duygularım kabardı onun için.
Kalktım, sevgilime kapıyı açayım diye,
Mür elimden damladı,
Parmaklarımdan aktı
Sürgü tokmakları üzerine.

(...)

Her satırı “Sümer-Babil kutsal çiftleşme ilahileri”ni; törensel koro şarkılarını anıştıran 'Süleymanın İlahiler İlahisi' parçaları, “kız ve erkek kardeş” akrabalık terimlerini kullanan “erkek ve kadınlar arasındaki evlilik”, cinsel ilişki şarkılarından başka bir şey değildi. Bu şarkılar içerisinde;

"Keşke kardeşim olsaydın,
Anamın memelerinden süt emmiş.
Dışarıda görünce öperdim seni,
Kimse de kınamazdı beni.
Önüne düşer,
Beni eğiten
Anamın evine götürürdüm seni;
Sana baharatlı şarapla
Kendi narlarımın suyundan içirirdim.
Sol eli başımın altında,
Sağ eli sarsın beni.
Ant içiriyorum size, ey Yerusalim Kızları!
Aşkımı ayıltmayasınız, uyandırmayasınız diye,
Gönlü hoş olana dek."

biçiminde daha tanımlayıcı olan aşk şarkıları, 'erkek-kız kardeş' akrabalık kavramları ile anlamdaş olarak kullanılan evlilik, sevgililik, karı-kocalık ilişkilerinin 'üvey kardeşlik' olasılığıyla açıklanamayacak kadar "karmaşık bir mesele" olduğunu göstermeye yeter de artar bile!(3)

Paris

06.10.2004

safakacmaz@yahoo.com

Açıklayıcı Notlar:

(1) Ab-ram ve Ab-ra-ham kavramlarının isim değil, bir dinsel kategori olduğundan bahsetmiştik. Tanrı Yehova, Ab-ram'ın 'ismini' değiştirip, onun artık 'kavimlerin babası' olması anlamında 'Ab-ra-ham' olduğunu ilan ederken bunu açıklıkla ortaya koymaktadır. Tanrı Yehova'nın, Saray'ın 'ismi'ni de Sara olarak değiştirmeyi önemsediği anlaşılıyor.

Öte yandan, Eski Ahit'in değişik versiyonları, Ab-ram'ı, Ab-ram olarak değil, Av-ram ; Abimelek değil, Avimelek.... biçiminde yani B harfi ile V harfini değiştirerek yazıp okumaktadırlar. Kiril alfebesinde B harfi günümüzde de V olarak okunmaktadır. Ruslar, bu okuyuş nedeniyle olsa gerek, Musevileri 'Yevre' olarak tanımlamaktadırlar. Bu kavramın 'Batıdakiler', 'Batılılar' anlamında kullanılmış olduğunu ve Yevropa - Avrupa'nın da bu Batı yön kavramı ile bağlantılı olabileceğini düşünmek mümkün görünüyor. Sümer-Babil tabletlerinde, Martu olarak okunan topluluk 'Batıdakiler' anlamındaydı. Martu veya Marduk'u, Eski Ahit'in Namrut'u kabul edersek, Nemrut yöresi, Sümer ve Babil için gerçekten de 'Batı' idi.

2)Turan Dursun, yetersiz sosyolojik birikiminden ve aslında "genel din kültürü" zayıflığından ötürü (sadece İslam lafzını ve literatürünü bilmek "din bilgisi" anlamına gelmiyor..), "İbrahim'in karısı Sara'ya Kız kardeşim" demesini , onun genel olarak yalan söyleyen birisi olduğuna kanıt olarak kullanmaktan daha öteye geçebilmiş değildir.

Bu yönüyle de, Musevilerin, İslamcıların dinsel zemininde kalmaya devam eder. Tek farkla: Ötekiler bu "yalan"ı olumlarlar ( yani, böylece "Abraham kendini böylece kurtarmış oldu"...gibi takiyyeciliği överler) ; T. Dursun ise olumsuzluk (yalancının biri!) örneği olarak niteler. Ama onlar, "Karım ve kızkardeşim" akrabalık terimlerinin Abraham döneminde Tevrat'ta yazılmış haliyle (Kızkardeşim ve karım!) kullanılmış olabilme olasılığını akıllarına bile getirmezler. Hitit, Anadolu ve Mezopotamya topluluklarının, MÖ. 2000'li yıllardaki akrablık kavramları kullanımı ve evlilik ilişki türlerindeki kuralları ile , onlara çok bağlı "Abraham geleneği" arasında bir ilişki kurma denemesinde bile bulunmazlar. Çünkü, sanki "akrabalık" kavramları "Adem'den bu yana..." değişmemiş ; "evlilik kuralları" eskiden beri aynen şimdiki gibiymiş gibi bakmaya devam ederler... (Turan Dursun için, bkz: Din Bu/2 , "Kuran'a ve Hadislere göre İbrahim "yalan" söyleyebiliyordu.."( sy. 233/234)

Abraham'ın oğlu ve gelini, yani İshak ve Rebekka arasındaki akrabalık terimlerde de, "kısır"lık ve "kızkardeş karım" bağıntılarında Abraham/Sara örneği aynen tekrar edilmektedir.

