Tarihte ve güncelde harf çalmak

'Abdurrahman Bey Kürd ve Türk lisanile gazete çıkaracak ise de hurufatı ve mürettibi yoktur. Hurufatı Mancester'den ve mürettibi Marsilya'da Ermeni gazetesinin mürettibini elde etmeye çalışıyor. İsmi Nişan Sironyan'dır. Kulunuz min gayri had ve liyakat efendimizden bir emir alacak olursam hurufatının satışını tehir ettiririm. Yazıları birbirine karıştırıp nerede olduğunu iyice bilirim (...) 15 Temmuz 1900. Mihri kulunuz.' ( Ahmet Bedevi KURAN, İnkılap Tarihimiz ve Jön Türkler)

Yukarıdaki alıntı, bir muhbirin padişah Abdülhamit'e yazdığı mektuplardan bir bölümdür. 'Mihri kulunuz' diye kendini takdim eden muhbir, Avrupa'da yaşayan Jön Türklerin gazetelerini engellemek için padişaha bilgi veriyor. Bu çabanın bir başka versiyonu, yurt dışında çıkan Meşveret isimli gazetenin engellenmesine dair bilgidir. Başlangıçta Fransa'da yayımlanan Meşveret, Abdülhamit'in diplomatik müdahaleleri sonucu İsviçre'ye nakledilir. Ne var ki; su uyur, kötülük ve devlet uyumaz. Zulüm, şüphe, takip ve korku üzerine iktidarını şekillendiren Abdülhamit'in gazeteyi engellemek için bulduğu yöntem oldukça ilginçtir. Abdülhamit'in emriyle Meşveret'in basıldığı matbaadaki Türkçe harfler, görevlendirdiği kullarınca satın alınınca gazete, bir süre başka bir yöntemle çıkarılır. (Tarihin ironisine bakınız ki; daha sonra iktidara geçen İttihat ve Terakkiciler bu kez başka halkların muhalefetini engellemek için harf satın almak ve çalmak durumunda kalırlar...)

