Çatışmasızlık ihtiyacı...

Taraflara sorarsanız, savaşın birtakım 'kazanımları' da var. Doğruluk payı olacak ki, 'ateşkes' süreçlerini saymazsak bugüne kadar kesintisiz olarak sürdürüldü...

Öyle de olsa 30 yıllık savaş Türk ve Kürt halklarını yıprattı, yoksullaştırdı. Ciddi kırılmalar, kutuplaşmalar yarattı. Türklerde ve Kürtlerde iki farklı ruhsal yapının, algısal biçimin ortaya çıkmasına yol açtı...

Politik gerginlik, başta Kürt sorunu, toplumsal sorunlara uç yaklaşımlar; artan operasyon ve çatışmalar bu durumu çok daha derinleştirdi...

Bu durum her iki halkı (Türkleri ve Kürtleri) gererek savaşan ağır sonuçlarını kaldırabilecek ruh halinden uzaklaştırdı, tahammül gücünü zayıflattı. Tepkiselleştirerek kopma, kutuplaşma kulvarına doğru itti.

Tıkanma, kontrolsüz ve kimliksiz şiddetin önünü açtı.

Linç olağanlaştı...

* * *

Bu böyle gider mi?

Gitmez.

Giderse hem kayıt dışı hem de kontrol dışı güçler sürece ağırlığını koyar. İnisiyatif savaş lobisine geçer. Ha bire kan dökülür ve tarifsiz acılar yaşanır.

Sevindirici olan şu:

Bana göre savaşan tarafların asıl kuvvetleri, 'ne kadar savaşırsak savaşalım, dönüp aynı noktaya geliyoruz, dolayısıyla sorunu çözmeliyiz' diye düşünüyordur... Her iki tarafta da farklı bir durum yok.

Algısal olarak 30 yıllık savaşın en önemli sonuçlarından biridir bu...

Devletin asli güçleri de, Kürtler de başladıkları yerde değil, önemli ilerlemeler sağladılar ve 'Çözüm tamam, ama nasıl bir çözüm?' noktasındalar...

Türklerde de, Kürtlerde de çözümü düşünen, ona odaklanan önemli bir ağırlık var.

Çözüm istemeyenler ise fiili olarak savaşmayan, savaş rantından kendilerine yaşam alanı açanlar... Birçok siyasi parti, bürokrasi, 'sivil toplum örgütü' ve sermayedar bu kapsamda düşünülebilir...

* * *

Böyle de olsa savaşa tepki giderek büyüyor. Son dönemlerdeki Kürt kitlesel kalkışmasının da savaşa-şiddete duyduğu tepkiyle ilişkili olduğunu söyleyebiliriz.

Asker yakınlarının ölümlere tepkilerini de bu kapsamda değerlendirmek gerekir. 'Şehitlik mertebesine ulaştılar', 'vatan uğruna öldüler' gibi yüceltmeler avutucu olmuyor ve bu tekil çıkışların (tepkilerin) arkasında giderek sorgulayıcı çoğullar (kalabalıklar) oluşuyor.

Aynı zamanda bir yol ayrımı bu...

Devlet ya kendini yadsıyarak görece demokratik birikimini reddederek inisiyatifi neredeyse toplumun her kesimiyle kavgalı olan karanlık güçlere bırakacak ya da çözümde karar kılarak, süreci yapılandırırken kendini de değiştirmeye/onarmaya koyulacak.

Nereden bakarsak bakalım tüm bu durumlar, savaşın sürdürülemez olduğunu da gösteriyor.

Savaşan tarafların bu durumu gözeterek adım atması, Türkiye'yi yeni bir sürece, önce çatışmasızlık sonra çözüm sürecine çekecektir.

* * *

Bölge merkezli de olsa sivil toplum örgütlerinin taraflara yaptığı çatışmazlık çağrısı güçlü bir 'siyasal okuma'dır ve zamanlama bakımından da fevkalade isabetlidir. Ardından aydınların, sonrasında da Demokratik Toplum Kongresi'nin paralel çağrılar yapmış olması; Öcalan'ın ise, çağrılara destek vererek çözüm için öneriler geliştirmesi, toplumun çatışmasızlık istek ve beklentilerini besleyen önemli olgulardır.

Gerçekten de bir çatışmasızlık durumuna ihtiyaç vardır. Bu durum sadece savaş lobisini ve bu lobinin tetiklediği linç ve katliam girişimlerini boşa çıkarmayacak, aynı zamanda çözüm yanlılarının da önünü açacaktır.

Böyle bir adım toplumu da rahatlatacak, çözüm zeminini güçlendirecektir. Savaş lobisinin hesaplarını bozacak, provokasyonlarının önüne geçecektir.

İnegöl, Dörtyol, son olarak Dersim katliam provaları savaş lobisinin 'yakın zaman planları'nı ele veren örnekler olduğunu düşündüğümüzde; içinde çözüm isteği taşıyan bir çatışmasızlık durumunun ne kadar önemli ve önleyici olacağı açıktır...

Delil KARAKOÇAN
delil-karakocan@hotmail.com