Akrabalık kavramları...

Bütün varlığı boyunca insan toplumunun en küçük değişmez parçasının, günümüzdeki anlamıyla, baba, ana ve çocuklardan oluşan bir çekirdek aile birimi, (famille élémentaire) (*1) olduğu yönündeki yargı, artık hayli yaşlanmıştır.

Birey ile bir öteki birey ve onların ait oldukları toplum birimlerle bu iki birey arasındaki ilişkileri betimleyen akrabalık kavramları, ilgili toplum birimlerin işleyiş ve üleşim düzenini yansıtır. Bu kavramlar aracılığıyla, bireyler arası karşılıklı hak ve yükümlülüklerin tanımlarını elde etmiş oluruz. Sonuçları, öncelikle evlilik ve miras hukuku olmak üzere, bütün bir toplumsal paylaşım ilişkilerine doğrudan yansıyan akrabalık kavramlarının farklı ifade biçim ve içerik değerleri, toplum birimlerin yapısal bileşimlerini ve varlıklarını geleceğe aktarmalarını sağlayan düzenin ana eksenleri ortaya koyarlar.

Amerikalı Morgan, tarihte akrabalık kavramlarının değişkenliğinden yola çıkarak günümüzün tipik aile sisteminin eski toplumlarda başka biçimler halinde bulunuyor olduğunu basit olgulara dayanarak saptamıştı. Örneğin Morgan, Shoktaw kabilesinde bir erkeğin, halasının oğlu için kullandığı akrabalık terimini, babası ve amcaları için de kullandığını gözlemlemişti. Eğer bizim şu anda kullandığımız kavramlarla ifade etmek gerekirse, bu erkek, sadece babasına değil, amcalarına ve halasının oğluna da 'baba' demiş olacaktı. Buna karşılık o erkek, sadece kendi 'oğlu'na değil, annesinin erkek kardeşinin (yani dayısının) oğluna da "oğul" diyordu. Bizim akrabalık kavramlarımıza göre hem hala'sı ve hem de 'hala kızı' için ise, birlikte, "kızım"sözcüğünu kullanıyordu.

Omaha kabilesindeki bir erkek ise, annesinin erkek kardeşinin (dayısının) oğluna 'dayı' diyor, dayısının kızına ise "anne" diyordu. Bunun yanısıra halasının oğlu için kullandığı akrabalık terimini kız kardeşinin oğulları için de kullanıyordu. Omaha kabilesindeki bir kadın kendi oğlu için kullandığı terimi kendi kızkardeşlerinin oğulları ve halasının oğulları için de kullanıyor, onlara da "oğlum" diyordu.

Akrabalık kavramlarının gelişigüzel seçilmesi söz konusu olmadığına göre, kullanılan bu akrabalık kavramları, aslında eski toplumun evlilik-cinsel ilişki düzeni başta olmak üzere bütün bir toplumsal yaşamın düzenlenişinin ifadeleri idi. Diyelim ki, Shoktaw kabilesindeki erkek, 'kızları' ile evlenme yasağına bağlı olarak, 'kızım' dediği halası ve halasının kızı ile de, gayet doğal olarak, evlilik-cinsel ilişki yasağına tabi oluyordu, çünkü halası ve hala kızı da, o erkeğin 'kızı' idi. Bunun karsısında, 'hala kızı' ile evlenmenin yasak olmadığı bir toplulukta, akrabalık terimlerinin daha değisik kullanılacağı kendiliğinden anlaşılır. Öte yandan, 'anne ile cinsel ilişki yasağı'na bağlı olarak, Omaha kabilesi erkeği, 'anne' dediği dayı kızları ile evlilik yasağı kapsamının içine girmiş oluyordu; dayı kızı ile evliliği meşru görmenin ötesinde, bunu zorunlu kılan bir toplum birimin aynı akrabalık kavramlarını kullanmayacak olduğu açıktır. Şimdi artık nerede ise bütün topluluklarda, anne kavramı sadece bireyi doğuran kadınla sınırlı olarak anlaşılma noktasına ulaşmışsa da, bu durum, bu kavramın bütün tarihte böyle kullanılmış olduğu anlamına gelmiyor. Bireyi doğuran kadının, anne olarak değerlendirilmediği; (şimdiki akrabalık kavramlarına göre) hala'nın anne sayıldıgı bir dönemin yaşanmış olduğunu gösteren kalıntılara sahibiz.

