"PKK Silah Bıraksın' Çağrıları Üzerine
Böyle Buyurdu Devlet ve Böyle Buyurdu ’Barışın Elçisi’ Devletler,
Millet Vekilleri, Yazarlar ve ’Sivil Toplum Örgütleri’: PKK Silah Bıraksın!
1984 tarihi yalnızca Eruh ve Şemdinli baskınlarının yapıldığı tarih değil, aynı zamanda Türk devletiyle PKK arasındaki gizli ve gayri resmi görüşmelerin de başladığı tarihtir.
1993 yılı itibariyle ise bu görüşmeler daha aleni yapılmış ama bu görüşmelere resmi bir sıfat verilmemiştir. Yirmi beş senedir silahlı savaş da, PKK ile Devlet arasındaki gayri resmi görüşmeler de devam etmektedir.
“Çözüm” için devletin ileri sürdüğü şart hiçbir dönem değişmemiştir: “Çözüm için önce PKK silah bıraksın.”
Devletin ileri sürdüğü bu şart, çözüm isteyen bir gücün ileri süreceği bir şart değildir, olamaz da. Savaş kanununda bir gücün karşı güce tek taraflı silah bırak demesinin anlamı, ‘teslim ol’ demektir.
Kürtlere teklif edilen şudur: “Teslim olun ve kaderinizi devletin ellerine bırakın.” Öyle ya, eğer Kürtlerin eşitlik istemeleri onların yararına bir şey ise, onu da devlet düşünür ve karar verirdi! Zira bu devlet her şeye kadir bir devlettir.
Bir zamanların meşhur Ankara Valisi Nevzat Doğan ne diyordu karşısına getirilen Osman Yüksel Serdengeçti'ye:
"Ulan öküz Anadolulu! Sizin milliyetçilikle, komünizm ile ne işiniz var? Milliyetçilik lâzımsa bunu biz yaparız. Komünizm gerekirse onu da biz getiririz. Sizin iki vazifeniz var:
Birincisi, çiftçilik yapıp mahsul yetiştirmek. İkincisi, askere çağırdığımızda askere gelmek." (3 Mayıs 1944)
Nevzat Doğan’ın 1944 yılında söylediği bu sözler, Türk devletinin kuruluş manifestosunun temelini ifade etmekteydi ve bu anlayış 1923’de de aynıydı, 1944’de aynıydı, bugün de aynıdır. “Devlet ne eylerse doğru eyler.”
Egemen ve sömürgeci bir güç olarak devletin bu şekilde düşünmesinde şaşılacak bir yan olmadığı muhakkaktır. Dolayısıyla da bu tartışmanın muhatabı devlet değildir.
Bu tartışmanın asıl muhatabı, Kürtler ile eşitlik temelinde bir arada yaşamaktan ve Kürtlerin haklılığından dem vuranlardır.
“PKK Silah Bıraksın!”
Böyle buyuruyor barışsever, Milletvekilleri, Yazarlar, Akademisyenler ve Sivil Toplum Örgütleri:
"PKK 'aktif savunma' dediği tarzdan vazgeçmeli, tek yanlı ateş keserek, barış tavrı ve dilinde devam etmelidir. Aktif savunmadan vazgeçmek demek, silahları gömmek demek" (Ufuk Uras: 23.06.2010)
"Türk Silahlı Kuvvetleri operasyonları durdurmalı, PKK'nın da silahları bırakması gerekir." (Hasip Kaplan: 23.06.2010)
Evvela şunu belirtmekte fayda var ki, ‘PKK silah bıraksın’ diyenler, Kürt halkını Türk halkının ve Türk devletinin bir parçası olarak görmeye devam etmektedirler. Dolayısıyla da Türk devletinin Kürdistan’daki varlığını işgalci bir güç olarak değil, bir ‘güvenlik’ gücü çerçevesinde mütalaa etmektedirler.
Bu bakış açısı, sömürgeci devletin bakış açısıdır ve bu bakış açısından kopamayanlar, ne derece iyi niyetli olursa olsunlar, isteseler de Kürt halkının kurtuluşuna hizmet edemezler.
Bu savaşın nasıl ve hangi koşullarda nihayetleneceğini tartışabilmek ve gerçekçi önerilerde bulunabilmek için, öncelikle savaşın niteliğini doğru tespit etmek gerekiyor.
