DTK sonuçları
Haftasonu gerçekleşen Demokratik Toplum Kongresi oldukça önemli kararlarla sonuçlandı. Bu Kongre ile Kürtler hem barışçıl çözüm isteğini, hem de birlikte yaşam için çözümün ne olduğunu açık dille ifade ettiler.
Birçok kararın alındığı DTK'de kuşkusuz en çok dikkat çeken hususlar; 1) Devlete, hükümete ve PKK'ye yapılan karşılıklı çatışmasızlık çağrısı 2) Demokratik Özerklik'in yaşam bulacağı koşulları yaratma ve inşa kararıdır.
İlk defa Kürtlerin, Kürdistani toplulukların bir araya gelip 'çift taraflı ateşkes' çağrısında bulunduğunu belirtmeliyim. Kuşkusuz çift taraflı ateşkes çağrısı uzun süredir en çok da Kürtler tarafından dile geliyor. Ancak bu denli geniş kapsamlı bir toplumsal irade, ilk olarak böyle bir çağrı gerçekleştirdi. Bunun öneminin muhataplar nezdinde görülmesini umuyorum. Üstelik de ilk defa bir çatışmasızlık süreci, çözüm ve müzakereye odaklı olarak isteniyor. Hani 'silahlar sussun gerisine sonra bakarız' cinsinden bir hasbelkaderlik yok.
DTK'de temsili bulunan yüzlerce farklı yapı 'Muhataplarla çözüm müzakerelerinin başlaması' için çatışmasızlık istedi. Bu önemli. İkincisi birlikte yaşam için Bölge halkının ısrarlı olduğu Demokratik Özerklik projesinin hayata geçirilmesine ilişkin ortaya çıkan kararlılıktır. Biliniyor, Kürtler Demokratik Özerklik talebine salt bir yerel- merkez arası idari yetki paylaşımı olarak bakmıyor. Bunun dışında sosyal, kültürel, ekonomik alanda toplum kesimlerinin çoğulcu, katılımcı örgütlülüğünü de esas alıyor. Bu nedenle bu alanlarda hem Kürtler dışında Ermeni, Süryani, Mehelmi gibi etnik yapıların bir özne olarak görünür olmasını hedefliyor, hem de Alevi, Sunni, Yezidi, Hristiyan gibi inanç gruplarının.
Yani DTK; Bölge'nin bu renklerinin bulundukları alanda sosyal, siyasal, ekonomik hayata doğrudan katılımını, söz ve karar sahibi olmasını sağlayacak olanakların, örgütlenme modellerinin geliştirilmesi için bir süreç başlatıyor. Bunun için ise devletin özel icazetine gerek bulunmuyor. Buradan anlaşılacağı üzere Kürtler devlete karışmadan, devletten icazet beklemeden meşru ve yasal haklarının sınırlarını iyi kullanarak bir inşa süreci içine giriyor.
Daha anlaşılır bir ifade ile bu coğrafyada yaşayan birbirinden farklı etnik, dini, inanç ve fikir yapılarının bu özelliklerini kaybetmeden, asimile olmadan buluşması, birlikte bir toplum oluşturması sürecinden bahsediyoruz. Buna demokratik ulus ya da demokratik toplum diyoruz. Tekrarlıyorum en büyük özelliği farklı yapıların kendini koruması ve geliştirmesi esasına dayanıyor. Yani 'herkes farklı, herkes eşit' esasına bağlı bir toplum yapılanması inşa ediliyor. Bunu yapmak içinse devlete ihtiyaç bulunmuyor. Tam da inşa dediğimiz şey burada anlam buluyor.
Öte yandan özerklik talebi kuşkusuz idari yapıda da kimi değişiklikleri zorunlu kılıyor. Bu konuda Türkiye devlet sisteminin her şeyden önce kendisi için cesur bir yeniden yapılanmaya ihtiyacı olduğu açık. Burada önemle şunu vurgulamalıyım ki; bu talep Türkiye devlet sistemini de çağdaş idari yapılar kategorisine taşıyacaktır. Bugün dünyada çokkültürlü, çok dinli, çokdilli ve çok etnisiteli olup da geleceğini 'tek millet, merkeziyetçi devlet' anlayışında gören kaç demokratik ülke bulunuyor?
Dünya idari sistemleri tıpkı 1789 Fransız devrimi sürecindeki gibi köklü bir değişim süreci içinde bulunuyor. Fransız devrimi döneminde imparatorluklar 'ulus-devlet' etrafında merkezileşmek zorunda kalmıştı. Eyalet gibi özerk yapılarla işleyen imparatorlukların yerini hızla merkezi ulus-devlet sistemleri almıştı. Şimdi de merkeziyetçi ulus-devletlerin yerini çokkültürlülüğe duyarlı özerk demokratik idari yapılar alıyor.
Merkeziyetçi idari sistemler toplumu artık yönetemiyor. Burada uzun analiz yapmayacağım kuşkusuz. Ama küreselleşen dünyanın yerel güç odakları içerisinde 'nasıl bir idari yapıyla' gelecek aradığını Türkiye'nin araştırması gerekiyor. Hele hele Kürt sorunu gibi sorunlar yaşamış ülkelerin özerklik türlerine yönelmek zorunda olduğunu artık görebilmelidir. O çokça girmek istediğini söylediği Avrupa Birliği bile yerel yönetimlerde özerklik şartı ile yeni dünyanın idari biçimine çoktandır işaret ediyor ve üye olacaklara bu şartı kabul etmeleri koşulu getiriyor. Türkiye'nin daha önce çekincelerle imzaladığı çokkültürlülüğün korunmasına da olanak tanıyan 'ikiz sözleşmeler' yasasına değinmiyorum bile. Ama AB'ye girmek konusunda samimi bir Türkiye Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı'nı uygulamak durumunda olacaktır.
Bu konuda son bir şey; Türkiye tarihine ve içinde bulunduğu coğrafyaya, şöyle bir dönüp bakmalıdır. Son 90 yıllık cumhuriyet dışında merkeziyetçi ve tekçi tek bir idari sistem görecek midir? Merkeziyetçiliğin oturması için ise tam 90 yıldır farklı kültür ve yapıları nasıl yok sayma yolu izlemek zorunda kaldığı ortadadır. Ulus- devlet yaratmak uğruna Ermeni, Rum gibi Müslüman olmayan halklar tehcir ve katliamla ülkeden uzaklaştırılırken, Kürtler tebdil, tenkil, bastırma, sindirme politikasına uğrayarak inkar ve imha süreci yaşadı. Sonuç ortada.
Bu topraklar tekçi ve merkeziyetçi bir sistemi taşıyamamaktadır. Bunda ısrar ancak kan getirmiştir. Hele hele dünyada idari yapılar özerklik etrafında bir demokratizasyon öngörürken bu geri idari sistemde ısrar ancak kaybettirir. Bu gerçeklerden dahi yola çıkarak Türkiye Kürtlerin özerklik projesini geleceği için bir şans olarak görmelidir.
- Yorum yazmak için giriş yapın veya kayıt olun