Avustralya yerlilerinin bazılarında "çocuk" sözcüğü iki farklı kelime ile anlatılmaktaydı. Bir erkek veya kadın bu sözcüklerden ilkini kullanarak kendisinin ve erkek kardeşlerinin çocuklarını (yani yeğenlerini) ifade etmekteydi. İkinci sözcük ise bir kadın tarafından kullanılırsa kendisinin ve kız kardeşlerinin çocuklarını tanımlamakta; erkek tarafından kullanılınca da, erkeğin kız kardeşinin çocukları ifade edilmiş oluyordu.

Akrabalık terimlerinin belirgin veya ayrıntılı olmayan yapısı, bu kavramların hedeflediği ilişkilerin, söz konusu topluluğun geçmişindeki önemsizliği ile açıklanabilir. Türklerde amca kızı veya oğlu, hala kızı veya oğlu, dayı kızı ve oğlu'nun bireyle akrabalık ilişkisini belirleyen özel akrabalık terimleri bulunmamaktadır. Buna karşılık, 'kuzin', 'kuzen' gibi doğrudan ayrımlı akrabalık terimine sahip Fıransızlarda, amca ve dayı ile teyze ve hala belirlenimleri, tek kelime olarak, "oncle" ve "tente" sözcükleriyle karşılanmaktadır.

Açıktır ki, akrabalık terimleri de topluluk ilişkilerindeki değişimini, oldukça geriden takip ederler. Eğer anlam değiştirme yoluyla andaki ilişkilere uyum sağlayamamış iseler, bu kavramlar süreç içinde 'garip'leşirler. Türkiye’de bugün "abla, teyze, ana, baba, oğul" gibi kavramlar, gelişigüzel bir şekilde, aralarında (günümüzdeki anlamı bakımından) herhangi bir akrabalık ilişkisi bulunmayan insanlar arasında rahatlıkla kullanılmaktadır. İstanbul'da sokak satıcısı, kavramın şimdiki anlamı bakımından kendisi ile hiçbir akrabalık ilişkisi bulunmayan bir kadın müşterisine "abla, ana, teyze" diye seslenmekte sakınca görmez. Kayseri şehrinde doğmuş olan bir damat, diğer bir şehrin köyünden bir kızla evlenmiş olduğu için, damat, karısının köylülerinin tümünün de 'Kayserili enişte'si olarak değerlendirilir. Türklerde "dayı, dede, baba" sözcükleri de hiç tanınmayan kişilere yönelik bir hitap şekli olarak kullanılmaya devam edilmektedir. Günümüzde, bu kavramlar içerik daralması yoluyla, bireyin en yakın ilişkilerini anlatmak için başvuruluyorsa da, kullanım yaygınlığı, Türklerin geçmiş sınıflayıcı akrabalık dizgesinin varlığına işaret etmektedir. Buna göre, örneğin bireyin annesi, hiç olmazsa, sadece onu doğuran kadın değildi; doğuran kadın kuşağındaki öteki kadınlar da onun annesi idi. Ve en az, onu doğuran kadın kadar anne'si idi. Benzer biçimde, sadece, şu andaki kavramlarla, onun 'kız kardeşi' olanlar değil, bu kuşaktaki bütün kızlar da onun 'kız kardeşi' sayılıyordu. Türklerde bir erkeğin, 'anam, bacım olsun' diyerek bir kadınla kendi arasında cinsel ilişkiyi yasaklama geleneği, böyle köklü bir sınıflayıcı akrabalık ilişkisine dayanmaktadır. Günümüzde, her olur olmaz ilişkide 'ana, bacı' kavramı kullanılıyorsa da, bu, geçmişte, bireyin aidi bulunduğu veya bireyin aidi olmadığı toplum biriminin kadınlarını hedefleyen sınıflayıcı bir terim olmalıydı. Böylece erkeğin, 'ana' ya da 'bacı'sı olarak saptanmış kadınlarla cinsel ilişki, evlilik yasağı kendiliğinden oluşmuş oluyordu. Erkeği, dış evliliğe yönlendiren topluluklar bakımından, kendisinin bütün kadınlarını erkeğe 'ana, bacı' kılmış bir toplum birim, amacına kolaylıkla erişebilir.

Kimi Avrupalı (ve onları yineleyen Türk) uzmanlarımız, bugün tanıdıkları akrabalık kavramlarının, ilk insanlar sayılan Adem ve Havva döneminden beri değişmeden kaldığına öyle bir inançla bağlanmışlardır ki, İstanbul’da, Fas'ta, Managua veya Ulan Batur'da karşılaştıkları ve o an yürürlükte olan akrabalık anlayışına ters düşen tanım türlerini derhal "yalancıktan akrabalık" diye adlandırılan bir sepet içinde toplamışlar ve 'ilkel'ler arasında çalışma yapmaya giden araştırıcının çantasına da, başlığında "yalancı-düzmece-şakacıktan akrabalık" yazan boş kağıtları not alınmak üzere yerleştirmişlerdir.