Bu savaş bir halkın ‘demokrasi’ savaşı mıdır yoksa sömürge bir halkın sömürgeci güce karşı savaşı mıdır?
Bu savaşı bir ‘demokrasi’ savaşı, dolayısıyla da Türkiye’nin bir iç sorunu olarak görüyorsanız, haklı olarak diyebilirsiniz ki: “Artık demokratik mücadelenin koşulları mevcuttur, dolayısıyla da bu koşullara uygun araçları devreye sokmak daha isabetli olacaktır.”
Yok, eğer bu savaşı bir ülkenin iç sorunu olarak değil de, sömürge bir halkın bağımsızlık sorunu olarak mütalaa ediyorsanız -ki biz bu şekilde mütalaa ediyoruz-, bu durumda bu savaşın bir iç meselenin ürünü olmadığını, bir ‘demokrasi’ sorunu olmadığını, dolayısıyla da Kürtlerin silahsızlanmasını istemenin Kürtleri teslim olmaya davet etmek anlamına geldiğini söylersiniz.
Evet, Kürt halkı Türk halkının ve Türk devletinin bir parçası olmadığı gibi, bu savaş da bir ‘demokrasi’ ya da ‘demokratikleşme’ savaşı değil, sömürge bir halkın bağımsızlık savaşıdır.
Tam da bundan dolayıdır ki Kürt halkı, işgalci bir orduya karşı kendi öz örgütlerine ve öz savunma güçlerine ihtiyaç duymuş ve bu güçleri oluşturmuştur.
Eğer Kürtler ayrı bir halk ise, bu durumda Kürt halkının kendi iradesiyle bir parçası olmadığı Türk devletini de Kürtlerin de devleti olarak görmek ve Kürtlerin yaşadığı coğrafyayı Türk Misak-i Milli sınırları içerisinde görmek kimsenin haddine düşmez.
Ya Kürtleri Türklerin ve Türk devletinin bir parçası olarak, dolayısıyla da Türk devletinin ve onun silahlı-silahsız örgütlerinin varlığını Kürt halkının güvenliğinin bir gereği olarak görürsünüz, ya da Kürtlerin Türklerin bir parçası olmadığını, Kürdistan coğrafyasının da Türk Misak-i Milli projesinin bir parçası olmadığını, dolayısıyla da Türk devletinin Kürdistan’daki varlığının işgalciliğin bir gereği olduğunu teslim etmek zorundasınız.
Bu mesele ile ilgili üretilen ya da üretilecek olan diğer söylemler meselenin bulandırılmasından başka bir şeye hizmet etmez.
Yok, efendim ‘biz etle tırnak gibiyiz”, ya da ‘yüz yılardır bir arada yaşamış, kız alıp vermişiz’ türünden paketlenmiş söylemlerin gerçeklikle örtüşür yanı yoktur.
Zira Kürtlerle Türkler yüzyıllardır bir arada yaşamıyorlar, bunun adı bir arada yaşamak değildir. Doğrusu şudur, Kürtler yüzyıllar boyunca Türklerle bir arada yaşamaya mecbur edildiler.
“Kız alıp verme” meselesine gelince, bu, tarihte hep başvurulmuş bir yöntemdir ve bunun öyle övünülecek yanı yoktur. Kadınlar her daim örtülü ya da açık savaşların, ittifak oluşturabilmenin ve bir halkı asimile etmenin aracı olarak görülmüştür; Bu savaş ve asimilasyon stratejisinden Kürt halkı da kurtulamamıştır.
Kürdistan ayrı bir ülkedir, Kürtler ise ayrı bir Halktır
Evet, Kürdistan ayrı bir ülkedir ve günümüzde Türklüğün ve uluslararası güçlerin işgali altındadır. Devletler, silahlı güçlerini oluştururlarken, bunu, ‘ülkenin ve halkın güvenliği’nin olmazsa olmazı olarak açıklarlar ve bunun en meşru hakları olduğunu ilan ederler. Her ülkenin bir olmazsa olmaz olarak kabul ettiği bu hukuk, kendi içinde tutarlı değildir. Bu hukuk devletlerarası ilişkilerde eşit işlemediği gibi, devletsiz halklar için hiç mi hiç işletilmez. Bu da demektir ki devletlerin silahlanmasının temel nedeni ülkenin ve halkın güvenliği değil, sermayenin güvenliğinin sürekliliği ve yayılarak çoğalma ihtiyacıdır.