Bazen böylesi tarih olmuş bir bilgi ve o bilginin içerdiği kıssadan hisselerle günümüzdeki olguları ve olayları anlamlandırabiliriz. Özgürlüklerden, 12 Eylül karşıtlığından sıkça söz edildiği günlerdeyiz. 'Hurufat satın alma' meseli üzerinden şimdiki zamandaki bütün işaretleri anlayabilir ve teşhir edebiliriz. Anayasa tartışmalarının 'evet', 'hayır' ve 'boykot' üzerinden sürdürüldüğü günümüzde, iktidarın esas pozisyonu özellikle muhaliflere ilişkin söylemleri, değerleri ve referansları çalarak veya satın alarak galibiyetini perçinleme çabasıdır. Harf çalmak, hurufat çalmak, anlam çalmak, madde ve mana hırsızlığı yapmak tüm iktidarların olduğu gibi AKP iktidarının da alamet-i farikalarındandır. Tarihe dönük olarak söylemek gerekirse, Osmanlı'dan Cumhuriyet'e, aralarındaki görece farklığa karşın özgürlükler söz konusu olduğunda her iki tarihsel oluşumun benzerliklerinden söz edilebilir... AKP zihniyeti; harf, dil, anlam çalma geleneğini sürdürmekle kalmayıp 12 Eylül'e karşı olduğu, dahası anti-emperyalist ve hatta anti-militarist olduğuna dair bir yanılsamayı da demagojik bir söylemle yürürlüğe sokuyor. Bu noktada kapitalizmin mikrokosmosu olan borsa dilindeki 'satın almak' sözü geliyor akla. Bilindiği gibi borsa edebiyatı; 'borsa krizi satın aldı', 'borsa savaşı satın aldı' gibi cümleler üzerinden icra edilir. AKP, anayasa tartışmaları sürecinde sıkça altını çizdiğimiz gibi muhaliflerin değerler sistemini satın alma ve çalma üzerinden hükmünü sürdürüyor. 'Evet'in, 'hayır'ın ve 'boykot'un hangi tarihsel, siyasal gerekçelere dayandığı ve farklı gerekçelendirmeler bir yana, burada vahim olan, sosyalistler arasında 'evet'i gerekçelendirenlerin kendilerini mutlak doğru olarak tanımlayan halleridir. Evetçi sosyalistler, her şeyden önce AKP'nin 'reform' olarak sunduklarını mutlak desteklenmesi gereken kutsallar olarak kavrama hatası içindelerdir. Bu, bir başka yanıyla aza razı olma kültürünün berbat bir reformculuk olarak allanıp pullanmasıdır. Hayırcıları ve boykotçuları sol hamaset, slogancılık ve dogmatizm olarak eleştirenler tersinden belki de AKP'nin manyetik alanında sağ sekter bir dille halkları AKP'nin azına, yani bir anlamda 'sadaka kültürü'ne eklemlemek istiyor olamazlar mı! Aza ve hiçe razı etmeyi teorize etmek, azı kutsamak bir başka okumayla teolojik bir geleneğin ve görgünün sol bir dile sızması ve oradan başka bir mahallenin diline dönüşmesi değil midir? Daha çok kendilerini ultra entelektüel veya geçmişle hesaplaşmış sosyalistler olarak tanımlayan böyle bir eda ile tartışmalara katılanlar, sosyalist hayırcıları ve boykotçuları geleneksel dille konuşmakla eleştirenler belki de 'ancak tahsille elde edilebilecek cehalet' parantezinden konuşuyor olamazlar mı? Sosyalist evetçilerin bir diğer temel problemi açık veya örtük olarak AKP'yi ilerici, reformcu ve hatta demokrat ilan etme şanssızlığıdır. Kemalistleri nasıl AKP ve din korkusu belirliyorsa, bu 'modern' algıyı da tersinden milliyetçilik ve ırkçılık korkusu belirliyor olabilir. AKP'yi kendi varoluşu üzerinden değil, CHP ve MHP üzerinden tanımlayan bu yaklaşım, hem tarihsel hem politik hem de taktik olarak eşyayı yanlış tarif etmekte ve halklara yanlış takdim etmekte ısrarlı görünüyor. Oysa AKP'yi kendi anlam dünyası ve emekçilerin, halkların anlam dünyaları ile ilişki ve çelişkileri üzerinden tarif etmek gerekir. AKP'yi; işçi sınıfı ve emekçiler, ezilen ulus ve 'azınlıklar', ezilen cins ve doğa-insan ilişkileri açısından tarihen ve siyaseten ilerici demokrat değil, nev-i şahsına münhasır gerici bir parti olarak adlandırabiliriz. Hal böyle olunca cumhuriyet tarihi boyunca oluşturulmuş üç anayasa ve onu belirleyen 'Türkiye Türklerindir.' ana fikriyle esasta hesaplaşmamış bir zihniyetin anayasasının yöntem ve içerik açısından desteklenmesi gerektiğini söylemek hem akla hem de tarihe ve siyasete ziyandır. Böyle bir zihniyet dünyasının yukarıdan aşağıya zorla ve devasa bir güç şımarıklığı içinde dikte ettiği anayasanın milliyetçi, erkek egemen, Aleviler dahil tüm dini ve kültürel varoluşları dışlayan Sünni bir anayasa olmadığının kanıtlarını birinin biz 'cahillere, teori ve taktik bilmeyenlere' tez zamanda izah etmesi gerekmektedir. Evetçi sosyalistlerin bir başka açmazı da yeni anayasadaki bazı maddelerin tarihten ve hayattan kopartılarak kutsanmasıdır. Hayatta olup bitenlerle hiç ilgilenilmeyen kavramsal veya anayasal söylemleri hayatın gerçeği sanan 'tuzu kuru' bir söylemin entelektüel ve politik açmazıdır bu. Bu noktada bizim mahallenin duayenlerinden Engels'in 'boğulmama fikrine sahip olmak, boğulmayı engellemez.' mealindeki soyutlaması geliyor akla. Evetçi arkadaşlar, anayasa fikrine sahip olunduğunda her şeyin güllük gülistanlık olacağını zannediyorlar. Ne var ki, gerek evrensel tarih gerekse de bizzat yaşadığımız deneyimler bunun tersini gösteriyor. Kavramlara ve yüzeydeki demagojik söylemler yerine gerçek hayatta olup bitene bakmak AKP zihniyetini 'suçüstü' yapmak için yeterlidir. Nazım Hikmet'in 'Kitapsız, bilendir.' dediği halkın 'dişleri boğazında' tabiri gerçekte AKP iktidarını da tarif eder. AKP'nin dişleri boğazındadır ve yutarken ısırmak ustalığında bir gelenekten gelmektedir. AKP'nin Kürtleri, 'azınlıkları', Alevileri, kadınları, çevrecileri ısırmayacağını zannedenler; onun ağzındaki değil, boğazındaki dişlerce ve küresel dişlilerce parçalandıkça ve mideye indirildikçe umarız gerçekleri algılayabilirler.

Sosyalistler açısından 'hayır' taktiği ve 'boykot' taktiği değişik yönleriyle elbette tartışılabilir. Özellikle de 'boykot' taktiğinin teorik ve tarihsel zeminini, benim gibi KURTULUŞ geleneğinden gelen biri için iki üç daha fazla tartışmak mümkündür. Ne var ki, kişisel olarak benim açımdan tarihin bu aşamasında sorun, artısıyla eksisiyle yıllar süren mücadele sonucu tarihte yer tutan ve kendine alan açan bir halkın yaptığı tercihin tercihim olduğunu tarihe not düşmektir. Bu, siyasal olduğu kadar vicdani, etik olduğu kadar da estetik bir tavırdır.

sezaisarioglu@superonline.com