Eski toplum örneklerinde bu noktada zengin bir dağarcık bulunduğu için, gözlemciler, yolculuklarından büyük olasılıkla koltuk altlarında koca bir dosya ile geri dönüyor olmalıydılar. Örneğin bir Afrikalı kabilede, kızına bir başka köyden içgüvey alan şahıs, damadın "baba"sı konumuna erişir. Bu nedenle de kayınbaba, damadına "oğul" demektedir. Fakat kayınbaba, doğan erkek torununa , 'torunum' diye değil, "adaşım" diye hitap etmektedir. Erkek torun ise, bizim kavramlarımıza göre, dedesine, 'dede' değil "adaşım"; babasına ise tıpkı "adaşı" olan dedesinin kullandığı kavramla "oğlum" demektedir. Bu durumda damat, sadece kayınbabasına değil, oğluna da "baba" diye hitap etmek zorundaydı.

Var olmuş, var ve bozuluncaya değin de var olacak olan bu tip akrabalık kavramlarını, "yalancıktan akrabalık" sepetinde toparlayan bilim adamlarımız gerçekte yalnızca kendilerini aldatmış; toplumsal yapılanmalarının anlaşılması için "ilkellerin" onlara sunduğu geniş çözüm bahçesinin kapısını elleriyle örtmüş olurlar.

Oğluna 'baba' diyen erkek bir iç güveydi ve damat geldiği toplum biriminde, en azından başlangıçta, fazlaca bir güce sahip değildi. Bu tür bir toplulukta kayınbaba'nın yasal mirasçısı, kızının doğurduğu oğul, yani erkek torun idi. Bu torun dede'sinin adı ve yetkilerini olduğu gibi devralıyor ve toplum birim, kendisini sistematik olarak sonraki yüzyıllara devredebiliyordu. Türklerde 'göbek adı' olarak anısı kalan 'adaş dede-torun' ilişkisinde, torun bütün yetkileriyle dede'nin takipçisi ise, anneanne'nin de 'torunun karısı' sayılmış olması gerekliydi.

Eski Türk topluluğunun masallarında, baba, oğlunun beşiğini sallar ve bu ilişkiyi, "ben babamın beşiğini tengir-mengir sallarken" diye tanıtırken, aslında o sırada yürürlükte olan gerçek bir akrabalık ilişkisi dile getirilmiş olmaktaydı. Bazı Türk toplulukları erkeklerinin, hem kayınbabaya ve hem de karısının doğurduğu erkek çocuğa 'baba' dedikleri bir akrabalık düzeninden geçmiş oldukları anlaşılıyor. Eski Türk anlatımlarında yer alan 'gurbete çıkma' motifi, evlilik düzeniyle, erkeğin içgüveyi olması ile bağıntılıdır. Türklerde, oğul'un ana toplum birim aidiyetinden baba toplum birim aidiyetine geçişinin izlerini, Oğuz Kağan destanında da buluruz. Oğul, sembolik kavgalardan sonra, bir ritüel eşliğinde, Kam'ların aracılığıyla, ad'lanır, Oğuz giysisine bürünür ve Oğuz'lanır. Burada, erkeğin, doğacak oğula sahip olabilmek uğruna, 'erkek hamileliği' ve 'erkek lohusalığı' aşamalarından da geçmesi gerekiyordu ki, bu kurumların eski Türk toplumlarında da var olduğu, bilinmektedir.

Bu akrabalık düzeni, giderek damadın oğula sahip olması yönünde ilerlerken, kadının erkek kardeşinin, yani dayı'nın da bir süre 'baba'lık yetkilerini üstlendiği bir aşamadan da geçildiği, Türkler arasında kullanılan 'dayılanmak' sözüyle de doğrulanıyor. Burada 'dayılanmak' deyimi, yeğeni sahiplenmek anlamındadır ve dayı ile yeğen arasındaki, bir tarihsel dönemin eski yakın ilişkilerini anlatmaktadır.

Paris

01.09.2004

safakacmaz@yahoo.com

(1). Bay A. R. Radcliffe-Brown, "Structure et fonction dans la société primitive" isimli eserinde (1968) hala şöyle demekteydi; "L'unité de structure, à partir de laquelle un systeme de parenté est construit, est le groupe que j'appellerai la « famille élémentaire », constituée par un homme, son épouse et leurs enfants, qu'ils vivent ensemble ou non. En ce sens, un couple marié sans enfants ne constitue pas une famille. "

Sümerlerde Süt Akrabalığı...

Eski toplumda süt analığı kurumu, sanılıp söylendiği gibi, "annesini kaybeden" veya "ana sütü az olan" çocukların durumuyla ilgili olarak ortaya çıkmış değildir. "Süt anne" , "süt nine", "süt kardeş" gibi akrabalık kavramları ve "haram-helal süt" yönleriyle İslam’da devam eden "süt akrabalığı" kurumunun yazılı kaynaklarını da Sümer ve Babil kayıtlarında buluyoruz.