Örneğin ABD, kendi güvenliği için her türlü silahlanmayı kendi hakkı olarak görürken, İran’ın silahlanmasını bir savaş nedeni olarak ilan etmekte ve onun silahlanmasını engellemek için onu tehdit edebilmektedir.
Söz konusu olan Kürdistan gibi devletsiz ülkeler ve halklar olduğunda ise bu hukuk hiç mi hiç işlemez.
Devletsiz halkların silahlanması hiçbir biçimde meşru kabul edilmez ve yasadışı ilan edilir.
Demek ki uluslararası hukuk, esasen ulusların değil, egemen olan devletlerin hukukudur ve bu hukuk, devletin gücüne göre işletilmektedir. Bu da demektir ki bu hukuk güçlü olanların hukukudur, daha doğru bir ifadeyle, güçsüz olanların dışarıda bırakıldığı bir hukuktur.
Türkiye’deki ya da uluslararası alandaki ‘barışseverler’in ‘PKK silah bıraksın’ demelerinin asıl nedeni, bu güçlerin egemenlerin hukukuna ve bu hukukun dayandığı değerlere bağlı olmalarıdır.
Eğer aksi olsaydı şunu söylemeleri gerekiyordu: “Devleti olmasa da Kürdistan bir ülke, Kürtler de ayrı bir halktır. Nasıl ki devletli ülkelerin kendilerini savunma haklarının bir gereği olan savunma güçleri varsa, Kürt halkının da öz savunma güçlerinin olması onun en tabii hakkıdır.
Eğer gayri meşru bir şey varsa, oda Kürdistan’daki işgalci güçlerin varlığıdır. Öncelikle yapılması gereken, işgalci gücün silahlarıyla birlikte Kürdistan’ı terk etmesidir. Kürtlerin kendi öz savunma güçlerini tasfiye edip etmeyecekleri Kürtlerin kendi meselesidir. Sömürgeci güçlerin işgali devam ettiği sürece Kürt halkının güvenliği açısından kendi öz savunma güçlerini zinde tutması hem onun en doğal refleksi, hem de en zaruri ihtiyacıdır.”
Evet, Kürtler ayrı bir halk, Kürdistan ayrı ve işgal altında olan bir ülkedir. Kürtleri silahlanmaya zorlayan kendi güvenlikleri ve tehdit altında olan varlıklarıydı.
Eğer Kürtler bugün tarih sahnesine bağımsız bir güç olarak çıkabildilerse ve Türk cephesi Kürtlerin bir halk olduğunu zımnen kabul edip, adını ‘Kürt Sorunu’ olarak koysa bile ve bu mesele tartışma noktasına gelmişse, bunun en önemli nedeni Kürt halkının kendi öz örgütlerine, silahlı öz savunma güçlerine sahip olmasıdır.
Kürdistan’daki işgal ve Kürt halkı üzerindeki Türk işgali devam ettiği müddetçe de, Kürtlerin biricik güvencesi kendi öz savunma birlikleri olmaya devam edecektir.
Ne vakit ki Kürtler kendi geleceklerini kendileri tayin etme aşamasına gelirler, mevcut savunma örgütlerini ne yapacaklarına kendileri karar verirler.
Aksi halde bugün Kürt halkından silahsızlanmasını talep etmek, onu savunmasız bir şekilde savaş alanına çağırmak demektir.
Aydın Valisi Hüseyin Avni Coş’un bir demcinde “Devlet silah bıraksın’ dediğini iddia eden MHP, bu açıklamaya şöyle tepki göstermişti:
“Devletten bunu istemek demek, devlete teslim ol demektir.”
MHP, devletin çıkarları açısından meseleye baksa da, savaş gerçeğini iyi kavramış ve savaş meydanındaki güçlerden birine ‘silah bırak’ demenin ne anlama geldiğini gayet net bir biçimde ifade etmiştir.
Peki, ya Kürtlerle kardeşlikten dem vuran ve Kürtlerin dostu olduğunu söyleyen güçler, bunlar savaşın kendi gerçekliğini kavramaktan uzak oldukları için mi, yoksa bu savaşın nedenleri ve niteliği konusunda devlet düşüncesinden kopmamakta ısrar ettikleri için mi Kürtleri silahsız savaş alanına davet etmektedirler?
- rozsa ağ günlüğü
- Yorum yazmak için giriş yapın veya kayıt olun