Fakat, eski tarih kayıtlarını yeterince değerlendirmemiş Bay A. R. Balaman gibi uzmanlarımız, Avrupa sosyoloji çevrelerinde genellikle hâlâ kabul gören yanlışlara da dayanarak Süt Akrabalığı kurumunu "sanal", "düzmece" veya "şakacıktan kurumlar" kategorisinde tanıtma adetini sürdürmüşlerdir. (Balaman A. R, Evlilik, Akrabalık Türleri-1982- İzmir)

"Süt analığı" ve bundan doğan "süt kardeşliği", eski toplumda "sanal" veya "şakacıktan" bir akrabalık kurumu değildi. Süt akrabalığı oluşması halinde ilgili taraflara (sünnet kirveliği kurumunda da olduğu gibi) peşinen evlilik yasakları doğuyor olması, bu kurumun, eski toplumda, en az ‘kandaşlık kurumu’ kadar önemli olduğunu ve "süt akrabalığı" ilişkisini kullanan toplumların tarihinde "kandaş"lıkla aynı rolü oynamış olduğunu göstermektedir.

Süt akrabalığı, eski toplumda, doğuran gelin’e oğul’u emzirme yasağıyla birlikte, bu ilk oğulun baba toplum birimine geçişinin önündeki bir engeli kaldırmış olmalıdır. Halaların veya baba toplum birim tanrıçalarının kutsal "süt analığı" yoluyla ilk oğul, baba toplum biriminin parçası haline geldiği için, şimdiki "süt kardeşleriyle" evlilik (cinsel ilişki) yasağına tabi olur. Aralarında hiç bir "kan bağı" bulunmayan, yani "kandaş-karındaş" olmayan kız ile erkek çocuğun, emziren ortak bir ana aracılığıyla süt kardeşi olur olmaz evlilik yasağına tabi olmalarının anlamı buydu.

Sümer-Babil toplumunun bu "ilk oğul"u, eğer, onu "doğuran gelin" tarafından emzirilseydi, adaş dede-dayı toprağının aidi olarak kalmaya devam edecekti. Dolayısıyla da, baba toplum birimine ait kadınlar üzerindeki evlilik hakkını sürdürmüş olacaktı. Bu ise, artık baba toplum birimine ait sayılan bu oğul bakımından, yürürlükteki akrabalık sisteminin yıkımı demekti. Bu akrabalık sisteminde, damat ile gelinin ait olduğu toplum birimler, kendi kadınlarını, sadece karşı yanın erkeklerine vermekle yükümlüydüler. Eski toplum, Dumu-zi döneminde, en azından ilk oğul’un, baba toplum birimine ait sütle beslemesini sağlayan süt analığı kurumunu oluşturarak, oğul’un ana’lığına, süt veren kadını geçirmişti. Bulgu ve kalıntılar eski toplumun bu dönemdeki gelin’e, bu nedenlerle, doğurduğu çocuğu emzirmeyi yasaklamış ve ilk oğul’un anası saymaktan vazgeçmiş olduğuna işaret ediyor.

"Süt ana"lık kurumu, şimdi, "sanal", "düzmece" veya "şakacıktan" sanılan bütün akrabalık kavram ve kurumları gibi, tarihteki gerçek ilişkilerin artık genellikle işlevsiz kalan kalıntılarından başka bir şey değildir. Türklerde de olduğu gibi, sokakta gördüğü ve tanımadığı birisine "ana"lık, "bacı"lık, "dayı"lık, "baba"lık dağıtan Asya, Afrika ve Amerika’nın bütün "şakacı" toplulukları, bu tür sınıflayıcı kavramlarda, eski gerçek akrabalık düzeninin anısını yaşatırlar.

Süt akrabalığı kurumu eski toplum bakımından sonuçları ciddi yükümlülükler doğuran gerçek bir kurum olduğu için Hammurabi, özel bir hükümde şöyle yazdırmıştı:

§ 194 - Eğer bir adam, evladını süt anaya verir, o evlat süt ananın elinde ölürse ve süt ana, (ölen bebeğin) babasının ve anasının haberi olmadan ikinci bir çocuğu (emzirmek için) alırsa, bunu ispat ederlerse, (ölen bebeğin) babasının ve anasının haberi olmadan ikinci bir çocuğu bağrına bastığı (emzirdiği) için (süt ananın) memelerini keseceklerdir. (Hammurabi Yasası)

Bu hükümde tanımlanan suç, süt ananın, emzirdiği evladın ölmesine yol açması vb. değildir. Süt ananın memelerinin kesilmesine yol açacak şiddetteki suçu, ölen bebeğin ana ve babasının iznini almadan bir başka çocuğun da "süt anası" olmasıdır. Eski toplumda bu davranış ciddi bir suçtur; çünkü süt ana, ölen çocuğun ana, baba ve kardeşlerini, onların bilgi ve onayları olmadan, emzirdiği ikinci çocuk üzerinden başkalarıyla süt akrabası haline getirmekteydi. Bu ise her iki tarafın, nesiller boyu devam edecek bir evlilik yasağı kapsamı içine girmelerine yol açıyordu.

Süt analık kurumu, Mezopotamya veya Turuva’da, giderek köle kadın veya dadıların yükümlülüğüne doğru evrim göstermişse, bu, bütün kurumların tarihte bozulmaya uğramaları gerçeğinin yanısıra, yeni bir evlilik yasağı sıkıntısının, en küçük ölçülere ancak bu köle kadınlar kanalıyla düşürülebileceği içindir de.

09.02.2004

***

teşekkürler..

sayın safa kaçmaz. son astığınız yazılar oldukça önemlidir.. .. bu konulardaki düşünce sistematiğime büyük katkın sağladınız.. bu anlamda teşekkür ederim
bu konularda kendimi.., belirli perspektifi yakalamış kabul ediyorum.. ama bilgi anlamında yeterli donelere ve derinliğe sahip değilim.. katkı oldu.. tekrar teşekkür ederim..

bu arada da..belirtmek isterim..

(((Bütün bu toplumsal görüngüler, "analık hukuku", "babalık hukuku" gibi, günümüzde artık yetersiz sayılması gereken kavramlar yoluyla açıklanamazlar.))

marksizm temelli klasik ana ve baba hukukları ve bu anlamda da.. sınıfsal-sermayesel temelli olarak bakmıyorum..
bu konbuda bir tek engelsin kitabı vardır o da.., morgan üzerinden yazmıştır..
morgan..; amerika yerlilerini ve pasifik toplumlarını incelemiştir.. ama morgan da bu konuda dar ve günündeki kavramlar temelinde bakmış tanımlamalar yapmıştır..

bence..;
ana hukuku denilen işleyiş.., ortak mülkiyet temelli olmakla beraber.. baba hukukuna geçişe kadar tamamen ortak mülkiyet ve bu anlamda toplumsal sosyal-yaşam (gelenek-akrabalık-vs) hukuku temelinde işlememiştir..

baba hukuku ve özel-mülkiyet işin son aşaması da değil.. değişimin başlangıç aşamasıdır..
açıklarsam..
özel-mülkiyetçi toplumsal yaşam ve bunun sosyal işleyişi ana hukuku zamanında yerleşmiştir..
baba hukuku ise işin üst yapıdan alta doğru sistemli değişimin sürecidir..
tek tanrılı dinlerin başlangıcı ile bu hukukun ve sistemin başlangıcı zamandaş ve paraleldir..

bunun dışındakiler geçiş aşamaları ve çatışmaları ve karmaşalarıdır..

dilerim bu noktayı açığa kavuşturmuş olacağım..

kısaca..,
ana hukuku ve karşısında baba hukuku gibi bir ayrım ve sahiplenme-red etme mantığım yoktur..

bir toplumsal yapıda..; mülkiyet ve sömürü değişimleri ve gelişimleri..., ile sosyal yaşam aynı paralellikte gitmez..
sosyal kurallar ve hukukların ve de sisteminin değişimi daha uzun karmaşık ve çatışmalı süreçlerle kendi özgünlüğündedir..

sevgi ve saygılarımla..

"Kardeşlik" İlişkisinin Eski Belirleyicileri

Sayın Suat dostumuzun yazdıklarında doğru yanlar olduğu gibi, açıklanıp düzeltilmesi gereken yanlar da bulunuyor.

Bunların hepsi içinde bir anda kaybolmaktansa, adım adım konuları ele alalım.

Ortaya çıktığı andan itibaren değişmeden kalan bir akrabalık kavramı bulunamayacağında hem fikir olmalıyız.Sokakta gördüğümüz bir kadına "anne", "teyze", "hala", "kardeş" diyor isek, bu kavram bize, sadece geçmişte atalarımızın, şu andaki bizden daha değişik bir akrabalık ilişkileri içinde bulunmuş olduğunun birer işaretini verir.Dolayısıyla, atalarımızın "teyze,"anne", "hala","kardeş" algısı ve bu kavramların onlara yüklediği hak ve sorumluluklar, günümüzdekilerden farklı olmalıydı.

Eski toplumu derinlemesine inceledikçe, onlar arasında olan evlilik yasak ve-ya yükümlerinin sadece, kandaşlık- karındaşlık ilişkileri yoluyla belirlenmediği gayet net bir şekilde ortaya çıkmaktadır.

Kandaş-karındaş olmadıkları halde, süt kardeşler arası evlilik yasağı bulunması; sünnet kirveleri arasında evlilik yasağı bulunması,eski toplumda bu tür yollarla da "kardeş" olunmuş olduğunu göstermektedir.

Latmos ve Pidasa şehirleri arasında ortaya çıkan bir anlaşma metni, İsa'dan Önceki dönemin Anadolu toplumları arasında, "ilan etme" yoluyla "kardeşleşme" sağlanabildiğini ve "kardeşleşen" şehirlerin, "kardeş" ilan edilmiş bireyleri arasında bir evlilik ilişkisinin sadece mümkün değil, yasal zorunluluk olduğunu göstermektedir:

[...aralarında evlenme yoluyla akrabalık tesis etmeleri için, hiçbir Latmoslu bir başka Latmosluya kızını vermemeli veya (bir Latmosludan) kız almamalı ve hiçbir Pidasalı bir Pidasalıya da kız vermemeli veya almamalı, altı yıl süreyle Latmoslu Pidasalıya ve Pidasalı Latmosluya kız verip almalı... ]

Böylece bu iki şehir arasındaki "kardeşleşme" kararı, "kardeş karı-koca"lık ilişkisinin yolunu açmış olmaktadır. Doğal olarak bu "kardeşlik", kan veya karındaşlıktan doğan bir kardeşlik değil, ilan etme yoluyla sağlanmış bir kardeşlikti. Abraham'ın Sara ile, oğulları İshak'ın Rebekka ile "kızkardeş karım" akrabalık tanımlaması muhtemelen böyle bir akrabalık ittifakı ilişkisine dayanmaktaydı.

Konu üzerinde sağlıklı bir şekilde ilerleyebilmek için, Latmos ile Pidasa arasındaki ittifak belgesini ve bu konudaki yorumlarımı ayrıca yayınladım.

Umarım yararlı olacaktır.

Dostlukla

Safa Kaçmaz
TOPLUM VE TARİH

açıklama ve sorular

sayın safa kaçmaz..
((Sayın Suat dostumuzun yazdıklarında doğru yanlar olduğu gibi, açıklanıp düzeltilmesi gereken yanlar da bulunuyor.
Bunların hepsi içinde bir anda kaybolmaktansa, adım adım konuları ele alalım.))

bu dediğinize kesinlikle katılıyorum.. ve bu anlamdaki verisel katkılarınızdan da.. büyük oranda katkı alıyorum..

yanlış algılamış olmamak için izninizle.., bazı söylemlerinize dair sorular soracağım..

((Ortaya çıktığı andan itibaren değişmeden kalan bir akrabalık kavramı bulunamayacağında hem fikir olmalıyız.Sokakta gördüğümüz bir kadına "anne", "teyze", "hala", "kardeş" diyor isek, bu kavram bize, sadece geçmişte atalarımızın, şu andaki bizden daha değişik bir akrabalık ilişkileri içinde bulunmuş olduğunun birer işaretini verir.Dolayısıyla, atalarımızın "teyze,"anne", "hala","kardeş" algısı ve bu kavramların onlara yüklediği hak ve sorumluluklar, günümüzdekilerden farklı olmalıydı.))
bilincimi derinlemesine açan..: ilk bulgum .., yukarıdaki tespit-önerinizdi..
1- insan topluluklarının sosyal-siyasal yaşamına hukuksal içerik veren ilk sistem akrabalık ilişkileri ve tanımlarıdır..
2- insanın insan ve insanlar karşısında ve o insanında toplum içersinde ..ki.., yerini görevlerini vs. belirleyen olgu bu akrabalık sistemi idi..
3- toplumsal iç ilişkiler ve de diğer canlılar la(insan ve herşey) ilişkiler değiştikçe.., bu akrabalık işleyişi-tanımları ve içerikleri de değişikliğe uğramıştır..
ulus-devlet ve ulus ikilisi temelindeki son.., üst ve hukuksal "akrabalık" tanımı da kendi sürecinin bir yaratımıdır.. eskiden gelen.., kalan vs. diğer olgular ise tarihsel süreç içindeki bu mutasyonun direnen.., kalan ve daralan.., vs. olgularıdır..
4- kapitalist modernite bilimi!! bu anlamda halk-aşiret-aile vs. gibi geniş-dar.. olguların üstüne bu vatandaşlık-yurtdaşlık ve de ulusculuk kavram ve işleyişlerini koymuştur.. diğerlerini ise...; ya kendi hukukana uygun hukuk olarak düzenlemiş .., yada sosyal bir varlık olarak zımmen kabüllenmiştir..

((Eski toplumu derinlemesine inceledikçe, onlar arasında olan evlilik yasak ve-ya yükümlerinin sadece, kandaşlık- karındaşlık ilişkileri yoluyla belirlenmediği gayet net bir şekilde ortaya çıkmaktadır.))

karındaş olma yada akraba olma yada bşr topluluk oluşturma.. vs. gibi gelişmelerdeki.., ""evlilik(ki önceleri bu tanım bilinmezdi.., buna üreme ilişkisi demeliyiz)"" yasağını tekil olarak ele almayan biriyim.. bu iş olayın bir ayrı işleyiş yanıdır.. asıl olarak ortaklaşma işlevi taşır.. ve paylaşımdan üretime ve sosyal yaşam ilişkilerine kadar bir çok olgu asıl temel olandır..

karındaşlık..; bilindiği gibi sürü aşamasınındaki toplumsal ortaklaşmanın..; bir sosyal-ekonomik yaşam kural-hukuklarını içeren siyasal bir üst aşamasıdır..
yazılı tarih öncesi olduğundan bu noktada.., süregelen bazı söylenceler ve kut törenler vs. yolu ile bunları "var"sayıyoruz..
örneğin.. bir dişi topluluğu(sürü.. şebeklerin bazı türlerinde hala vardır).., içinde tutulan erkek yavru ve dışardan kabül edilen erkek ile oluşmuş da olabilir.. ben bu anlamda aynı karından(rahimden) noktasında takılı değilim.. ama bu bir net tanımlamadır..

kısaca ilk başlangıç bu anlamda ifade edilir..
sizin kandaş-süt kardeş vs. gibi örnekleriniz sonraki aşamalardır.. (bence)

((Kandaş-karındaş olmadıkları halde, süt kardeşler arası evlilik yasağı bulunması; sünnet kirveleri arasında evlilik yasağı bulunması,eski toplumda bu tür yollarla da "kardeş" olunmuş olduğunu göstermektedir.))
pasifik adaları ve afrika topluluklarında bu örnekler görülmüş ve kayda alınmıştır..

ama ritüelleri de bilinir..
* belirli bir karındaş tanımı ile oluşmuş bir topluluğun bir başka belirli bir karındaş tanımı ile oluşmuş toplulukla ortaklaşma ilişkilerini ifade eden işleyiştir..
* bazı yerlerde yeme ve çifleşme(evlilik tanımını kullanmıyorum bu aşama da yoktu) yasağının yeme noktasında ayrıştığı da görülür.. yani "yasak yiyecek takası
yapılırken.., çifleşme yasağının devam ettiği de görülür.. ama genel olarak her iki yasak da geçerli idi..

* bu tür ortaklaşmalar bozulma eğilimi de taşırdı.. olası bir olay üzerine karşılıklı ithamlarla bozulabilirdi.. ama asıl topluluklar asla bozulmazdı..

kısaca..;
buradaki "kardeş" tanımı ile aynı karından gelmenin tanımı aynı içerik ve işlevsellik taşımaz..
biri bireyler arasında.., kesin net kalıcı ve "doğal olarak görülen bir ortaklaşmadır.., diğeri ise bir toplumsal ortaklaşmadır..

örnek verdiğiniz iki şehir arasındaki son biçime gelince..,

sanırım önceleri kardeş(sütkardeş) tanımı ile ortaklaşmış iki ayrı toplumsal yapının sonradan aralarındaki çifleşme yasağını kaldırıp.., çapraz-eşleşme vaya yarımların birliği(fratri) olarak yeniden düzenlenmesidir..
elbetteki bu tür ortaklaşmalarda.., çifleşme serbestliği seçilen kabileler ile sınırlıdır.. ama dışarıya da kapalı değildir.. yani bir yabancı(esir) geldiğinde bu yasak olmazdı..
buradaki asıl olan döl almadır.. bunun bilinçde olup-olmaması ayrıdır.. üreme kızışması doğal biyolojik olaydır.. başladığında sosyal bir yasak olmaz.. ama insan toplulukları bunu bir hukuk içinde sınırlamışken amaçları bu temelde değil.., sosyal yaşamdaki ortaklaşmalar ve işlevselliklerle ilgili idi..

karındaş kardeşliği ile bu tarz.., iki ayrı toplumun "kardeşliği" ayrıdır.. birinde mülkiyet olgusu nettir.. diğerinde iki topluluğun kendi iç işleyişleri ile birbirleri arasındaki işleyişlerinde farklıdır..
bence.., bu anlamda mülkiyet temelli yaşamı örgütleme eksikliklerinden yada geliştirilememesinden dolayı.., ortaklaşmalar bozulma yaşamıştır..
bu noktada çalışmalarım var.. aktaracağım..

saygılarımla

not..;
latmos ile pidasa arasındaki ilişki ile ilgili yazınızı okuyacağım.. ama bir şeyi de belirtmek isterim..

bu anlaşmadan önce.., her iki kent daha önce ne idi bunu atlamamak gerekir.. ve de bu ilişklerin göçebe aşaması ile yerleşiklik aşaması temellerinde farklılıkları da önemlidir..